Abaküs Yazılım
Hukuk Genel Kurulu
Esas No: 2016/1168
Karar No: 2018/1928

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2016/1168 Esas 2018/1928 Karar Sayılı İlamı

Hukuk Genel Kurulu         2016/1168 E.  ,  2018/1928 K.

    "İçtihat Metni"

    MAHKEMESİ : Ankara 22. İş Mahkemesi
    TARİHİ : 27/01/2016
    NUMARASI : 2016/861-2016/9


    Taraflar arasındaki “sendika genel merkez yönetim kurulu kararının iptali" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 22. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 27.01.2016 tarihli ve 2016/861 E., 2016/9 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı Kültür Turizm ve Sanat Çalışanları Sendikası tarafından istenilmesi üzerine temyiz dilekçesinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki tüm belgeler okundu ve gereği düşünüldü.


    TEMYİZ EDEN : Davalı Sendika vekili

    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Dava, sendika genel merkez yönetim kurulu kararının iptali istemine ilişkindir.
    Davacı asil, Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdür Yardımcısı iken görevden alınarak Strateji Daire Başkanlığına uzman olarak atanması nedeni ile bu işleme karşı Ankara 3. İdare Mahkemesinde açtığı davayı kazanması üzerine, genel müdür yardımcısı sıfatı taşıdığı gerekçesi ile davalı Kültür Turizm ve Sanat Çalışanları Sendikası (Sendika) genel merkez yönetim kurulu kararı ile sendika üyeliği ve genel merkez yönetim kurulu üyeliği (genel başkan yardımcılığı) görevlerinin düşürüldüğünü, bu kararın Anayasa başta olmak üzere 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu (4688 sayılı Kanun) ve Sendika Tüzüğü hükümlerine aykırı olduğunu, genel müdür yardımcılığı kadrosuna atanmadığını belirterek, sendika genel merkez yönetim kurulu kararının iptalini talep ve dava etmiştir.
    Davalı sendika vekili, davacının genel müdür yardımcılığından uzman kadrosuna atanmasına ilişkin işlemi geriye dönük olarak Ankara 3. İdare Mahkemesinde açtığı dava ile iptal ettirdiğini, bu nedenle yönetim kurulu kararının davacının 02.11.2011 tarihine kadar Telif Hakları ve Sinema Genel Müdür Yardımcısı pozisyonunda olmasından ötürü 4688 sayılı Kanunun 15"inci maddesi uyarınca sendikaya üye olamayacağından sendika üyeliğinin sona erdiğine ilişkin bir tespitten ibaret olduğunu belirterek, davanın reddini talep etmiştir.
    Mahkemece, davalı vekilince sunulan Devlet Personel Başkanlığı (DPB) görüş yazılarında 4688 sayılı Kanunun 15"inci maddesindeki görevlere vekâlet etmenin sendika üyeliğini etkilemeyeceği şeklinde kararlar verilerek sendikaya üye olma hakkına öncelik tanındığı, ayrıca Kanunun 15"inci maddesinin gerekçesinde de görevlerinin niteliği gereği sınırlı sayıdaki kamu görevlisinin Kanun dışında tutulduğuna vurgu yapıldığı, Kanun kapsamı davacı yönünden ele alındığında davacının sendikaya üye olduğu tarihte ve sonrasında fiilen ve hukuken hiç genel müdür yardımcılığı yapmadığı, bu göreve ilişkin yönetsel yetki kullanmadığı, kazandığı idari dava sonucu bu pozisyonun parasal haklarının tazmin edilmiş olmasının esas olan sendikalı olma hakkını ortadan kaldırmayacağı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir.
    Davalı sendika vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece "... Dava, davacının sendika üyeliğinin sona erdiğine dair genel merkez yönetim kurulu kararının iptali istemine ilişkindir.
    4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanununa göre kurulan ve faaliyet gösteren kamu görevlileri sendikaları yönünden sendika kurucusu ve üyesi olamayacak kişiler, aynı Kanunun 15. maddesinde sayılmıştır. Maddenin birinci fıkrasının (c) bendine göre “Bu Kanun kapsamında bulunan kurum ve kuruluşların müsteşarları, başkanları, genel müdürleri, daire başkanları ve bunların yardımcıları, yönetim kurulu üyeleri, merkez teşkilâtlarının denetim birimleri yöneticileri ve kurul başkanları, hukuk müşavirleri, bölge, il ve ilçe teşkilâtlarının en üst amirleri ile bunlara eşit veya daha üst düzeyde olan kamu görevlileri, belediye başkanları ve yardımcıları” kamu görevlileri sendikalarına üye olamazlar.
    Dosya içeriğinden, davacının, Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğünde genel müdür yardımcısı sıfatıyla görev yapmakta iken 25.04.2006 tarihinde görevden alındığı ve Strateji Geliştirme Başkanlığına uzman sıfatıyla atandığı, davacının bu atama işleminin iptali talebiyle idari yargıda dava açtığı, öte yandan, yargılama süreci devam ederken davacının, davalı sendikaya 31.01.2008 tarihinde üye olduğu ve 09.12.2012 tarihli genel kurulda da genel merkez yönetim kurulu üyeliğine seçildiği, nihayet Ankara 3. İdare Mahkemesinin 08.05.2013 tarihli ve 2013/445 esas, 2013/836 karar sayılı ilâmıyla da atama işleminin iptaline karar verildiği anlaşılmaktadır.
    02.11.2011 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 662 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile davacının daha önce görev yaptığı “Telif Hakları ve Sinema Genel Müdür Yardımcılığı” kadrosu kaldırıldığından, aynı Kanun Hükmünde Kararnamenin geçici sekizinci maddesi gereğince, davacının, 28.10.2013 tarihinde “Bakanlık Müşaviri” sıfatıyla ataması gerçekleştirilmiştir. Bunun üzerine, davalı sendikanın 08.02.2014 tarihli ve 270 sayılı genel merkez yönetim kurulu kararı ile davacının, sendika üyeliğinin ve buna bağlı olarak genel merkez yönetim kurulu üyeliğinin sona ermiş olduğuna karar verilmiştir.
    Somut olayda, bakanlık müşaviri olarak ataması gerçekleştirilen davacının, 4688 sayılı Kanunun 15. maddesinin (c) bendi kapsamında belirtilen ve sendikaya üye olamayacak kamu görevlileri arasında bulunduğu tartışmasızdır. Nitekim anılan maddede, devletin idare mekanizmasında görev yapan bir kısım kamu görevlisi sayıldıktan sonra “bunlara eşit veya daha üst düzeyde olan kamu görevlileri”nin de sendika üyesi olamayacakları açık olarak ifade edilmiştir. Davacının, atamasının gerçekleştiği 28.10.2013 tarihi itibariyle sendika üyeliği kendiliğinden son bulduğundan, esasen dava konusu genel merkez yönetim kurulu kararı da bu hususun tespitinden ibaret olup, 4688 sayılı Kanunun 16. maddesi anlamında üyelikten çıkarma kararı olarak da değerlendirilemez.
    Açıklanan maddi ve hukuki olgular karşısında, mahkemece, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir..." gerekçesi ile mahkeme kararı bozulmuştur.
    Mahkemece bozmaya uyularak bozma kararındaki değerlendirme ve tespitlere aynen yer verilerek davanın reddine karar verilmiştir.
    Davacının temyizi üzerine Özel Dairece, "... Dava, davacının sendika üyeliğinin sona erdiğine dair genel merkez yönetim kurulu kararının iptali istemine ilişkindir.
