
Esas No: 2013/8147
Karar No: 2013/8147
Karar Tarihi: 14/4/2016
Anayasa Mahkemesinin bu kararı bireysel başvuru kararı olup kişisel veri içerme ihtimali bulunmaktadır. Her ne kadar yayınlamakta yasal bir sakınca bulunmasa da bunun kişilere zarar verme ihtimali karşısında bu kararı yayınlamıyoruz.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ |
ANAYASA MAHKEMESİ |
|
|
İKİNCİ BÖLÜM |
|
KARAR |
|
YASİN ÇILDIR BAŞVURUSU |
(Başvuru Numarası: 2013/8147) |
|
Karar Tarihi: 14/4/2016 |
|
İKİNCİ BÖLÜM |
|
KARAR |
|
Başkan |
: |
Engin
YILDIRIM |
Üyeler |
: |
Serdar
ÖZGÜLDÜR |
|
|
Osman Alifeyyaz PAKSÜT |
|
|
Recep
KÖMÜRCÜ |
|
|
Alparslan
ALTAN |
Raportör |
: |
Nahit GEZGİN |
Başvurucu |
: |
Yasin ÇILDIR |
I. BAŞVURUNUN KONUSU
1. Başvuru,
görev yapılan askerî mahalde geçirilen kaza sonucunda uygulanan tıbbi teşhis ve
tedavi sürecinde eksiklik, kusur ve ihmalin olması sonucu engelli kalınması veiş gücünün kaybedilmesinden dolayı ileri sürülen maddi ve
manevi zararlarının karşılanması talebiyle idari yargıda açılan tazminat
davasının hukuka aykırı şekilde ve makul olmayan bir sürede reddedilmesi
nedeniyle maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ve söz konusu davada aleyhe
yüksek miktarda vekâlet ücretine hükmedilmesi nedeniyle de adil yargılanma
hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
II. BAŞVURU SÜRECİ
2. Başvuru
5/11/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine Bingöl 1. Asliye Hukuk Mahkemesi
vasıtasıyla yapılmıştır. Başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön
incelemesi neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir
eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.
3. İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 30/6/2014 tarihinde
başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar
verilmiştir.
4. Bölüm
Başkanı tarafından 20/6/2015 tarihinde başvurunun kabul edilebilirlik ve esas
incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.
5. Başvuru
belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık)
gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü 20/8/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine
sunmuştur.
6. Bakanlık
tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş 8/9/2015 tarihinde başvurucuya
tebliğ edilmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını 10/9/2015
tarihinde ibraz etmiştir.
III. OLAY VE OLGULAR
A. Olaylar
7. Başvuru
formu ve ekleri ile Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden erişilen
başvuruya konu dava dosyasının incelenmesinden tespit edilen ilgili olaylar
özetle şöyledir:
8. Türk Silahlı Kuvvetlerinde astsubay başçavuş statüsünde görev
yapan başvurucu, Biga İlçe Jandarma Komutanlığında görev yapmakta iken
6/10/2008 tarihinde temizlik kontrol sorumlusu olarak banyo ve tuvaletleri
kontrol ettiği sırasında ayağının kayması üzerine düşmemek için kapıdan
tutunması neticesinde kollarında ve parmaklarında rahatsızlık baş gösterdiğini
ifade etmiştir.
9. Görev yaptığı İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından Çanakkale
Asker Hastanesine aynı tarihte sevk edilen başvurucuya anılan Hastanece yapılan
muayene sonucunda ağrı kesici bir ilaç reçete edilmiştir.
10. Başvurucu, ilaç reçete edilmesine rağmen şikâyetlerinin
devam ettiğini beyan etmesi üzerine 17/10/2008 tarihinde aynı Hastaneye yeniden
sevk edilmiş; akabinde de ileri tetkik ve muayene için Gülhane Askeri Tıp
Akademisi (GATA) Haydarpaşa Eğitim Hastanesi Beyin ve Sinir Hastalıkları
Cerrahisi Ana Bilim Dalı Başkanlığına yönlendirilmiştir.
11. Başvurucu, sevk edildiği GATA Beyin ve Sinir Hastalıkları
Kliniğinde yatarak tedavi görmeye başlamış ve bu klinik tarafından 4/11/2008
tarihinde özel bir Manyetik Rezonans Görüntüleme (MR) Merkezine yönlendirilmiş,
burada yapılan tetkiklerinde başvurucunun toracic outlet sendromu (TOS) hastası
olduğu tespit edilmiştir.
12. Başvurucu, GATA Beyin ve Sinir Hastalıkları Kliniğinde
ayrıca bir dizi tomografi, MR ve laboratuvar incelemelerine tabi tutulmuş;
sonrasında GATA Nöroloji kliniğinin 6/12/2008 yatış, 7/1/2009 çıkış tarihli ve
18459 sayılı raporuyla başvurucuya brakiyal pleksus yaralanması ve nevraljik amyotrofi
tanıları ile yirmi gün süreyle istirahat verildiği belirtilmiştir.
13. Tedavisine aynı Hastanede devam edilen başvurucu 19/3/2009
tarihinde Nöroloji Kliniğinden Göğüs Cerrahi Kliniğine naklen yatırılmış ve
kendisine burada 26/3/2009 tarihinde TOS tanısıyla transaksiller birinci kot rezeksiyonu ameliyatı
yapılmıştır.
14. Ameliyatın ardından 3/4/2009 tarihinde iki ay süreyle
istirahat verilerek taburcu edilen başvurucu, Biga Devlet Hastanesinde fizik
tedavi görmeye başlamıştır.
15. GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesinin 24/9/2010 tarihli ve 702
sayılı sağlık kurulu raporuyla başvurucu hakkında brakiyal pleksus bozuklukları (ani
gerilmeye bağlı sinir kökü zedelenmesi) tanısıyla
""B/11 F-1 sınıfının kıta komutanlığı
olmayan kadro görevlerinde görev yapar."" kararı verilmiştir.
16. Başvurucu söz konusu rapor üzerine tedavisinde hizmet kusuru
bulunduğunu ileri sürerek 22/12/2010 tarihinde Millî Savunma Bakanlığına
başvurmuş ve bu kusur nedeniyle meydana geldiğini iddia ettiği maddi ve manevi
zararlarının karşılanmasını talep etmiştir.
