Taraflar arasında görülen davada;
Davacılar, ortak mirasbırakanları O.. D.’in kumar ve alkol alışkanlığı nedeniyle doğan borçları ile Bağ-Kur’dan emekliliğini sağlayabilmek amacıyla prim borçlarını davacılardan N..’ın uzun yıllar ödediğini, ölümüne yakın Alzheimer hastası olduğunu, felç geçirdiğini maddi ve manevi bakımını N.. ve eşi K..’ın üstlendiğini, köyde yaşayan N..’ın ev koşullarının murisin bakımına elverişli olmaması üzerine ölümüne yakın kısa bir süre Samsun merkezde yaşayan davalı N..’nin yanında kaldığı dönemde iradesinin fesada uğratılarak vekil T.. D.. aracılığıyla kayden malik olduğu 9615 ada, 5 parsel sayılı taşınmazdaki payın N.. D..’e, 1007 parsel sayılı taşınmazın tamamının da diğer davalı O. D..’e tapuda satış göstermek suretiyle temlikinin sağlandığını, gerçekte bağış yapıldığını ileri sürerek miras payları oranında tapu iptal ve tescile karar verilmesini istemişlerdir.
Davalılar, çekişmeli taşınmazları rayiç değeri üzerinden, bedeli karşılığında satın aldıklarını, satış bedelinin de murisleri tarafından tedavi sürecinde harcandığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece; temliklerin muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Karar, davalılar tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hâkimi raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.
Dava; ehliyetsizlik, hile ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptal tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece; temliklerin muvazaalı olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 11.04.1990 tarih, 1990/1-152-236 sayılı kararında da vurgulandığı üzere; bir davada birden ziyade hukuksal sebebe dayanılması olanaklıdır. Bu halde, mahkemece önem sırası dikkate alınmak suretiyle her bir hukuki sebep yönünden araştırma yapılması zorunludur.
Somut olayda, davacıların miras bırakanı O.. D..’in, 9615 ada, 5 nolu parseldeki 231/800 payı ile 1700 parsel sayılı taşınmazını 20.06.2006 tarihinde oğlu N.. ve ondan olma torunu O..’a satış suretiyle temlik ettiği, davacıların hile ve muris muvazaası hukuksal nedeni yanısıra murisin ehliyetsiz olması sebebiyle temlik işleminin geçersiz olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açtıkları anlaşılmaktadır.
O halde; davada önem derecesine göre öncelikle ehliyetsizlik, hukuksal nedenin irdelenmesi, mirasbırakanın ehliyetli olduğunun anlaşılması durumunda hile ve muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı iptal tescil isteğinin değerlendirilmesi gerektiğinde kuşku yoktur.
Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanunun “ fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir “ biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde edebilmesi, borç ( yükümlülük ) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlamış. 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin ( reşit ) olmayı kabul ederek “ ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır. “ hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü “ eylem ve işlev ehliyeti olarak ta tarif edilerek aynı yasanın 13. maddesinde “ yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.
Hemen belirtmek gerekir ki, Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı 11.6.1941 tarih 4/21)
Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında bir kimsenin ehliyetinin tespitinin şahıs ve mamelek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kâğıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar H.U.M.K.’nun 286 maddelerinde belirtildiği gibi bilirkişinin “rey ve mutaalası” hâkimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hâkimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir.
Hele ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2. maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür.
Yukarıda sözü edilen ilkeleri ve yasa metinleri çerçevesinde yapılan değerlendirmede; mahkemece, miras bırakanın temlikin yapıldığı tarihte hukuki ehliyete sahip olup olmadığı hususunun, 2659 Sayılı Yasanın 7. ve 16.maddelerinde öngörülen şekilde Adli Tıp Kurumu 4.İhtisas Dairesinden elde edilecek raporla saptanmaksızın neticeye gidildiği, aynı hukuksal nedenlere dayalı olarak dava dışı mirasçı Ayla Demirel aleyhine açılan Samsun 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/480 Esas sayılı dava dosyası kapsamında murisin ehliyetli olup olmadığı hususunun Adli Tıp raporu ile saptanması amacıyla bilgi ve belgelerin toplanmaya çalışıldığı, davanın halen derdest olduğu görülmektedir.
Hal böyle olunca; açıklanan ilkeler doğrultusunda tarafların delilleri eksiksiz toplanmak suretiyle tahkikat yapıldıktan sonra, miras bırakan O...D...’in temlik tarihinde hukuki ehliyeti haiz olup-olmadığının kuşkuya yer vermeyecek şekilde adli tıp raporu ile belirlenmesi, ehliyetsiz olduğu anlaşıldığı takdirde pay oranında iptal-tescil davalarının dinlenemeyeceği gözetilerek davanın reddedilmesi, ehliyetli bulunduğunun saptanması halinde ise sırasıyla hile ve muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı iddiaları bakımından değerlendirme yapılarak sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken, eksik tahkikatla yetinilerek yazılı olduğu şekilde karar verilmesi doğru değildir.
Davalıların bu yöne değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü, şimdilik bozma nedenine göre sair hususlar incelenmeksizin (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK."nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 6.2.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.