    4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanununa göre kurulan ve faaliyet gösteren kamu görevlileri sendikaları yönünden sendika kurucusu ve üyesi olamayacak kişiler, aynı Kanunun 15. maddesinde sayılmıştır. Maddenin birinci fıkrasının (c) bendine göre “Bu Kanun kapsamında bulunan kurum ve kuruluşların müsteşarları, başkanları, genel müdürleri, daire başkanları ve bunların yardımcıları, yönetim kurulu üyeleri, merkez teşkilâtlarının denetim birimleri yöneticileri ve kurul başkanları, hukuk müşavirleri, bölge, il ve ilçe teşkilâtlarının en üst amirleri ile bunlara eşit veya daha üst düzeyde olan kamu görevlileri, belediye başkanları ve yardımcıları” kamu görevlileri sendikalarına üye olamazlar.
    Dosya içeriğinden, davacının, Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğünde genel müdür yardımcısı sıfatıyla görev yapmakta iken 25.04.2006 tarihinde görevden alındığı ve Strateji Geliştirme Başkanlığına uzman sıfatıyla atandığı, davacının bu atama işleminin iptali talebiyle idari yargıda dava açtığı, öte yandan, yargılama süreci devam ederken davacının, davalı sendikaya 31.01.2008 tarihinde üye olduğu ve 09.12.2012 tarihli genel kurulda da genel merkez yönetim kurulu üyeliğine seçildiği, nihayet Ankara 3. İdare Mahkemesinin 08.05.2013 tarihli ve 2013/445 esas, 2013/836 karar sayılı ilâmıyla da atama işleminin iptaline karar verildiği anlaşılmaktadır.
    02.11.2011 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 662 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile davacının daha önce görev yaptığı “Telif Hakları ve Sinema Genel Müdür Yardımcılığı” kadrosu kaldırıldığından, aynı Kanun Hükmünde Kararnamenin geçici sekizinci maddesi gereğince, davacının, 28.10.2013 tarihinde “Bakanlık Müşaviri” sıfatıyla ataması gerçekleştirilmiştir. Bunun üzerine, davalı sendikanın 08.02.2014 tarih ve 270 sayılı genel merkez yönetim kurulu kararı ile davacının, sendika üyeliğinin ve buna bağlı olarak genel merkez yönetim kurulu üyeliğinin sona ermiş olduğuna karar verilmiştir.
    Mahkemece davanın kabulüne dair verilen ilk karar, Dairemizin 09.03.2015 tarihli ilâmıyla, bakanlık müşaviri olarak ataması gerçekleştirilen davacının, 4688 sayılı Kanunun 15. maddesinin (c) bendi kapsamında belirtilen ve sendikaya üye olamayacak kamu görevlileri arasında bulunduğu ve bu sebeple davanın reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle bozulmuş ise de, konunun Anayasamızın 90. maddesi doğrultusunda, ülkemizce onaylanan Uluslararası Sözleşmeler ışığında yeniden değerlendirilmesi neticesinde bozma kararından dönülmesi gereği hâsıl olmuştur. Nitekim, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 04.02.1959 tarihli ve 1957/13 esas, 1959/5 karar sayılı ilamında açıklandığı üzere Yargıtayca maddi hata sonucu verilen bir karara mahkemece uyulmasına karar verilmesi hâlinde dahi usûli kazanılmış hak oluşmaz ve Yargıtay’ın hatalı bozma kararından dönülmesi mümkündür.
    Bu açıklamalar ışığında davacının temyiz itirazlarının değerlendirilmesi gerekmektedir.
    Anayasamızın 51. maddesinin birinci fıkrasına göre “Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir.” Aynı maddenin ikinci fıkrasında “Sendika kurma hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir” düzenlemesi yer aldıktan sonra dördüncü fıkrada da “İşçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsam, istisna ve sınırları gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla düzenlenir” hükmü yer almaktadır.
    Yine Anayasamızın 90. maddesinin son fıkrasına göre ise “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” Bu itibarla, ülkemiz tarafından onaylanan Uluslararası Sözleşme hükümlerinin ortaya konulması zaruridir.
    İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 23. maddesinin dördüncü fıkrasına göre “Herkesin çıkarını korumak için sendika kurma veya sendikaya üye olma hakkı vardır.”
    İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 11. maddesinin birinci fıkrasına göre ise “Herkes barışçı amaçlarla toplantılar yapmak, dernek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve bunlara katılmak haklarına sahiptir.”
    Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 8. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendine göre de “Herkese kendi ekonomik ve sosyal menfaatlerini korumak ve geliştirmek için sendika kurma ve sadece sendikanın kendi kurallarına tabi olarak kendi seçtiği bir sendikaya katılma hakkı tanınır. Bu hakkın kullanılması ulusal güvenliği veya kamu düzenini veya başkalarının hak ve özgürlüklerini korumak için demokratik bir toplumda gerekli olan ve hukuken öngörülen sınırlamalardan başka sınırlara tabi tutulamaz.”
    Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 22. maddesinin birinci fıkrasına göre ise “Herkes başkalarıyla bir araya gelerek örgütlenme özgürlüğü hakkına sahiptir; bu hak, kendi menfaatlerini korumak için sendika kurma ve sendikaya katılma hakkını da içerir.” Aynı maddenin ikinci fıkrasına göre de “Bu hakkın kullanılmasına ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlık veya ahlâkın, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla, hukuken öngörülmüş ve demokratik bir toplumda gerekli olan sınırlamaların dışında başka hiç bir sınırlama konamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler ve polis teşkilatı mensuplarının bu hakkı kullanmaları üzerine hukuki kısıtlamalar konulmasını engellemez.”
    Uluslararası Çalışma Örgütünün 87 sayılı Sözleşmesinin 2. maddesine göre “Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler.”
    Anayasa Mahkemesinin 2013/130 esas, 2014/18 karar sayılı ilâmında da belirtildiği gibi, sendika hakkı, demokratik toplumun temeli olan örgütlenme özgürlüğünün bir parçasıdır. Örgütlenme özgürlüğü, bireylerin kendi menfaatlerini korumak için kollektif oluşumlar meydana getirerek bir araya gelebilme özgürlüğüdür. Bu özgürlük, bireylere topluluk halinde siyasal, kültürel, sosyal ve ekonomik amaçlarını gerçekleştirme imkanı sağlar. Sendika hakkı da, çalışanların, bireysel ve ortak çıkarlarını korumak amacıyla bir araya gelerek örgütlenme özgürlüğünün bir parçası olarak görülmektedir.
    Diğer taraftan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Demir ve Baykara/Türkiye kararında da, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin “Örgütlenme Hakkı”nı düzenleyen 11. maddesinin ikinci fıkrasının son cümlesi uyarınca, kamu görevlilerinin sendika kurma hakkına meşru kısıtlamaların getirilebileceği, ancak bunun için ikna edici ve zorlayıcı gerekçelerin bulunması gerektiği belirtilmiştir.
    Açıklanan maddi ve hukuki olgular ile uluslararası sözleşme hükümleri karşısında, “Bakanlık Müşaviri” sıfatıyla görev yapan davacının sendika kurucusu ve üyesi olabileceğinin kabulü gerekmektedir. Bu cümleden olarak, mahkemece, davanın kabulü ile davalı sendikanın 08.02.2014 tarihli ve 270 sayılı genel merkez yönetim kurulu kararının iptaline karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir..." gerekçesi ile mahkeme kararı tekrar bozulmuştur.