17. İdarece bu başvurusuna yasal süresi içinde cevap verilmemesi
üzerine de1/3/2011 tarihinde vekili aracılığıyla Askeri Yüksek İdare Mahkemesi
İkinci Dairesi (AYİM) nezdinde 2008 yılında meydana gelen düşme olayından sonra
kolunda meydana gelen hasara ilişkin teşhis ve tedavi işlemlerinde
gerçekleştirilen ihmal ve gecikme nedeniyle engelli kaldığını ve iş gücü
kaybına uğradığını ileri sürerek Millî Savunma Bakanlığı aleyhine 128.000 TL
maddi ve 80.000 TL manevi olmak üzere toplam 208.000 TL tazminat talebiyle tam
yargı davası açmıştır.
18. AYİM, yargılama sırasında 28/9/2011 tarihli ara kararıyla
başvurucunun son durumunun tespiti için GATA Adli Tıp Anabilim Dalı
Başkanlığından rapor alınmasına karar vermiştir.
19. GATA Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığınca düzenlenen
17/11/2011 tarihli raporda, başvurucunun takdiren %38
oranında meslekte kazanma gücünü kaybettiği vemeslekte
kazanma gücünü kaybetmesine yol açan TOS hastalığının
2008 yılında düştüğü olay sonucu meydana gelip gelmediği konusunda kesin bir
ayrımın yapılamayacağı sonucuna varıldığı belirtilmiştir.
20. AYİM, bu rapor üzerine 30/11/2011 tarihli ara kararıyla
yeniden tıbbi bilirkişi incelemesi yapılmasına karar vermiş ve resen atadığı
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğretim üyesi olarak görev yapan ikisi
profesör biri ise doçentten oluşan bilirkişi kurulu heyetinden dava dosyası, kıt"a şahsi dosyası ve başvurucunun tedavisine ilişkin
birliği ve ilgili hastanelerden getirtilen tıbbi kayıtların incelenerek
başvurucunun sevk edildiği sağlık kurumlarında rahatsızlığı ile ilgili olarak
teşhis ve tedavisinde gecikme, eksiklik veya hata yapılıp yapılmadığı; 17/10/2008
tarihinde GATA Haydarpaşa Eğitim ve Araştırma Hastanesine sevk alan davacının
burada yapılan muayene ve tetkikleri sonucunda TOS hastalığının teşhisinin
yapılıp yapılamayacağı ve ilgili verilerin buna yeterli olup olmadığı, aynı
tarihte söz konusu Hastanede TOS hastalığı ile ilgili yeterli araştırmanın
yapılıp yapılmadığı; ameliyat uygulamasında gecikme, tıbbi hata veya doktor
hatası bulunup bulunmadığı ve son olarak davacının hastalığının oluşumunda,
ortaya çıkmasında, artmasında ve tetiklenmesinde askerlik hizmetinin ve
özellikle ayağının kayması sonrasında yere düşmek üzereyken son anda kapı
kenarına tutunmasının sebep ve tesirinin bulunup bulunmadığı hususlarında tıbbi
kanaatlerini bildiren bir rapor düzenlenmesini istemiştir.
21. Sorulan hususlara ilişkin hazırlanan 20/11/2012 tarihli
bilirkişi kurulu raporu şöyledir:
"16. 02.2012 tarihli ve 2011/462 esas no"lu dosyanın yapılan incelemesi sonucu, davacının 06.02.2012
tarihinde düşme sonucunda sol kolundan rahatsızlandığı ve tıbben gerekli
araştırmaların yapılabilmesi için sıralı sevk zincirine uyularak GATA
Haydarpaşa Eğitim ve Araştırma Hastanesine sevk edildiği anlaşılmıştır. Burada
rahatsızlığı ile ilgili olarak gerekli bölümlerce, tıbben gereken tetkik ve
tahlilleri yapılmış olup ve hatta ayrıntılı incele için özel merkezde (S... isimli) de tetkik yaptırıldığı anlaşılmıştır. Yapılan
incelemeler sonucunda kolundaki rahatsızlığın ani gerilemeye bağlı sinir kökü
zedelenmesi (Brachial plekus
zedelenmesi) nedeniyle oluştuğu, bu sırada aynı tetkikler arasında doğuştan
gelen kas anomalisi sonucunda TOS (Toracic Outlet Sendromu) hastalığına yol açabilecek bir
rahatsızlığı olduğu tespit edilmiştir. 26/3/2012 tarihinde hastaya TOS
hastalığı nedeniyle ameliyat uygulanmıştır.
Sonuç olarak; davacının kolundaki
rahatsızlığın TOS hastalığına bağlı olmadığı, travma sonrası ani gerilmeye
bağlı sinir kökü zedelenmesi ile oluştuğu anlaşılmıştır. TOS hastalığına sebep
olan kas anomalisi doğuştan (Konjenital) gelen bir
bozukluktur. Davacının geçirmiş olduğu yaralanma, doğuştan var olan TOS
hastalığının ortaya çıkmasını tetiklemiştir.
Sonuç olarak davacının yaralanma sonrasında
teşhis ve tedavisinde eksiklik, ihmal veya gecikme olmadığı, tıbben gerekli
tetkik, tahlil ve tedavinin zamanında ve yeterli olarak yapıldığı kanaatine
varılmıştır."
22. Başvurucu tarafından anılan rapora özellikle düşme tarihinin
6/2/2012 ameliyat tarihinin ise 26/3/2012 olarak belirtildiği oysa olay
tarihinin 6/10/2008 ameliyat tarihinin ise 26/3/2009 olduğu bu nedenle olayla
ameliyat tarihi arasında geçen sürenin gerçekte 169 gün iken söz konusu
bilirkişi raporunda anılan bu sürenin 48 gün olarak tespit edildiği ayrıca söz
konusu raporda Mahkemece açıklığa kavuşturulması istenen bazı hususlara cevap
verilmediği ileri sürülerek itiraz edilmiş ve tam teşekküllü bir hastaneden ve
mümkünse Adli Tıp Kurumundan yeni bir bilirkişi raporu alınması talebinde
bulunulmuştur.
