1. Hukuk Dairesi 2018/1733 E. , 2020/3414 K.
"İçtihat Metni"MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
DAVA TÜRÜ : TAPU İPTALİ VE TESCİL - TAZMİNAT
Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil, tazminat davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi ..."nün raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;
-KARAR-
Dava, inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmazsa tazminat isteğine ilişkindir.
Davacı, davalı ...’nin parasal sıkıntı içende olduğunu, maliki olduğu ... parsel sayılı taşınmazda bulunan ... nolu bağımsız bölümü davalının banka kredisi kullanması ve ödemeler bittikten sonra tekrar iade etmesi konusunda anlaştıklarını, taraflar arasında yazılı bir sözleşme yapılmadığını, davalının kredi bedellerini ödemediğini ve taşınmazı diğer davalı ...’e devrettiğini ileri sürerek tapu kaydının iptali ile adına tescile, olmazsa tazminata karar verilmesini istemiştir.
Davalı ..., davanın zamanaşımından reddi gerektiğini, kredi bedelinin davacının kızı olan gelini ...’e verildiğini, kredi taksitleri ödenmeyince taşınmazın satıldığını ve kredinin kapatıldığını, diğer davalı ... ise taşınmazı tapuya güvenerek aldığını, taşınmaz bedelinin bir kısmını ipoteğin kaldırılması için davalı ... hesabına gönderdiğini, bir kısmını da emlakçıya elden ödediğini, iyiniyetli olduğunu belirterek davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, taraflar arasındaki inanç sözleşmesine bir aykırılık bulumadığı ve davalı ...nin iyiniyetli olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; dava konusu ... ada ... parsel sayılı ... nolu depo nitelikli bağımsız bölümün davacı ... adına kayıtlı iken 17.07.2007 tarihli satış akdi ile 62.000 TL bedelle davalı ...’ye devredildiği, onun tarafından da taşınmazın 08.09.2010 tarihinde davalı ...’e satış akdiyle devredildiği, dava konusu taşınmaza ilişkin imar kirliliğine neden olmak suçundan açılan ... 2. Asliye Ceza Mahkemesi 2008/41 Esas, 2009/409 Karar sayılı dava dosyasında ki 04.12.2008 tarihli duruşmada davalı ...’nin “...söz konusu evi her ne kadar resmi olarak tapudan devralmış gözüksemde aslında bu gerçek bir satış değildir ev oğlumun kayın pederine ait bir evdir ancak oğlumun işi bozulduğu için bankadan kredi çekmesi gerekiyordu ve kredi alamıyordu bende bunun üzerine oğlumun kayı validesi olan ... ile anlaştık söz konusu evi ... tapuda bana satış gösterdi bende bu şekilde bankadan kredi çekmiş oldum ve çektiğim krediyi oğlumun borçları nedeniyle kullanması için oğluma verdim belirttiğim gibi gerçekte bir ev satın almış değilim sadece
kredi alabilmek için evin asıl maliki ... ile anlaşıp bu şekilde tapuda işlem yaptık her ne kadar tapuda ev benim üzerine satılmış gözükse de halen evin asıl sahibi ...’dır...” şeklinde beyanda bulunduğu, Ziraat Bankası’ndan gelen kayıtlardan davalı ...’nin 16.07.2007 tarihinde 50.000TL bedelli konut kredisi kullandığı, dava konusu taşınmaza 100.000TL bedelle ipotek konulduğu, kredi bedelinin davalı ... hesabına yatırıldığı, bir kısım taksitlerin ... tarafından ödendiği ancak 08.09.2010 tarihinde davalı ... tarafından davalı ... hesabına açıklama kısmında kredi kapatma bedeli belirtmesi ile 42.215 TL havale edildiği, aynı gün ... tarafından 42.217,09 TL borcun tamamı ödenerek kredinin kapandığı anlaşılmaktadır.
Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.
Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek veya idare olunmak üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar. Başka bir deyişle, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır.
Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesini istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı, inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda yalnızca bir borcu kalmıştır.
Uygulamada mesele, 05.02.1947 tarihli, 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir. Anılan İnançları Birleştirme kararı uyarınca, inançlı işleme dayalı iddianın, şekle bağlı olmayan yazılı delille kanıtlanması gerekeceği kuşkusuzdur.Şayet, ispat külfeti kendisinde olan tarafın yazılı bir belgesi yok ise ancak taraflar arasında gerçekleştirilen mektup, banka dekontu, yazışmalar gibi birtakım belgeler var ise bunların yazılı delil başlangıcı sayılacağı ve iddianın her türlü delille kanıtlanmasının olanaklı hale geleceği sabittir. Şayet, yazılı delil başlangıcı sayılacak böylesi bir olgu da bulunmuyor ise iddia sahibinin son başvuracağı delilin karşı tarafa yemin teklif etme hakkı olduğu da şüphesizdir.
Bununla birlikte, hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları satın aldıkları şeylerin ilerde kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla 4721 s. Türk Medeni Kanununun (TMK) 2.maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 988 ve 989., tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023. maddesinin özel hükümleri getirilmiştir.
Öte yandan, bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarak da tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur. Belirtilen ilke TMK"nin 1023. maddesinde aynen "tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur" şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024.maddenin 1.
fıkrasına göre "Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi bu tescile dayanamaz" biçiminde öngörülmüştür.
Ne var ki; tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni koruma, toplum düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır. Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse diğer yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır.
Bu nedenle, yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta, şeklen iyi niyetli gözükeni değil, gerçekten iyiniyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması, bu yönde tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir.
Nitekim bu görüşten hareketle, "kötü niyet iddiasının def"i değil itiraz olduğu, iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğinden (resen) nazara alınacağı” ilkeleri 8.11.1991 tarih l990/4 esas l99l/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşlerde aynı doğrultuda gelişmiştir.
Somut olayda; dava konusu taşınmazın davacı ... tarafından kredi temin etmesi için inançlı işleme dayalı olarak davalı ...’ye devredildiğinde tereddüt yoktur. Ne var ki; ... tarafından temlik yapılan davalı ...’in ediniminde iyiniyetli olmadığı davacı tarafından ispat edilememiş olup davalı ... TMK"nın 1023. maddesinin koruyuculuğundan yararlanacağından hakkındaki tapu iptali ve tescil isteğinin reddine karar verilmesi doğrudur.Davacının bu yöne değinen temyiz itirazlarının reddine.
Davacının tazminat isteğine ilişkin temyiz itirazlarına gelince;
Mahkemece, davacı ... ve davalı ... arasındaki inanç sözleşmesi gereği taşınmazın devredildiği belirlendiğine göre, alınan kredi bedelinin ... tarafından davacı ...’ye verildiği ispatlanmadığı gözetilerek tazminat isteğinin kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır.
Hal böyle olunca, taşınmazla ilgili tazminat miktarı belirlenerek davalı ...’den tahsiline karar verilmesi gerekirken davanın tümden reddine karar verilmiş olması isabetsizdir.
Davacının açıklanan nedenlerle yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK"un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz eden davacıya geri verilmesine, 02.07.2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.