    Mahkemece bozma kararına uyularak davacının bakanlık müşaviri sıfatı ile görev yapmasının sendika kurucusu ve üyesi olmasına engel olmadığı ve bu nedenle dava konusu edilen yönetim kurulu kararının iptali gerektiği gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir.
    Karar davalı sendika vekili tarafından temyiz edilmiş olup Özel Dairece 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (6100 sayılı HMK/6100 sayılı Kanun/HMK) geçici 3"üncü maddesi atfı ile uygulanması gereken 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun (1086 sayılı Kanun/1086 sayılı HUMK/HUMK) 429/4"üncü maddesi hükmü uyarınca temyiz incelemesi yapılmak üzere dosya Hukuk Genel Kuruluna gönderilmiştir.
    Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşme sırasında işin esasının incelenmesine geçilmeden önce iki husus ön sorun olarak ele alınmıştır.
    I- Bu ön sorunlardan ilki, mahkemece davanın kabulüne dair verilen ilk kararın Özel Dairece davanın reddi gerektiği gerekçesi ile bozulduğu, mahkemece bozmaya uyularak verilen kararın bu kez Özel Dairece davanın kabulü gerektiği belirtilerek bozulduğu ve mahkemece bu bozmaya da uyularak davanın kabulüne karar verildiği dikkate alındığında, mahkeme kararına yönelik temyiz itirazlarını inceleme görevinin Hukuk Genel Kuruluna mı yoksa Özel Daireye mi ait olduğu hususudur,
    Öncelikle belirtilmelidir ki, 17.04.2013 tarihli ve 6460 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 1"inci maddesiyle 18.06.1927 tarihli ve 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 439"uncu maddesinin beşinci fıkrasından ve 1086 sayılı Kanunun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun 16"ncı maddesi ile değiştirilmeden önceki 429"uncu maddesinin üçüncü fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen fıkrada;
    “Davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine alt mahkemece verilen kararın temyiz incelemesi, her hâlde Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılır.” şeklinde düzenleme bulunmakta olup hükmün gerekçesinde ise; “Madde ile, davanın esastan reddi veya kabulünü içeren kesin bozmaya uyularak tesis olunan kararların mevzuatta bir değişiklik olmadığı hâlde, önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine ilk derece mahkemesince verilen hükmün temyiz incelemesinin Yargıtay"ın ilgili dairesi yerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılması öngörülmektedir…” denilmektedir.
    Yapılan bu değişiklikle kanun koyucu tarafından Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna yeni bir görev verilmiş, davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine mahkemece verilen kararın temyiz incelemesinin Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda yapılması öngörülmüştür.
    Öte yandan, Hukuk Genel Kurulunun görevi davanın esastan reddini veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararlarla sınırlı bulunmaktadır.
    Bu nedenle, nihai karar kavramı üzerinde durulmasında yarar vardır.
    Anayasanın 9"uncu maddesine göre "Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır." Yine Anayasanın 138"inci maddesinin birinci fıkrasında ise, " Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler." düzenlemesi bulunmaktadır. Bu anayasal düzenlemeler dikkate alındığında yargı yetkisinin kullanılmasının kanun ve hukuk kuralları çerçevesinde karar (hüküm) vermek anlamına geldiği söylenebilir.
    Hemen belirtmek gerekir ki, hâkimin verdiği kararlar ara kararları ve nihai kararlar olmak üzere ikiyi ayrılır.
    Ara kararları, yargılamaya (davaya) son vermeyen, bilakis onu yürütmeye, ilerletmeye yarayan kararlardır. Hâkim, yargılamayı yürütmek (ilerletmek) için davada bir çok ara kararı verir. Bütün bu kararların ortak niteliği, hâkimin ara kararı ile davadan (işten) elini çekmeyip, bilâkis davaya devam etmesidir (Kuru, B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, Cilt III, s.2998).
    Bu kapsamda olmak üzere mahkemenin görev ve yetki itirazının, zamanaşımı def"inin reddine ilişkin kararları ara kararı olduğu gibi taraflara delillerini göstermeleri, tanık, bilirkişi incelemesi ve keşif masraflarını yatırmaları için süre vermesine ilişkin kararları da birer ara kararıdır.
    Yargılamaya son veren ve hâkimin davadan elini çekmesi sonucunu doğuran kararlara nihaî karar denir. Meselâ, yetkisizlik kararı, görevsizlik kararı, boşanma kararı, aylık kiranın şu kadar olduğunun tespiti kararı, dava sırasında (dava konusu) borcun ödenmiş olması nedeniyle esas hakkında karar verilmesine yer olmadığı kararı gibi.
    Hâkim nihaî karar ile o davadan elini çeker, verdiği karardan dönemez ve onu değiştiremez. Fakat (ara kararlardakinin aksine ) nihaî kararlar temyiz edilebilir (m.427). İşte, nihaî kararlar temyiz edilip Yargıtayca bozulmadıkça, hâkimin nihaî kararla sonuçlandırmış olduğu davaya tekrar bakması (el koyması) caiz değildir (Kuru, s.3004-3005)
    Nihaî kararlar da esasa ilişkin ve usule ilişkin nihaî kararlar olmak üzere iki grupta toplanabilir. Usule ilişkin nihaî kararla hâkim davadan elini çekmekte ise de, bu kararla taraflar arasındaki uyuşmazlığın esası çözümlenmiş olmaz. Örneğin mahkemenin görevsiz veya yetkisiz olması nedeni ile verdiği kararlar, davanın takip edilmemesi nedeni ile davanın açılmamış sayılmasına ilişkin verilen kararlar, dava şartlarının noksanlığı nedeni ile davanın usulden reddine ilişkin olarak verilen kararlar nihaî karar olmakla birlikte taraflar arasındaki uyuşmazlığı sonlandırılan, çözüme kavuşturan kararlar değildir.
    Binaenaleyh, mahkemeler, önlerine gelen uyuşmazlığı, tarafların sulh olması, davadan feragat edilmesi, davanın kabul edilmesi, yahut geri alınması gibi istisnalar dışında, esas hakkında verecekleri nihai kararla çözerler. Mahkemenin verdiği her karar, prensip olarak onun, önüne gelen somut uyuşmazlık hakkında, "Anayasa, kanunlar ve hukuk" çerçevesindeki vicdani kanaatini ifade eder. Bu vicdani kanaatin, sözkonusu çerçeveye uygunluğu ise kararın gerekçesiyle ortaya konulur. Bundan dolayıdır ki, Anayasanın 141. maddesinin üçüncü fıkrasına göre, bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılmak zorundadır. Bu çerçevede yargısal karar, mahkemenin önüne gelen uyuşmazlık hakkında açıkladığı kanaatinden ibarettir. Diğer bir ifadeyle yargısal karar, mahkemenin somut bir hukuki soruna ilişkin kanaat açıklamasıdır.
    Yargısal karar olarak nitelendirdiğimiz bu kanaat açıklaması, muhatapları açısından bağlayıcı sonuçları doğurur. Öyle ki, kararın gereğinin muhatabı tarafından yerine getirilmemesi halinde, eda hükmü içerenlerin ilâmlı icra yoluyla (zorla) yerine getirilmesi mümkündür ( Pekcanıtez Usûl, Medeni Usûl Hukuku, Cilt III, İstanbul 2017, s.1967).