23. AYİM, 23/1/2013 tarihli ve E.2011/790, K.2013/200 sayılı
kararıyla davanın reddine ve 12.570 TL vekâlet ücretinin başvurucudan alınarak
davalı idareye verilmesine oyçokluğuyla karar vermiştir. Anılan karar
gerekçesinin ilgili bölümü şöyledir:
"... Dava dosyası, tıbbi kayıtlar ve
bilirkişi raporu dikkate alındığında; davacı hakkında GATA Haydarpaşa Eğitim
Hastanesinin 24.09.2010 tarihli ve 702 sayılı sağlık kurulu raporu ile "Brechial pleksus
bozuklukları" tanısıyla ""B/11 F-1 sınıfının kıta komutanlığı olmayan
kadro görevlerinde görev yapar"" kararı verildiği, davacının kolundaki
rahatsızlığın TOS hastalığına bağlı olmadığı, travma sonrası ani gerilmeye
bağlı sinir kökü zedelenmesi ile oluştuğu, TOS hastalığına sebep olan kas
anomalisi doğuştan (Konjenital) gelen bir bozukluk
olduğu, davacının tedavi sürecinde teşhis ve tedavisinde eksiklik, ihmal veya
gecikme olmadığı, tıbben gerekli tetkik, tahlil ve tedavinin zamanında ve
yeterli olarak yapıldığı, dava konusunun davacının gördüğü tıbbi tedavilerde
hata, gecikme, kusur ve ihmal bulunup bulunmadığı hususu olduğu dikkate
alındığında, idarenin sorumluluğunu gerektiren bir eylemi bulunmadığı, idarenin
meydana gelen zararı tazminle zorunlu tutulamayacağı kanaatine varılarak
davanın reddine karar verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır..."
24. Ayrıca söz konusu kararda başvurucu tarafından yeni bir
bilirkişi kurulu görevlendirilmesi özellikle Adli Tıp Kurumundan yeni bir rapor
aldırılması istenilmişse de bilirkişi raporundaki açıklamalar karşısında bu
talebin yerinde görülmediği ve dava dosyasındaki bilgi, belge ve mevcut
bilirkişi raporunca uygulama yapıldığı belirtilmiştir.
25. Karara katılmayan bir üyenin karşıoy
gerekçesi şöyledir:
"Dava konusu olayda
davacı vekili, davacının Biga İlçe J. K.lığında
görev yaptığı esnada temizlik kontrolü sorumlusu olduğu hela ve banyolarının
kontrolü esnasında ayağının kayması üzerine düşmemek için kapının koluna
tutunması sırasında kolundan yaralandığını, bu yaralanma neticesinde yapılan
tıbbi teşhis ve tedavilerde hata olması nedeniyle sakat kaldığını iddia
etmektedir. Davalı idarenin savunmasında, bu hususta herhangi bir beyanda
bulunulmamıştır. Mahkememizin ara kararıyla davalı idareden davacının düşme
olayı olup olmadığı sorulmuş, İlçe Jandarma Komutanı tarafından verilen cevabi
yazıda özetle; "davacının Biga İlçe Jandarma Komutanlığı emrinde görev yaptığı
esnada düşme olayının tedaviye başlandıktan sonra birlik içerisinde düştüğü
kendi beyanından anlaşılmıştır." şeklinde beyanda bulunulmuştur. Mahkememizce
yaptırılan bilirkişi raporunda da özetle; "davacının kolundaki rahatsızlığın
TOS hastalığına bağlı olmadığı, travma sonrası ani gerilmeye bağlı sinir kökü
zedelenmesi ile oluştuğu, davacının yaralanması sonrasında teşhis ve
tedavisinde eksiklik, ihmal ve gecikme olmadığı yönünde tıbbi görüş
bildirilmiştir. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, davacının
rahatsızlığının hizmet esnasında ayağının kayması sonrasında kapı koluna
tutunması neticesinde oluştuğu, hayatın olağan akışına daha uygundur. Davacının
aynı gün içerisinde hastaneye sevk edilerek tedavisine başlanılması da bu
hususu doğrulamaktadır.
Bu durumda dava konusu olayda, davalı idarenin
hizmet kusuru bulunmamakla birlikte; oluşan zararın hizmet esnasında görevin
sebep ve tesiriyle oluştuğu, oluşan zararla yapılan görev arasında uygun
illiyet bağı bulunduğundan, oluşan zararın kusursuz sorumluluk ilkesi gereğince
karşılanması gerektiği kanaatinde olduğumdan aksi yönde oluşan sayın çoğunluk
görüşüne katılmadım."
26. Başvurucunun karar düzeltme talebi de AYİM"in
2/10/2013 tarihli ve K.2013/1087 sayılı kararıyla oyçokluğuyla reddedilmiştir.
Çoğunluğun görüşüne katılmayan bir üye düzeltilmesi talep edilen kararın karşıoy gerekçesinde belirtilen nedenlerle karar düzeltme
talebinin kabul edilmesi gerektiği yönünde görüş bildirmiştir.
27. Bu karar 23/10/2013 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiş
olup başvurucu otuz günlük yasal süresi içinde 6/11/2013 tarihinde bireysel
başvuruda bulunmuştur.
28. Anayasa Mahkemesi tarafından Millî Savunma Bakanlığına yazı
yazılarak söz konusu davada karar altına alınan vekâlet ücretinin başvurucudan
tahsil edilmesinden feragat edilip edilmediği ve ayrıca tahsil işlemlerine
başlanıp başlanmadığı hususlarında bilgi verilmesi istenilmiş; Bakanlık
tarafından verilen cevapta, vekâlet ücretinin tahsilinden feragat edilmediği
ile belirli aralıklarla ödenmesi konusunda başvurucu ile mutabakata varıldığı
ve bu şekilde tahsil işlemlerine başlandığı bildirilmiştir.
29. Somut olayda ayrıca başvurucunun 1/5/2013 tarihinde AYİM
nezdinde görülen davada görev alan ve 20/11/2012 tarihinde mütalaalarını sunan
bilirkişiler hakkında suç duyurusunda bulunduğu Ankara Cumhuriyet
Başsavcılığınca suç duyurusunda bulunan bilirkişilerin Üniversite öğretim
üyeleri olmaları gerekçesiyle haklarında görevsizlik kararı verilerek
soruşturma evrakının Gazi Üniversitesi Rektörlüğüne gönderildiği, Üniversitenin
Tıp Fakültesi Dekanlığı tarafından konuyla ilgili olarak yapılan inceleme ve
değerlendirme sonucunda verilen 29/8/2013 tarihli ve 3232-19479 sayılı kararla
adı geçenler hakkında ceza soruşturması açılmasına gerek olmadığına karar
verildiği, başvurucunun bu karara itirazının ise Danıştay Birinci Dairesinin
27/11/2013 tarihli ve K.2013/1557 sayılı kararıyla reddedildiği anlaşılmıştır.
B. İlgili Hukuk
30. 11/4/2013 tarihli ve 6459 sayılı Kanun’un 1. maddesi ile
4/7/1972 tarihli ve1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun 46.
maddesinin dördüncü fıkrasına eklenen cümle şöyledir:
“Ancak, tam yargı
davalarında dava dilekçesinde belirtilen miktar, süre veya diğer usul kuralları
gözetilmeksizin nihai karar verilinceye kadar, harcı ödenmek suretiyle bir defaya
mahsus olmak üzere artırılabilir ve miktarın artırılmasına ilişkin dilekçe otuz
gün içinde cevap verilmek üzere karşı tarafa tebliğ edilir.”