    Bu açıklamalardan yola çıkıldığında, hüküm, hâkimin dava yolu ile önüne getirilen uyuşmazlıkla ilgili yaptığı yargılama faaliyeti sonucunda verdiği, davayı esastan çözen, taraflar arasındaki uyuşmazlığı sonlandıran karar olarak tanımlanabilir.
    Nitekim 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK"nın 294"üncü maddesinin birinci fıkrasında, "Mahkeme, usule veya esasa ilişkin bir nihai kararla davayı sona erdirir. Yargılama sonunda uyuşmazlığın esası hakkında verilen nihai karar, hükümdür." şeklinde esasa dair, uyuşmazlığı çözen mahkeme kararının hüküm olduğu yönünde düzenleme yapılmıştır.
    Hüküm vermeden önceki yargılama aşamasında öncelikle hâkim somut olaya uygulanacak bir hukuk kuralı bulunup bulunmadığını araştırır ve tespit eder. İkinci olarak soyut hukuk kuralındaki şartların somut olayda bulunup bulunmadığını inceler; ileri sürülen iddiaların ve savunmanın ispat edilip edilmediğini araştırır. Hâkimin bu görevi delillerin toplanması ve değerlendirilmesi ile gerçekleşir. Son aşamada ise hâkim yaptığı yargılama faaliyeti sonucunda objektif hukuk kuralını somut olaya uygulayarak uyuşmazlığın esası ile ilgili kararını verir.
    Hüküm hâkim tarafından açıklanmadıkça hiç bir sonuç doğurmaz. Kararın (hükmün) sonuç doğurması için taraflara açıklanması yani tefhim veya tebliğ edilmesi gerekir. Hükmün nasıl verileceği 1086 sayılı Kanunun 382"nci maddesinde; 6100 sayılı Kanunun ise 294"üncü maddesinde düzenlenmiştir. Hükmün neleri kapsayacağı ise 1086 sayılı Kanunun 388"inci; 6100 sayılı Kanunun 297"nci maddesinde ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.
    Hüküm hâkim tarafından yazılıp imzalandıktan ve mahkeme mührü ile mühürlendikten sonra hükmün nüshaları taraflara makbuz karşılığında verilir ve ayrıca kendisine hüküm verilmeyen tarafa gecikmesizin tebliğ edilir (6100 sayılı Kanunun 301"inci; 1086 sayılı Kanunun 392"nci maddeleri).
    Nitekim yukarıda vurgulanan ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 25.02.2015 tarihli ve 2014/8-2485 E., 2015/850 K. sayılı kararında da benimsenmiştir.
    Somut olayda, Mahkemece davanın kabulü ile sendika merkez yönetim kurulu kararının iptaline ilişkin karar, Özel Dairece davanın reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle bozulmuştur. Mahkemece birinci bozmaya uyularak davanın reddine karar verilmiş olup davacı asil tarafından temyiz edilen ikinci karar, Özel Dairece bu kez de önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde davanın kabulü gerektiği gerekçesi ile bozulmuştur. Mahkemece ikinci bozma kararına da uyularak davanın kabulüne karar verilmiştir.
    Yukarıda belirtildiği üzere 6460 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 1"inci maddesiyle usul yasalarına eklenen fıkra uyarınca davanın esastan reddi veya kabulünü içeren bozmaya uyularak tesis olunan kararın önceki bozmayı ortadan kaldıracak şekilde yeniden bozulması üzerine mahkemece verilen kararın temyiz incelemesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca yapılacaktır.
    Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmede yukarıda içeriğine yer verilen hukuki olgular karşısında, mahkemece verilen son kararın temyiz inceleme merciinin Özel Daire değil, Hukuk Genel Kurulu olduğu oy birliği ile karar verilmek suretiyle birinci ön sorun bu şekilde aşılmıştır.
    II-Hukuk Genel Kurulunca ikinci ön sorun olarak mahkemece birinci bozma kararına uyulmakla davalı yararına usuli kazanılmış hakkın oluşup oluşmadığı hususu tartışılıp değerlendirilmiştir.
    Öncelikle usuli kazanılmış hak ve maddi hata kavramları üzerinde kısaca durmakta fayda vardır.
    Usuli kazanılmış hak kurumu, davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri hâline gelmiştir. Anlam itibariyle, bir davada mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmektedir. Örneğin hâkimin bir tarafa kesin süre vermesi ile karşı taraf lehine kazanılmış hak doğar. Nitekim HGK"nın 23.10.1981 tarihli ve 1981/15-2296 E., 1981/687 K. sayılı kararında "....mesalâ; bir Yargıtay bozma ilamına uyulmasına, ispat yükü kendisine düşen, takdiri delil ile iddiasını gerçeğe yakın bir şekilde ispat etmiş ve fakat hâkime bir kanaat vermemiş olan tarafa Usulün 365. maddesi hükmünce hâkim tarafından resen and yöneltilmesine; taraflardan birine kesin süre verilmesine (Usul 164) ilişkin ara kararları bu nitelikte olup bunlardan dönme (rücu) caiz değildir. Çünkü, usule ait kazanılmış hak müessesi, Usul Yasasının dayandığı ana esaslardandır ve kamu düzeni ile de ilgilidir. (09.05.1960 tarihli ve 21 E., 9 K. ve 04.02.1959 tarihli ve 13 E., 5 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararları gerekçelerinden)...." denilmek sureti ile ara kararı ile oluşan kazanılmış hak çeşitlerinden bahsedilmiştir.
    Hemen belirtelim ki, gerek 1086 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanununda, gerek 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununda “usuli kazanılmış hak” kavramına ilişkin açık bir hüküm bulunmamaktadır. Konu, yargı içtihadı ile gelişmiştir.
    Öte yandan kanun yolunda oluşan kazanılmış haklar da söz konusudur. Şöyle ki, bir mahkemenin Yargıtay dairesince verilen bozma kararına uyması sonunda, kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince hüküm verme yükümlülüğü doğar. “Usuli kazanılmış hak” olarak tanımlayacağımız bu olgu mahkemeye, hükmüne uyduğu Yargıtay bozma kararında belirtilen çerçevede işlem yapma ve hüküm kurma zorunluluğu getirmektedir (09.05.1960 tarihli ve 21/9 sayılı YİBK).
    Mahkemenin, Yargıtay’ın bozma kararına uyması ile bozma kararı lehine olan taraf yararına bir usuli kazanılmış hak doğabileceği gibi bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usuli kazanılmış hak gerçekleşebilir. Yargıtay tarafından bozulan bir hükmün bozma kararının kapsamı dışında kalmış olan kısımları kesinleşir. Bozma kararına uymuş olan mahkeme kesinleşen bu kısımlar hakkında yeniden inceleme yaparak karar veremez. Bir başka anlatımla, kesinleşmiş bu kısımlar, lehine olan taraf yararına usuli kazanılmış hak oluşturur (04.02.1959 tarihli ve 13/5 sayılı YİBK).
    Yargıtay içtihatları ile kabul edilen “usuli kazanılmış hak” olgusunun, bir çok hukuk kuralında olduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnaları bulunmaktadır.
    Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararı çıkması durumunda Yargıtay bozma kararı ile oluşan usuli kazanılmış hak değer taşımayacaktır. 09.05.1960 tarihli ve 21/9 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararında (YİBK) "...sonradan çıkan içtihadı birleştirme kararının Temyiz Mahkemesinin bozma kararına uyulmakla meydana gelen usule ait müktesep hak esasının istisnası olarak, henüz mahkemede veya Temyiz Mahkemesinde bulunan bütün işlere tatbikinin gerekli olduğuna..." karar verilmiştir.