31. 1602 sayılı Kanun’un 52. maddesi şöyledir:
“Daireler veya Daireler
Kurulu, bakmakta oldukları davalara ait her çeşit incelemeleri kendiliklerinden
yapabilecekleri gibi, tayin edecekleri süre içinde, lüzum gördükleri evrakın
gönderilmesini ve her türlü bilgilerin verilmesini taraflardan ve ilgili diğer
yerlerden isteyebilirler. Bu husustaki kararların, ilgililerce, süresi içinde
yerine getirilmesi mecburidir. Haklı sebeplerin bulunması halinde bu süre, bir
defaya mahsus olmak üzere uzatılabilir.
Taraflardan biri ara kararının icaplarını
yerine getirmediği takdirde bunun verilecek karar üzerindeki etkisi, görevli daire
veya kurulca önceden takdir edilir, ara kararında bu husus ayrıca belirtilir.
Ancak, istenen bilgi ve belgeler Türkiye Cumhuriyetinin güvenliğine ve yüksek menfaatlerine
veya Türkiye Cumhuriyetinin güvenliği ve yüksek menfaatleri ile birlikte
yabancı devletlere de ilişkin ise, Başbakan, Genelkurmay Başkanı veya ilgili
Bakan gerekçesini bildirmek suretiyle, söz konusu bilgi ve belgeleri
vermeyebilir.
(Değişik dördüncü fıkra: 19/6/2010-6000/20 md.) Dava dosyasındaki bilgi ve belgeler taraf ve
vekillerine açıktır. Şu kadar ki; mahkeme tarafından getirtilen veya idarece
gönderilen bilgi, belge ve dosyalardan, başka şahıs ve makamların özel
bilgileri ile şeref, haysiyet ve güvenliğinin korunması veya idarenin
soruşturma metotlarının gizli tutulması maksatlarıyla taraf ve vekillerine
incelettirilmemesi kaydı konulanlar ile personelin özlük dosyasındaki dava
konusu haricindekiler taraf ve vekillerine incelettirilemez.
(Ek fıkra: 19/6/2010-6000/20 md.) Taraf ve vekillerine incelettirilemeyecek nitelikteki
bilgi ve belgeler; bulundukları yer itibarıyla taraf ve vekillerine açık olan
diğer evraktan ayrılamaz nitelikte iseler, taraf ve vekillerine
incelettirilecek suretleri, ilgili bölümleri idare tarafından karartılarak
ayrıca gönderilir.
(Ek fıkra: 19/6/2010-6000/20 md.) Davacı taraf veya vekili, karartılan veya verilmeyen
bilgi ve belgelerin savunmaya esas teşkil edecek unsurlar olduğu iddiası ile
mahkemeye itiraz edebilir. Yapılan bu itiraz, mahkeme tarafından incelenerek
haklı görülen hususlarda, mahkemenin belirleyeceği çerçevede daha önce
karartılan veya verilmeyen bilgi ve belgeler karşı tarafa incelettirilebilir.
(Ek fıkra: 19/6/2010-6000/20 md.) Bu hükümlere göre elde edilen ve gizlilik derecesine
sahip bilgi ve belgeler, taraf ve vekillerince mahkeme haricinde, diğer bir
maksatla kullanılamaz. Aksine davranışta bulunanlar hakkında ilgili kanun
hükümleri saklıdır.”
32. 26/9/2011 tarihli ve 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki
Kamu İdareleri ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine
İlişkin Kanun Hükmünde Kararname"nin (KHK) 14. maddesinin (1) numaralı fıkrası
şöyledir:
“Tahkim usulüne tabi olanlar
dâhil adli ve idari davalar ile icra dairelerinde idarelerin vekili sıfatıyla
hukuk birimi amirleri, muhakemat müdürleri, hukuk
müşavirleri ve avukatlar tarafından yapılan takip ve duruşmalar için, bu
davaların idareler lehine neticelenmesi halinde, bunlar tarafından temsil ve
takip edilen dava ve işlerde ilgili mevzuata göre hükmedilmesi gereken tutar
üzerinden idareler lehine vekâlet ücreti takdir edilir."
IV. İNCELEME VE GEREKÇE
33. Mahkemenin 14/4/2016 tarihinde yapmış olduğu toplantıda
başvuru incelenip gereği düşünüldü:
A. Başvurucunun İddiaları
34. Başvurucu;
i. İlçe Jandarma Komutanlığındaki
görevinin ifası sırasında geçirdiği rahatsızlığa ilişkin eksiklik, hata ve
ihmali davranışlar nedeniyle uzun süren bir tedavi sürecinin ardından engelli
kaldığını ve iş gücü kaybına uğradığını, rahatsızlığının geç teşhisi sonucu
uzun süre kullanmak zorunda kaldığı ilaçların yan tesirleriyle aşırı kilo
alması nedeniyle fiziksel görünümünün değiştiğini; engelli kalması, iş gücü
kaybına uğraması ve fiziksel deformasyonlara maruz kalması nedeniyle idari
yargıda açtığı tazminat (tam yargı) davasının, özenli ve makul bir sürede
hazırlanmayan ayrıca fahiş hatalar içeren bilirkişi kurulu raporuna dayanılarak
reddedildiğini, zira söz konusu bilirkişi kurulu raporunda rahatsızlık
geçirdiği ile ameliyat olduğu tarihlerin aslından çok uzak tarihler olarak
belirtildiğini, öte yandan rahatsızlandığı tarih ile ameliyatın gerçekleştiği
tarih aralığının hatalı hesaplanarak bir sonuca varıldığını, rapordaki bu
hatalar nedeniyle yeniden bilirkişi raporu alınması yönündeki talebinin ise
haklı bir gerekçe olmaksızın reddedildiğini,
ii. İş gücü kaybına ilişkin rapor
düzenleyen ve tedavisi sürecinde herhangi bir eksiklik, yanlışlık veya ihmali
bir davranış bulunup bulunmadığı hususlarında görüş bildirilmesi istenilen GATA
Adli Tıp Kurumu Başkanlığının, tedavisi sürecinde gösterilen ihmal ve
kusurların GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesince gerçekleştirilmesi nedeniyle
tarafsız ve bağımsız bir rapor düzenlemesinin mümkün olmadığını,
iii. Somut olayda hizmet kusurunun olmadığı tespit edilse
bile idarenin kusursuz sorumluluğunun söz konusu olduğunu, makul sürede
sonuçlandırılamayan yargılama neticesinde aleyhine çok yüksek miktarda vekâlet
ücretine hükmedildiğini ve verilen kararın temyizinin mümkün olmamasının
hakkaniyete uygun olmadığını belirterek Anayasa"nın 36., 56. ve 125.
maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüş, manevi tazminata ve yargılama
kapsamında hükmedilen vekâlet ücretinin idare üzerinde bırakılmasına karar
verilmesi talebinde bulunmuştur.