    Bunun gibi bozmaya uyulmasından sonra o konuda yürürlüğe giren yeni bir kanun karşısında bozma ilamına uyulmakla oluşan usuli kazanılmış hakkın da bir değeri kalmayacaktır. HGK"nın 12.03.1997 tarihli ve 1997/7-975 E., 1997/196 K. ve 06.11.1996 tarihli ve 1996/17-561 E., 1997/744 K. sayılı kararlarında bu hususa vurgu yapılmıştır.
    Benzer şekilde uygulanması gereken bir kanun hükmünün, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilmesi hâlinde usuli kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir (HGK. 21.01.2004 tarihli ve 2004/10-44 E.,2004/19 K. ve 30.01.2013 tarihli ve 2012/1-683 E.,2013/165 K. sayılı kararları).
    Görev konusu da usuli kazanılmış hakkın istisnasıdır. Bu husus 04.02.1959 tarihli ve 1957/13 E., 1959/5 K. sayılı YİBK"da "...kaide olarak usuli müktesep hak hükmünün vazife konusunda tatbik yeri olmayacağına ve duruşmanın bittiği bildirilinceye kadar vazifesizlik kararı verebileceğine,..." şeklinde ifade edilmiştir.
    Bu sayılanların dışında ayrıca hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı ve harç gibi kamu düzenine ilişkin konularda da usuli kazanılmış haktan söz edilemez.
    Ayrıca maddi hataya dayanan bozma kararına uyulması ile usuli kazanılmış hak doğmaz.
    Burada kısaca "maddi hata" kavramından bahsetmek gerekir.
    Maddi hata (hukuki yanılma), maddi veya hukuki bir olayın olup olmadığında veya koşul veya niteliklerinde yanılmayı ifade eder (Yılmaz, E.: Hukuk Sözlüğü, Doruk Yayınları, Birinci Baskı 1976, sayfa:208).
    Burada belirtilen maddi yanılgı kavramından amaç; hukuksal değerlendirme ve denetim dışında, tamamen maddi olgulara yönelik, ilk bakışta yanılgı olduğu açık ve belirgin olup, her nasılsa inceleme sırasında gözden kaçmış ve bu tür bir yanlışlığın sürdürülmesinin kamu düzeni ve vicdanı yönünden savunulmasının mümkün bulunmadığı, yargılamanın sonucunu büyük ölçüde etkileyen ve çoğu kez tersine çeviren ve düzeltilmesinin zorunlu olduğu açık yanılgılardır.
    Uygulamada zaman zaman görüldüğü gibi, Yargıtay denetimi sırasında da, uyuşmazlık konusuna ilişkin maddi olgularda, davanın taraflarında, uyuşmazlık sürecinde, uyuşmazlığa esas başlangıç ve bitim tarihlerinde, zarar hesaplarına ait rakam ve olgularda ve bunlara benzer durumlarda; yanlış algılama sonucu, açık ve belirgin yanlışlıklar yapılması mümkündür. Bu tür açık hatalarda ısrarla maddi gerçeğin göz ardı edilmesi, yargıya duyulan güven ve saygınlığı, adalete olan inancı sarsacaktır.
    O nedenledir ki; Yargıtay, bu güne değin maddi hatanın belirlendiği durumlarda soruna müdahale etmiş; baştan yapılmış açık maddi yanlışlığın düzeltilmesini kabul etmiştir HGK"nın 13.03.2013 tarihli ve 2013/5-10 E., 2013/548 K., 13.04.2011 tarihli ve 2011/9-72 E., 2011/99 K., 13.04.2011 tarihli ve 2011/9-101 E., 2011/128 K., 19.06.2015 tarihli ve 2013/21-2361 E., 2015/1728 K., 23.10.2002 tarihli ve 2002/10-895 E., 2002/838 K., 02.07.2003 tarihli ve 2003/21-425 E., 2003/441 K., 29.11.1995 tarihli ve 1995/19-819 E., 1995/1028 K., 24.05.1995 tarihli ve 1995/9-348 E., 1995/556 K., 14.03.1986 tarihli ve 1984/2-714 E., 1986/246 K. ve 15.10.1986 tarihli ve 1986/6-491 E., 1986/876 K. ile 10.06.1983 tarihli ve 1981/10-323 E., 1983/652 K. sayılı kararlarında da maddi hataya dayalı onama ve bozma kararlarının karşı taraf lehine sonuç doğurmayacağı benimsenmiştir. Bu husus, 30.11.1988 tarihli ve 1988/2-776 E., 1988/985 K. sayılı kararında "...Yargıtay bozma ilâmına uyulmakla meydana gelen usulî kazanılmış hak kuralı usul hukukunun ana esaslarından olmakla ve Yargıtayca titizlikle gözetilmekle birlikte bu kuralın açık bir maddi hata hâlinde dahi katı bir biçimde uygulanması bazı Yargıtay kararlarında adalet duygusuyla, maddi olgularla bağdaşmaz bulunmuş ve dolayısıyle giderek uygulamada uyulan bozma kararının her türlü hukuki değerlendirme veya delil takdiri dışında maddi bir hataya dayanması hâlinde usulî kazanılmış hak kuralının hukuki sonuç doğurmayacağı esası benimsenmiştir..." şeklinde ifadesini bulmuştur.
    Ne var ki bozma kararında hukuki yönden bir değerlendirme yapılarak delil değerlendirmesi sonucunda bir sonuca ulaşılmış ise, bu kararın yanlış olduğu ya da delillerin yanlış değerlendirildiği sonradan anlaşılsa bile bozmaya uyulması ile oluşan kazanılmış hakkının varlığı kabul edilmelidir. Bu durum HGK"nın 30.11.1988 tarihli ve 1988/2-776 E., 1988/985 K. sayılı kararında maddi hataya dayanan bozma kararına uyulması ile usuli kazanılmış hak oluşmayacağına vurgu yapıldıktan sonra kararın devamında "...Burada şu husus belirtilmelidir ki, bozma kararında hukuki yönden bir değerlendirme yapılmış ve delillerler belirli bir doğrultuda değerlendirilerek bir bozma kararı verilmiş ise, bu bozmaya uyulması halinde, bozma yapan Daire hukuki görüş değiştirse veya delil değerlendirmesinin yanlış olduğunu sonradan benimsese dahi burada maddi hatadan sözedilemeyeceğinden usulî kazanılmış hakkın doğduğunun kabulü gerekir. Ancak, Yargıtay Dairesinin vardığı sonuç her türlü değer yargısı dışında hiç bir suretle başka biçimde yorumlanmayacak tartışmasız bir maddi hataya dayanıyorsa ve onunla sıkı sıkıya bağlı ise o takdirde usulî kazanılmış hak kuralı hukuki sonuç doğurmayacaktır..." şeklinde ifade edilmiştir. Aynı görüş HGK"nın 20.01.1988 tarihli ve 1988/1-249 E., 1988/28 K., 20.12.1989 tarihli ve 1989/12-539 E., 1989/662 K., 15.12.1990 tarihli ve 1990/1-450 E., 1990/608 K., 09.03.1994 tarihli ve 1993/17-889 E., 1994/123 K. sayılı kararlarında da aynen sürdürülmüştür.
    Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde, davacı asil Kültür Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğünde genel müdür yardımcısı iken, bu görevden alınarak Strateji Daire Başkanlığına uzman olarak atanmasına ilişkin işlemin iptali için açtığı iptal davasının lehine sonuçlanmasına rağmen genel müdür yardımcılığı görevine atanmadığını, bu nedenle davalı Sendika genel merkez yönetim kurulunun genel müdür yardımcısı olduğundan bahisle sendika üyeliğinin ve genel merkez yönetim kurulu üyeliğinin sona erdiğine ilişkin kararının hukuka aykırı olduğunu belirterek bu işlemin iptalini talep etmiştir.
    Mahkemece davanın kabulüne dair verilen ilk karar, Özel Dairece 4688 sayılı Kanunun 15"inci maddesi uyarınca yapılan değerlendirme sonucu davanın reddi gerektiği gerekçesi ile bozulmuştur. Görüldüğü üzere Özel Daire tarafından dosya içindeki deliller değerlendirilmek sureti ile hukuki yönden bir nitelendirme de yapılarak davanın reddi gerektiği belirtilmiş ve karar bu nedenle bozulmuştur.
    Mahkemece Özel Dairenin bu kararına uyulmakla davalı lehine usuli kazanılmış hak oluşmuş olup usuli kazanılmış hakkın kamu düzenine ilişkin olduğu da uyuşmazlık dışıdır.
    O hâlde bu aşamadan sonra Anayasa, Uluslararası Sözleşmeler, Anayasa Mahkemesi (AYM) ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AHİM) bazı kararlarına dayanılarak kararın bu sefer davanın kabulü gerektiği gerekçesi ile bozulması, davalı lehine birinci bozmaya uyulmakla oluşan usuli kazanılmış hakkın ihlali niteliğindedir. Bu nedenle Hukuk Genel Kurulunca ikinci ön sorun bulunduğu ve kararın bu nedenle bozulması gerektiği oy çokluğu ile kabul edilmiştir.
    Her ne kadar Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında birinci bozma kararı aşamasında Özel Dairece sadece 4688 sayılı Kanun kapsamında dava konusu ile ilgili değerlendirme yapıldığı, ikinci bozma kararında ise Anayasa hükümleri yanında Uluslararası Sözleşmelerin de irdelenmesi sureti ile birinci bozmaya uyularak verilen mahkeme kararının bozulduğu, ülkemizin imzaladığı 87 ve 98 sayılı İLO Sözleşmelerinde sendikal hakların güvence altına alındığı, Anayasanın 90"ncı maddesi karşısında bunların temel hak ve özgürlüklere ilişkin olması nedeni ile kanunların üstünde bağlayıcılığa sahip olduğu, sendikaya üye olma hakkınn temel bir hak olup kamu düzenine ilişkin olduğu, Özel Dairenin ilk bozma kararında bu üst hukuk normlarının irdelenmemiş olmasının maddi hataya dayandığı, bu nedenle maddi hataya dayanan birinci bozma kararına uyulması ile davalı lehine kazanılmış hak oluşmayacağı görüşü ileri sürülmüş ise de Kurul çoğunluğu tarafından bu görüş benimsenmemiştir.
    Hâl böyle olunca Özel Dairenin ikinci bozma kararına uyularak davanın kabulü yönünde verilen Mahkeme kararının, birinci bozma kararına uyulması nedeni ile davalı lehine oluşan usuli kazanılmış hakkı ihlal ettiği sonucuna varılmıştır.
    Bu nedenle Mahkeme kararı bozulmalıdır.


    S O N U Ç: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle usulden BOZULMASINA, bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcın yatırana geri verilmesine karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 13.12.2018 tarihinde ikinci görüşmede oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.



    KARŞI OY
    Somut uyuşmazlıkta sendika üyeliği ve dolayısı ile genel merkez yönetim kurulu üyeliğinin sona ermiş olduğuna ilişkin Sendika Genel Merkez Yönetim Kurulu kararının iptali istemi ile dava açılmıştır.
    Mahkemece ilk davanın kabulüne dair kararın Özel Dairece reddi gerektiği gerekçesi ile verdiği bozma kararı üzerine mahkemece bozmaya uyularak verilen ret kararının temyizi üzerine bu kez kabulü gerektiği yönündeki bozması üzerine yerel mahkemenin uyma ve kabul kararı temyiz edilmiş ve uyuşmazlık 1086 sayılı HUMK’nın 429/4 maddesi uyarınca Hukuk Genel Kurulu önüne gelmiştir.
    Hukuk Genel Kurulunun anılan hüküm nedeni ile temyiz incelemesi yaptığı kabul edilmiş, ancak çoğunluk görüşü ile yerel mahkemenin ilk kabul kararının Özel Dairece ret kararı verilmesi yönünde bozma kararına uyulduğu, bozma kararına uyulmakla karşı taraf lehine usulü kazanılmış hak oluştuğu gerekçesi ile usul yönünden yerel mahkeme kararının bozulmasına karar verilmiştir.
    Belirtmek gerekir ki usulü kazanılmış hak, 6100 sayılı HMK’da düzenlenen bir ilke değildir. Bu ilke, davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez ana ilkelerinden biri haline gelmiştir.
    Görülmekte olan bir davada taraflardan birinin ya da mahkemenin yapmış olduğu bir usul işlemi ile yanlardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakka usule ilişkin kazanılmış hak denilmektedir. Usulü kazanılmış hakkın hukuki sonuç doğurabilmesi için; bir davada, ya taraflar ya mahkeme ya da Yargıtay tarafından açık biçimde yapılmış olan ve istisnalar arasında sayılmayan bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan bir hakkın varlığından söz edilebilmesi gerekir. (Y.HGK" nun 12.07.2006 gün ve 2006/4-519 E., 2006/527 K., 31.05.2006 gün ve 2006/10-307 E., 2006/337 K. ve 10.05.2006 gün ve 2006/4-230 E., 2006/288 K.). Vermiş olduğu bir hüküm Yargıtay tarafından bozulan ve Yargıtay"ın bu bozma kararına gerek iradi ve gerekse kanuni şekilde uymuş olan yerel mahkeme, bozma kararı doğrultusunda inceleme yapmak ve hüküm kurmak zorundadır. Mahkeme uyma kararını kaldırarak, direnme kararı veremeyeceği gibi, hükmünün bozma kararının kapsamı dışında kalarak kesinleşmiş olan bölümleri hakkında da yeni bir hüküm kuramaz. Bozmaya uyulmakla bozma lehine olan taraf yararına usulü kazanılmış hak doğmuş olur.
    Ne var ki; kamu düzenine ilişkin hususlar hakkında aleyhe bozma yasağı, dolayısı ile usulü kazanılmış hak ilkesi uygulanamaz. Çünkü kamu düzenine ilişkin hususları hâkim (ve Yargıtay) kendiliğinden gözetme ile yükümlüdür (Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, 2001 baskı, Cilt V., s.4727-4736. ,Y. 22. HD. 02.07.2018 gün ve 2018/5171 E., 2018/16305 K.). Nitekim aynı ilke, Hukuk Genel Kurulunun kararlarında da benimsenmiştir (HGK. 21.01.2004 gün ve 2004/1-46 E., 6 K.; 06.10.2004 gün ve 2004/1-433 E., 483 K.).