B. Değerlendirme
35. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan
hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini
kendisi takdir eder (Tahir Canan,
B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16).
36. Anayasa’nın 17. maddesinin birinci ve ikinci fıkraları
şöyledir:
“Herkes,
yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.
Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller
dışında, kimsenin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve
tıbbi deneylere tabi tutulamaz.”
37. Anılan Anayasa hükmü ile kişinin maddi ve manevi varlığının
bütünlüğü gerek kamusal yetkilerle donatılmış kişilerin gerekse özel kişilerin
müdahalelerine karşı güvence altına alınmıştır. Bu çerçevede devletin egemenlik
alanında yaşayan ve kontrolü altında bulunan kişilerin maddi ve manevi
varlıklarına yönelen müdahaleleri önleme, önlenememiş olan müdahalelere yönelik
olarak da gerekli soruşturma, kovuşturma, failleri tespit edip cezalandırma ve
gerektiğinde bundan doğan zararları etkili bir şekilde bizzat karşılama veya
sorumlularına karşılatma yükümlülüğü bulunmaktadır. Kişilerin vücut bütünlüğüne
yapılan bir müdahaleden doğan zararlara yönelik etkili bir tazminin
sağlanamadığı ve bu çerçevede devletin, Anayasa’nın 17. maddesinden doğan
koruma yükümlülüğünü yerine getirmediği durumlarda kişinin vücut bütünlüğünün
korunduğundan söz edilemez (Özkan Şen,
B. No: 2012/791, 7/11/2013, § 40).
38. Anayasa’nın 17. maddesinin amacı esas olarak bireylerin
maddi ve manevi varlığına karşı devlet tarafından yapılabilecek keyfî
müdahalelerin önlenmesidir. Devletin ayrıca vücut ve ruhsal bütünlüğe yönelik
fiziksel ve cinsel saldırılar, tıbbi müdahaleler, şeref ve itibarı etkileyen
saldırılar karşısında kişilerin maddi ve manevi varlığını etkili olarak koruma
ve saygı gösterme şeklinde pozitif yükümlülüğü de bulunmaktadır (Adnan Oktar (3), B. No: 2013/1123,
2/10/2013, § 32).
39. Söz konusu pozitif yükümlülük, sağlık alanında yürütülen
faaliyetleri de kapsamaktadır. Nitekim Anayasa’nın 56. maddesinde herkesin
sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu, devletin “herkesin hayatını(,) beden
ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak (…) amacıyla sağlık kuruluşlarını
tek elden planlayıp hizmet vermesini” düzenleyeceği ve bu görevini
kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak onları
denetleyerek yerine getireceği kurala bağlanmıştır.
40. Kişilerin vücut ve ruhsal bütünlükleriyle ilgili konular,
onlara sağlanan tıbbi tedavi seçimindeki katılımları ve bu tedavilere olan
rızaları ile ilgili hususlar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi"nin (Sözleşme) 8.
maddesinin sınırları içerisinde yer almaktadır (Benzer yöndeki AİHM kararı için
bkz. İclal Karakoca ve Hüseyin
Karakoca/Türkiye, B. No: 46156/11, 21/5/2013).
41. Türk Silahlı Kuvvetlerde asker olarak görev yapan başvurucunun
dava konusu ettiği olay sonucunda iş gücü kaybına uğramasının, vücut
bütünlüğünün yanı sıra mesleki yaşamı üzerinde de önemli sonuçlar doğuracağı
açıktır. Bu çerçevede başvurucunun tıbbi ihmal sonucu fiziksel bütünlüğüne
zarar verilmesi oluşan zararının karşılanması amacıyla idare aleyhine açtığı
tam yargı davasının reddedilmesi nedeniyle anayasal haklarının ihlal edildiğini
ileri sürdüğü başvuru, Anayasa’nın 17. ve Sözleşme’nin 8. maddelerinin ortak
koruma alanı kapsamında yer almaktadır.
42. Bu itibarla başvurucunun görevini yerine getirirken
geçirdiği kaza nedeniyle rahatsızlanması sonucu hakkında uygulanan tedavi
sürecinde ilgililerin kusur ve ihmal göstererek vücut bütünlüğüne zarar
verildiğini ileri sürerek idare aleyhine açtığı davanın hukuka aykırı şekilde
ve makul olmayan bir sürede reddedildiği iddialarının, Anayasa"nın 17.
maddesinin birinci fıkrasında güvence altına alınan kişinin maddi ve manevi
varlığını koruma hakkı; söz konusu davada aleyhine yüksek miktarda vekâlet
ücreti hükmedildiği iddiasının, Anayasa"nın 36. maddesinde güvence altına
alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkı ve dava
sonucunda verilen karara karşı temyiz yolunun bulunmamasına ilişkin iddiasının
iki dereceli yargılama hakkı kapsamında incelenmesi gerektiği
değerlendirilmiştir.
1. Kabul Edilebilirlik
Yönünden
a. İki Dereceli Yargılanma Hakkının İhlal
Edildiğine ilişkin İddia
43. Başvurucu, AYİM kararlarına karşı başvurulabilecek temyiz
yolunun bulunmadığını belirterek adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini
ileri sürmüştür.
44. Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü ve 30/3/2011 tarihli ve
6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında
Kanun’un 45. maddesinin (1) numaralı fıkrası hükümlerine göre Anayasa
Mahkemesine yapılan bir bireysel başvurunun esasının incelenebilmesi için kamu
gücü tarafından müdahale edildiği iddia edilen hakkın Anayasa’da güvence altına
alınmış olmasının yanı sıra Sözleşme ve Türkiye’nin taraf olduğu ek
protokollerinin kapsamına da girmesi gerekir. Bir başka ifadeyle Anayasa ve
Sözleşme’nin ortak koruma alanı dışında kalan bir hak ihlali iddiasını içeren
başvurunun esasının incelenmesi mümkün değildir (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 18).
45. İki dereceli yargılanma hakkı Anayasa’da güvence altına
alınmış temel hak ve özgürlüklerden olmadığı gibi Sözleşme ve buna ek
Türkiye’nin taraf olduğu protokollerden herhangi birinin kapsamına da
girmemektedir (Mahir Akarsu, B.