    Keza maddi hataya dayanan bozma kararına uyulması gibi kamu düzeni ile ilgili, hakimin resen dikkate alması gereken ve özellikle dava şartlarını oluşturan durumlar usulü müktesep hak teşkil etmez. Nitekim, Hukuk Genel Kurulunun 23.10.2002 gün ve 2002/10-895 E., 2002/838 K.; 02.07.2003 gün ve 2003/21-425 E., 2003/441 K.; 13.04.2011 gün ve 2011/9-72 E., 2011/99 K. sayılı kararlarında da; maddi hataya dayalı onama ve bozma kararlarının karşı taraf lehine sonuç doğurmayacağı benimsenmiştir. Maddi yanılgıya dayalı bozma kararı ile taraflar yönünden usulü kazanılmış hak oluşmaz.
    Somut uyuşmazlıkta memur olarak çalışan davacı, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu uyarınca sendika üyesi olmuş, Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdür yardımcısı görevine dönmesi üzerine, davalı sendika tarafından sendika üyesi olamayacağı gerekçesi ile sendika üyeliği ve dolayısı ile yöneticiliği iptal edilmiştir.
    O halde bozmanın usulü kazanılmış hak olabilmesi için öncelikle sendika üyeliğinin kamu düzeni ile ilgili olmaması veya Özel Dairenin ilk kararının maddi hataya dayanmaması gerekir.
    Temel hak ve özgürlükler, aynı zamanda kamu hürriyetleri olarak da adlandırılır. Kamu hürriyetleri, insan haklarının devlet tarafından tanınmış ve pozitif hukuka girmiş olan bölümünü ifade eder” (Kapani, M. Kamu Hürriyetleri, op. cit., s.14). Hürriyet, kişinin kendi fiilî ile gerçekleşir. Hakkın gerçekleşmesi için ise, diğer kişilerin veya devletin hak sahibi kişi lehine birtakım edimlerde bulunması gerekir. Hakkı gerçekleştiren fiil, hak sahibinin değil, başka kişilerin veya devletin fiilidir. Temel hak ve hürriyetler bir bütündür. Bir kişi ancak, temel hak ve hürriyetlerin bütününe sahip olmak şartıyla özgür olabilir. O nedenle de temel hak ve hürriyetler, doğrudan kamu düzeni ile ilgilidir.
    Belirtmek gerekir ki sendika üyeliği kavramı, “sendika özgürlüğü ile yakından ilişkili olup sendika özgürlüğünün doğal bir sonucudur”. Sendika özgürlüğü, Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin de bir kararında belirttiği gibi; “Anayasa tarafından güvence altına alınan sosyal ve klasik bir temel haktır” (Y.7.HD. 2015/9209 E., 2015/5525 K., T.25.03.2015, Çalışma ve Toplum, 2015/3, 225.) Sendika özgürlüğü olmadan sendika üyeliğinden söz edilemez. Çünkü sendika üyeliği, bireysel sendika özgürlüğüne dayanan bir haktır. Bu bağlamda bireysel sendika özgürlüğü, bir sendika kurma kurulmuş bir sendikaya üye olma ve bu sendika üyeliğinden ayrılma hakkını kapsamaktadır. Aynı zamanda olumlu sendika özgürlüğü serbestçe sendika kurabilme, kurulmuş sendikalara üye olabilme, sendikalar için faaliyette bulunabilme, dilediği sendikayı seçebilme özgürlüğünü ifade etmektedir. Dolayısıyla sendika üyeliğinin, sendika özgürlüğü ile organik bir bağı olduğunu ve bu özgürlüğün bir sonucu olduğu yadsınamaz bir gerçektir.
    Sendika üyeliğinin kazanılması ve kaybedilmesi, gerek uluslararası sözleşmelerle ve gerekse ulusal mevzuatla korunarak düzenlenmiş olan bireysel sendika özgürlüğü ile çok yakından ilgilidir. Nitekim ükemiz tarafından onaylanan ve Anayasanın 90/son maddesi uyarınca iç hukuk normu haline gelen 87 nolu Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunması Sözleşmesinin 2. maddesinde bu hak tanınırken, 3. maddesinde “Kamu makamlarının bu hakkı sınırlayacak veya bu hakkın yasaya uygun şekilde kullanılmasına engel olacak nitelikte her türlü müdahaleden sakınmaları gerektiği” açıkça ifade edilmiştir. Sadece 9. maddesinde “Bu sözleşmede öngörülün güvencelerin silahlı kuvvetlere ve polis mensuplarına ne ölçüde uygulanacağının ulusal mevzuatla belirleneceği belirtilerek, bunlar açısından bu hakka sınırlama getirilmiştir. Sendika hürriyetine halel getirmeye matuf her türlü fark gözetici harekete karşı tam bir himayeden çalışanların faydalanacakları da iç hukuk normu haline gelen 98 nolu Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Sözleşmesinde de kabul edilmiştir.
    Nitekim Anayasa Mahkemesi “Anayasa"nın 51. maddesinin birinci fıkrasında, sendika kurma ve sendikalara üye olma hakkı tüm çalışanlar yönünden güvence altına alındığından 4688 sayılı kanun ile “Millî Savunma Bakanlığı ve Türk Silahlı Kuvvetleri kadrolarında çalışan sivil memurlar ve kamu görevlilerinin sendika kurması ve sendikalara üye olmasını yasaklayan kuralı, sendika kurma hakkına müdahale niteliği taşıdığını” belirterek iptal etmiştir( Esas Sayısı: 2013/21 Karar Sayısı : 2013/57).
    Somut uyuşmazlıkta davacıya tanınan sendikaya üye olup olmama bir özgürlüktür. Davacı sendikaya üye ve kuruluşlarında görev alma hakkını kullanmış, davalı ise fiili ile engellemiştir. Uluslararası sözleşmeler ve Anayasa ile tanınan bu hak ve hürriyetin kullanılmasına engel olunması, kamu düzeni ile yakından ilgilidir. O nedenle de Özel Dairenin ilk bozmasına uyulması davalı yararına usulü kazanılmış hak teşkil etmez. Kaldı ki sendika üyeliğinin iptali ile sendika bir üye ve dolayısı ile sendika aidatından mahrum kalmaktadır.
    Diğer taraftan Özel Dairenin ilk bozma kararının maddi hataya dayanıp dayanmadığı konusuna gelince;
    Maddi hata (hukuki yanılma), maddi veya hukuki bir olayın olup olmadığında veya koşul veya niteliklerinde yanılmayı ifade eder (Yılmaz, E. Hukuk Sözlüğü, Doruk Yayınları, Birinci Baskı 1976, sayfa:208). Burada belirtilen maddi yanılgı kavramından amaç; hukuksal değerlendirme ve denetim dışında, tamamen maddi olgulara yönelik, ilk bakışta yanılgı olduğu açık ve belirgin olup, her nasılsa inceleme sırasında gözden kaçmış ve bu tür bir yanlışlığın sürdürülmesinin kamu düzeni ve vicdanı yönünden savunulmasının mümkün bulunmadığı, yargılamanın sonucunu büyük ölçüde etkileyen ve çoğu kez tersine çeviren ve düzeltilmesinin zorunlu olduğu açık yanılgılardır (Y.HGK. 13.04.2011 gün ve 2011/9-99 E., 2011/126 K.).
    Özel Daire ilk kararında uyuşmazlığı 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu hükümleri kapsamında değerlendirmiş, yerel mahkemenin bozmaya uyarak verdiği ret kararı üzerine ise Anayasa"nın 90/son maddesi uyarınca iç hukuk normu haline gelen 87 ve 98 sayılı Uluslararası Sözleşme hükümlerinin ve Anayasa’nın 51. maddesinin uygulanması gerektiğini, bu maddelerin ilk kararda değinilmediğini, bu yönde maddi hata yapıldığını belirterek, önceki kararından dönmüştür.
    6100 sayılı HMK"nın 371/1.a maddesinde hukukun yanlış uygulanması açıkça bozma nedeni sayılmıştır. Hukukun yanlış uygulanması, kamu düzeni ile yakından ilgilidir. Özel Daire ilk kararında, anılan Anayasa ve Sözleşme hükümlerini görmemiş, bir anlamda hukuku yanlış uygulamıştır. Yanılgı açık ve belirgindir. Hukukun yanlış uygulanması kamu düzeni ile ilgili olduğuna göre önceki karardan dönülmesi de usulü müktesep hak teşkil etmemelidir.
    Sayın çoğunluğun ilk bozma kararına uyulmakla usulü kazanılmış hak oluştuğu yönündeki görüşüne açıklanan nedenlerle katılınmamıştır.


    KARŞI OY

    Usuli kazanılmış hak açık bir kanun hükmüyle düzenlenmiş olmasa da önemli ve temel bir hukuk ilkesidir. 09.05.1960 tarih, 21-9 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde; usuli kazanılmış hakka ilişkin açık kanun hükmü olmasa da temyiz sonucu verilecek bozma kararının hakka ve usule uygun karar verilmesini sağlamaktan ibaret olan amacı ve muhakeme usulünün hakka varma ve hakkı bulma maksadıyla kabul edilmiş olması yanında hukuki alanda istikrar amacıyla kabul edilmiş bulunması bakımından usuli kazanılmış hak müessesesi usul hukukunun dayandığı ana esaslardan olup kamu düzeniyle de ilgili olduğu belirtilmiştir.
    Usuli kazanılmış hak ilkesinin istisnaları da vardır. Bu istisnalardan birisi de açık maddi hatadır. Açık maddi hatanın varlığı halinde usuli kazanılmış hakkın oluşmayacağı yargısal uygulamalarda kabul edilmektedir.
    Açık maddi hata usuli kazanılmış hakkın istisnası olmakla birlikte, istisnaların dar yorumlanması kuralı gereğince kapsamının dikkatli belirlenmesi gerekir. Kapsamın belirlenmesi konusunda HMK. 183 ve 304. maddeden yararlanılabileceği düşünülebilir ise de HMK. 183 ve 304. maddede düzenlenen tashihe konu maddi hatalar yazı ve hesap hataları ile benzeri açık hatalar olup bunlar hükmün icrasına kadar düzeltilebilecek hatalardır. Usuli kazanılmış hakkın istisnası olan açık maddi hatalar ise bu maddelerde düzenlenen hatalarla sınırlı değildir. Fahiş hukuk hataları da bu madde kapsamında olmasa da açık maddi hata sayılmalıdır. Kararda varılan sonucun, uygulanan yasa hükmünün farklı yorumlanmasından kaynaklanması halinde, istikrarlı Yargıtay uygulamasına aykırılık oluştursa bile açık maddi hata sayılamayacaktır. Ancak açık kanun hükmüne uyulmaksızın bir karar verilmiş ise açık maddi hatadan söz edilebilecektir.
    Bu açıklamalardan sonra somut olaya gelindiğinde mahkemece davanın kabulüne dair verilen ilk kararın temyizi üzerine özel dairece 4688 sayılı Kanunun 15/c maddesinden söz edilerek maddede davacının sendikaya üye olamayacak kamu görevlileri arasında sayıldığı için davanın reddi gerektiği belirtilmiş, mahkemece bozmaya uyularak davanın reddine dair verilen kararın temyizi üzerine ise bu kez Anayasanın 90. maddesi doğrultusunda uluslararası sözleşmeler ışığında yeniden değerlendirme yapıldığında davacıın sendika üyesi olabileceği, davanın kabulü gerektiği belirtilmiş ve bu son kararda sözü edilen uluslararası sözleşme hükümleri belirtilip değerlendirilmiştir.
    Anayasamızın 90/5. maddesine göre; temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası anlaşma hükmü ile kanun hükmünün çelişmesi halinde milletlararası anlaşma hükmünün uygulanması gerektiğinden, bu hüküm gözetilmeksizin kanun hükmünün uygulanmış olması Anayasa hükmüne açık aykırılık oluşturacağından bu halde usuli kazanılmış hakkın istisnası bulunan açık maddi hata bulunduğunun kabulü gerekir. Yargıtay"ın ikinci kararında Anayasanın 90. maddesi ve buna bağlı olarak uluslararası sözleşme hükümleri gözetilmeksizin karar verilmiş olduğu kabul edildiğine göre, açık Anayasa hükmüne aykırılık nedeniyle maddi hata bulunduğu için usuli kazanılmış hak oluşmadığı açıktır.
    Bu durumda uluslararası sözleşme hükümleri de gözetilip değerlendirilerek uyuşmazlığın çözümlenmesi gerektiğine göre açık maddi hata bulunduğu ve usuli kazanılmış hak oluşmadığı kabul edilerek işin esasının incelenmesi gerektiğinden usuli kazanılmış hak oluştuğu yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.




    Sayın kullanıcılarımız, siteden kaldırılmasını istediğiniz karar için veya isim düzeltmeleri için bilgi@abakusyazilim.com.tr adresine mail göndererek bildirimde bulunabilirsiniz.

    Son Eklenen İçtihatlar   AYM Kararları   Danıştay Kararları   Uyuşmazlık M. Kararları   Ceza Genel Kurulu Kararları   1. Ceza Dairesi Kararları   2. Ceza Dairesi Kararları   3. Ceza Dairesi Kararları   4. Ceza Dairesi Kararları   5. Ceza Dairesi Kararları   6. Ceza Dairesi Kararları   7. Ceza Dairesi Kararları   8. Ceza Dairesi Kararları   9. Ceza Dairesi Kararları   10. Ceza Dairesi Kararları   11. Ceza Dairesi Kararları   12. Ceza Dairesi Kararları   13. Ceza Dairesi Kararları   14. Ceza Dairesi Kararları   15. Ceza Dairesi Kararları   16. Ceza Dairesi Kararları   17. Ceza Dairesi Kararları   18. Ceza Dairesi Kararları   19. Ceza Dairesi Kararları   20. Ceza Dairesi Kararları   21. Ceza Dairesi Kararları   22. Ceza Dairesi Kararları   23. Ceza Dairesi Kararları   Hukuk Genel Kurulu Kararları   1. Hukuk Dairesi Kararları   2. Hukuk Dairesi Kararları   3. Hukuk Dairesi Kararları   4. Hukuk Dairesi Kararları   5. Hukuk Dairesi Kararları   6. Hukuk Dairesi Kararları   7. Hukuk Dairesi Kararları   8. Hukuk Dairesi Kararları   9. Hukuk Dairesi Kararları   10. Hukuk Dairesi Kararları   11. Hukuk Dairesi Kararları   12. Hukuk Dairesi Kararları   13. Hukuk Dairesi Kararları   14. Hukuk Dairesi Kararları   15. Hukuk Dairesi Kararları   16. Hukuk Dairesi Kararları   17. Hukuk Dairesi Kararları   18. Hukuk Dairesi Kararları   19. Hukuk Dairesi Kararları   20. Hukuk Dairesi Kararları   21. Hukuk Dairesi Kararları   22. Hukuk Dairesi Kararları   23. Hukuk Dairesi Kararları   BAM Hukuk M. Kararları   Yerel Mah. Kararları  


    Avukat Web Sitesi