No: 2012/1096, 20/2/2014, §§ 42-45).
46. Açıklanan nedenlerle başvurunun bu kısmında yer alan ihlal
iddialarının Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanı dışında kaldığı
anlaşıldığından başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik şartları
yönünden incelenmeksizin konu bakımından
yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi
gerekir.
b. Maddi ve Manevi
Varlığını KorumaHakkının İhlal Edildiğine İlişkin
İddia
47. Başvurucu, GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesinde kendisine
uygulanan teşhis ve tedavi sürecindeki kusur ve ihmaller nedeniyle engelli
kalması ve iş gücü kaybına uğraması nedeniyle hizmet kusuru bulunan idare
aleyhine açtığı tam yargı davasının hukuka aykırı şekilde ve makul olmayan bir
sürede reddedildiğini ileri sürerek maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ihlal
edildiğini iddia etmiştir.
48. Bakanlık görüşünde, başvuruya konu olayın Anayasa
Mahkemesinin zaman bakımından yetkisinin başlangıç tarihi olan 23/9/2012
tarihinden önce 6/10/2008 tarihinde gerçekleştiği, diğer yandan Anayasa
Mahkemesi tarafından 2013/293, 2013/841 ve 2012/848 numaralı başvurulara
ilişkin verilen kararlarda 23/9/2012 tarihinden önce meydana gelmiş olaylara
ilişkin esas incelemesinin yapıldığı belirtilerek başvurunun zaman bakımından
kabul edilebilir olup olmadığı hususundaki değerlendirmenin Anayasa Mahkemesine
ait olduğu ifade edilmiştir.
49. Bakanlık görüşünde olayın gerçekleştiği tarihe dikkat
çekilerek başvurunun zaman bakımından kabul edilemez olup olmadığı hususunda
bir değerlendirme yapılması gerektiği belirtilmiş ise de Anayasa Mahkemesi,
Anayasa"nın 17. maddesi kapsamında usulyükümlülüğü
bakımından inceleme yaptığı önceki başvurularda, zaman bakımından yetkisinin
hesabında kural olarak başvuru konusu olayların soruşturulması amacıyla takip
edilen başvuru yollarının kesinleşme tarihini esas alırken otuz günlük başvuru
süresinin hesabında ise başvuru konusu olayların soruşturulması amacıyla takip
edilen başvuru yollarının kesinleşme tarihinin başvurucular tarafından
öğrenilme tarihini esas almıştır (Sadık
Koçak ve diğerleri, B. No: 2013/841, 23/1/2014; Cezmi Demir ve diğerleri, 2013/293,
17/7/2014). Bu sebeple anılan olayın Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından
yetkisi kapsamında olduğu hususunda kuşku bulunmamaktadır.
50. Bakanlık görüşünde ayrıca, başvurunun Anayasa"nın 17. maddesi
ve Sözleşme"nin 2. maddesinde düzenlenen yaşam hakkı kapsamında ve bu konudaki
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları çerçevesinde
değerlendirilmesinin uygun olacağının değerlendirildiği ifade edilmiş, AİHM
içtihatlarına göre Sözleşme"nin 2. maddesinin, devlete diğer yükümlülüklerin
yanında başvuruya konu olaya benzer olayların kamu denetimine açılmasına imkân
veren yani ister özel sektör, ister kamu sektöründe olsun sağlık çalışanlarının
sorumluluğu altında yaşamını yitiren veya fiziksel bütünlüğüne zarar verilen
bir kişinin ölüm nedeninin ya da fiziksel
bütünlüğüne zarar verilme sebebinin belirlenmesini ve söz konusu sağlık
çalışanlarının gerektiğinde eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmelerini zorunlu
kılan etkili ve bağımsız bir yargı sistemi kurulması yükümlülüğü de yüklediği
belirtilmiştir.
51. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı sunduğu cevaplarında
başvuru formu ve eklerinde ileri sürdüğü beyanlarını yenilemiştir.
52. Anayasa’nın 17. maddesinde düzenlenen yaşam hakkı ile maddi
ve manevi varlığı koruma hakkı kapsamında devletin yerine getirmek zorunda
olduğu pozitif yükümlülüklerin usule ilişkin boyutu, yaşanan ölüm veya
bireylerin maddi ve manevi varlığının zarar görmesine sebep olan olayların tüm
yönlerinin ortaya konulmasına ve sorumlu kişilerin belirlenmesine imkân tanıyan
bağımsız bir soruşturma yürütülmesini gerektirmektedir (Sadık Koçak ve diğerleri, § 94).
53. Usul yükümlülüğünün bir olayda gerektirdiği soruşturma
türünün yaşam hakkının esasına ilişkin yükümlülüklerin cezai bir yaptırım
gerektirip gerektirmediğine bağlı olarak tespiti gerekmektedir (Serpil Kerimoğlu ve diğerleri, B. No:
2012/752, 17/9/2013, § 55).
54. Buna göre yaşam hakkının veya fiziksel bütünlüğün ihlaline
kasten sebebiyet verilmemiş ise "etkili bir yargısal sistem kurma"
yönündeki pozitif yükümlülük her olayda mutlaka ceza davası açılmasını
gerektirmez. Mağdurlara hukuki, idari hatta disiplinle ilgili hukuk yollarının
açık olması yeterli olabilir (Serpil
Kerimoğlu ve diğerleri, § 59). Bu ilke, kural olarak tıbbi ihmal
sonucu meydana geldiği ileri sürülen ölüm olayları ile maddi ve manevi varlığa
verilen zarar hâlleri için de geçerlidir (Nail
Artuç, B. No: 2013/2839, 3/4/2014 § 37).
55. Bununla birlikte ölüm veya fiziksel bütünlüğe yönelik
olayları aydınlatmak üzerine yürütülen ceza soruşturmaları ile mağdurların
kendi inisiyatifleri ile hukuk veya idare mahkemesinde açtıkları dava
yollarının sadece hukuken mevcut bulunması yeterli olmayıp bu yolun uygulamada
fiilen de etkili olması ve başvurulan makamın, ihlal iddiasının özünü ele alma
yetkisine sahip bulunması gereklidir. Ancak bir hak ihlali iddiasını
önleyebilmesi, devam etmekteyse sonlandırabilmesi veya sona ermiş bir hak
ihlalini karara bağlayabilmesi ve bunun için uygun bir giderim sunabilmesi
hâlinde başvuru yolunun etkililiğinden söz etmek mümkün olabilir (Tahir Canan, § 26; Filiz Aka, B. No: 2013/8365, 10/6/2015, §
39).
56. Yürütülecek soruşturmalarda makul bir hızda gerçekleştirilme
ve özen gösterilme zorunluluğu da zımnen mevcuttur. Elbette ki bazı özel
durumlarda soruşturmanın veya kovuşturmanın ilerlemesine engel olan unsurlar ya
da güçlükler bulunabilir. Ancak bir soruşturmada ve devamında yapılan
kovuşturmada yetkililerin hızlı hareket etmeleri, yaşanan olayların daha
sağlıklı bir şekilde aydınlatılabilmesi, kişilerin hukukun üstünlüğüne olan
bağlılığını sürdürmesi ve hukuka aykırı eylemlere hoşgörü gösterildiği ya da
kayıtsız kalındığı görünümü verilmesinin engellenmesi açısından kritik bir
öneme sahiptir (Deniz Yazıcı, B.
No: 2013/6359, 10/12/2014, § 96; Filiz Aka, § 29).
57. Yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığı koruma hakkı
kapsamında yürütülecek olan ceza soruşturmalarının yanı sıra hukuki sorumluluğu
ortaya koymak adına adli ve idari yargıda açılacak tazminat davalarının da
makul derecede ivedilik ve özen şartını yerine getirmesi gerekmektedir. Derece
mahkemelerinin bu tür olaylara ilişkin yürüttükleri yargılamalarda Anayasa’nın
17. maddesinin gerektirdiği seviyede derinlik ve özenle bir inceleme yapıp
yapmadıklarının ya da ne ölçüde yaptıklarının da Anayasa Mahkemesi tarafından
değerlendirilmesi gerekmektedir. Zira derece mahkemeleri tarafından bu konuda
gösterilecek hassasiyet yürürlükteki yargı sisteminin daha sonra ortaya
çıkabilecek benzerihlallerinin önlenmesinde sahip
olduğu önemli rolün zarar görmesine engel olacaktır (Cemil Danışman, B. No: 2013/6319, 16/7/2014, § 110; Filiz Aka, § 33).
58. Tıbbi ihmallerden kaynaklandığı ileri sürülen ihlal
iddiaları açısından ayrıca belirtmek gerekir ki sağlık kurumlarında işlenen
kusurlu eylemlerin bilinmesi ilgili kurumlara ve sağlık personeline, potansiyel
kusurlarını giderme ve benzer hataların meydana gelmesini önleme imkânı vermesi
bakımından büyük önem arz etmektedir. Dolayısıyla bu tür olaylara ilişkin
soruşturma veya davaların hızlı bir şekilde incelenmesi sağlık hizmetlerinden
faydalanan tüm bireylerin güvenliği için son derece önemlidir (Benzer yöndeki
AİHM kararı için bkz. Süleyman Ege/Türkiye,
B. No: 45721/09, 25/6/2013, § 53).
59. Hukuka veya sözleşmeye aykırı bir fiil nedeniyle başkasına
verilmiş olan zararın tazmin edilmesi yükümlülüğünü ifade eden hukuki
sorumluluk, ceza hukuku alanında suç diye adlandırılan insan davranışına göre
daha geniş bir hukuka aykırı davranış grubunu kapsamaktadır. Bir eylemin suç
teşkil edebilmesi için ilgili kanunda açıkça tanımlanması gerekirken haksız
fiil için böyle bir sınırlamaya yer verilmemektedir. Ayrıca ceza hukuku
alanında taksire dayalı sorumluluğun istisnai nitelik taşımasına rağmen kasten
veya taksirle başkalarına verilen zararın hukuki sorumluluk kapsamında giderim
imkânının daha fazla olduğu ceza hukuku alanında objektif sorumluluğa yer
verilmezken hukuki sorumluluk alanında objektif sorumluluk esasının da etkin
şekilde uygulandığı ve hukuki sorumluluk alanında aynı maddi vakıalar
çerçevesinde daha düşük bir ispat standardı kullanılarak kişisel sorumluluğun
söz konusu olabildiği anlaşılmaktadır. Bunun yanı sıra hukuk sistemimizde ceza
muhakemesinde şahsi hak iddiasında bulunma imkânı ortadan kaldırılırken hukuki
sorumluluk alanındaki tazmin yükümlülüğünün asıl gayesinin zarar görenin
zararının telafi edilmesi olduğu dikkate alındığında özellikle somut başvuruya
konu ihlal iddiasına benzer uyuşmazlıklar açısından hukuki tazmin yolunun daha
yüksek başarı şansı sunabilecek, kullanılabilir ve etkili bir başvuru yolu
olduğu anlaşılmaktadır (Işıl Yaykır, B. No: 2013/2284, 15/4/2014, § 44).
60. Bu nedenle somut olayın kendine özgü koşulları dikkate
alındığında başvuruya konu idari davanın başvurucunun maddi ve manevi varlığını
koruma hakkının ihmal suretiyle ihlal edildiği iddialarına ilişkin hak ihlalini
karara bağlayabilme ve bunun için uygun bir giderim sunabilme bakımından
yeterli bir telafi sağlayabildiğinde kuşku bulunmamaktadır. Zira davaya
bakmakla yetkili AYİM"in, ihlal iddiasının özünü ele
alıp inceleyebilme yetkisine sahip olduğu ve verebileceği bir tazminat
kararının ihlal için uygun bir giderim imkânı sağlayabileceği görülmektedir.
61. Bu itibarla başvuruya konu olay devletin, kişinin maddi ve
manevi varlığıkoruma hakkına ilişkin pozitif
yükümlülüğü kapsamındaki "etkili
yargısal sistem kurma" ya ilişkin usul yükümlülüğüne bağlı
olarak incelenmiştir.
62. Başvuruya konu somut dava belirtilen ilkeler bağlamında
incelendiğinde, öncelikle davada görüşleri karara esas alınan ve bu surette
yargılama sürecine dâhil olan Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim
üyelerinden oluşan bilirkişilerin bağımsız ya da tarafsız olmadığını gösteren
herhangi bir bulguya rastlanmadığı, toplamda yaklaşık 2 yıl 7 ay süren kanun yolu
incelemesi de dâhil yargılamanın -başvurucunun iddiasının aksine- tüm
aşamalarında yeterli ivedilik gösterilip makul bir sürede sonlandırıldığı, bir
avukat tarafından temsil edilen başvurucunun, bilirkişi raporlarına ve
kararlara karşı itiraz ve karar düzeltme haklarını kullanabildiği ve bu surette
meşru çıkarlarının korunması için söz konusu davaya gerekli olduğu ölçüde
etkili katılımının sağlandığı, bu bağlamda başvurucunun vekili aracılığıyla
temsil edilebildiği, dosyayı inceleme hakkına herhangi bir kısıtlama
getirilmediği, dava dosyasını inceleyip ayrıca bilgi ve belge sunabildiği,
toplanan delillerden haberdar edildiği görülmüştür.
63. Bununla birlikte başvurucu, davanın hatalar içermesi
nedeniyle hükme esas alınmaması ve başka bir kuruldan yeniden mütalaa alınması
gerektiği yönündeki itirazlarına rağmen eksik ve yetersiz bilirkişi raporu
dayanak yapılarak karara bağlandığını ileri sürmüştür.
64. Öncelikle belirtmek gerekir ki olayların oluşumuna ilişkin
delillerin değerlendirilmesi idari ve yargısal makamların ödevidir (Murat Atılgan, B. No: 2013/9047, 7/5/2015,
§ 44). Ayrıca Anayasa Mahkemesinin görevi, herhangi bir davada bilirkişi raporu
veya uzman mütalaasının gerekli olup olmadığına karar vermek değildir.
Bilirkişi raporu ve benzeri delillerin kabul edilebilirliği ve
değerlendirilmesi hususları derece mahkemelerinin yetkisi dâhilindedir. Buna
karşın Anayasa Mahkemesi, başvurucu tarafından yargılama kapsamında alınan
bilirkişi raporunun bir hükme ulaşılırken dikkate alınması talebinin reddi kararının
da tarafların haklarını koruma amacına yönelik yeterli güvenceleri içeren bir
usul çerçevesinde verilip verilmediğini incelemesi gerekmektedir (Ahmet Gökhan Rahtuvan,
B. No: 2014/4991, 20/6/2014, §§ 59, 60).
65. Ayrıca Anayasa Mahkemesinin kural olarak bilirkişilerin
vardığı sonuçları, mevcut tıbbi bilgilerden hareketle birtakım tahminlere yer
vererek sahip olduğu bilimsel bakış açılarının doğru olup olmadığı yönünden
irdeleme görevi de bulunmamaktadır (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Yardımcı/Türkiye, B. No: 25266/05,
5/1/2010, § 59).
66. Ancak kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkı
kapsamında yerine getirmek zorunda olduğu usul yükümlülüklerinin somut olayda
yerine getirilip getirilmediğinin nesnel bir şekilde değerlendirilmesi ilgili
anayasal kurallar bağlamında derece mahkemelerinin kendilerine tanınmış takdir
yetkileri çerçevesinde hareket edip etmediklerinin denetlenmesi gerekir. Bu
bağlamda müdahaleyi haklı göstermek için öne sürülen gerekçelerin ilgili ve
yeterli olup olmadığı incelenmelidir (Murat
Atılgan, § 44).
67. Derece mahkemelerince takdirlerinin gerekçeleri, tarafların
kanun yoluna başvuru imkânını etkili şekilde kullanabilmesini sağlayacak
surette ayrıntılı olarak ortaya konulmalı, ulaşılan sonuçlar yeterli
açıklıktaki bilimsel görüş ve raporlar gibi yeterli, nesnel verilere
dayandırılmalıdır (Murat Atılgan,
§ 45).
68. Somut davada başvurucunun tıbbi teşhis ve tedavi sürecinde
kusur ve ihmal gösterildiği iddiasının araştırılması ve durumun açıklığa
kavuşturulması için alınan ve davayı ret kararının gerekçesine dayanak yapılan
bilirkişi raporunda, olayın gerçekleştiği tarih ile başvurucuya uygulanan
ameliyatın gerçekleştirildiği tarih ve bu iki olayın tarih aralığıyla ilgili
olarak AYİM tarafından da kabul edilen maddi olay ve olguların gerçekleştiği
tarihlerle örtüşmeyecek nitelikte tespitlere yer verildiği (bkz. §§ 21, 23)
görülmekle birlikte, budurumun davanın sonucunu
doğrudan tesir edecek nitelikte olmadığı, AYİM"in
dava dosyasındaki bilgi, belge ve bilirkişi raporu uyarınca inceleme
yapıldığına ilişkin gerekçesinin somut olayla ilgili ve yeterli olduğu sonucuna
varılmıştır.
69. Açıklanan nedenlerle maddi ve manevi varlığı koruma hakkının
ihlal edildiği iddiasını içeren başvurunun bu kısmının, açık ve görünür bir
ihlal tespit edilemediğinden diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden
incelenmeksizin açıkça dayanaktan yoksunluknedeniyle
kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
Engin YILDIRIM ve Alparslan ALTAN bu görüşe katılmamışlardır.
c. Mahkemeye Erişim Hakkının
İhlal Edildiğine İlişkin İddia
70. Başvurucu, idare aleyhine açtığı tam yargı davasında
aleyhine yüksek miktarda vekâlet ücretine hükmedilmesi nedeniyle mahkemeye
erişim hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
71. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine
karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan
mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir
olduğuna karar verilmesi gerekir.
2. Esas Yönünden
72. Başvurucu, davanın reddedilmesi sonucunda idareye 12.570 TL
vekâlet ücreti ödemeye mahkûm edilmesi nedeniyle Anayasa’nın 36. maddesinde
düzenlenen adil yargılama hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
73. Anayasa’nın “Hak arama
hürriyeti” başlıklı 36. maddesi şöyledir:
“Herkes, meşrû vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı
mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma (Değişik ibare:
3.10.2001-4709/14 md.) ile adil yargılanma hakkına
sahiptir.
Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki
davaya bakmaktan kaçınamaz.”
74. Mahkemeye erişim hakkı bir uyuşmazlığı mahkeme önüne
taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını
isteyebilmek anlamına gelmektedir. Kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen
veya mahkeme kararını anlamsız hâle getiren, bir başka ifadeyle mahkeme
kararını önemli ölçüde etkisizleştiren sınırlamalar mahkemeye erişim hakkını
ihlal edebilir (Özkan Şen, § 52).
75. Taraflardan birinin yargılamadaki başarı oranına göre
kazanılan veya kaybedilen değer oranında lehine veya aleyhine mahkeme
masraflarının hükmedilmesine yönelik düzenlemeler mahkemeye erişim hakkına
müdahale oluşturmakta ise de abartılı, zorlama veya ciddiyetten yoksun
talepleri disipline etmeye yönelik orantılı müdahaleler meşru görülebilir.
Ancak bu sınırlamaların hakkın özüne zarar vermeyecek nitelikte, meşru bir
amaca dayalı ve kullanılan aracın sınırlama amacı ile orantılı olması, kamu
yararının gerekleri ile bireyin hakları arasında kurulmaya çalışılan adil
dengeyi bozacak şekilde birey aleyhine katlanılması zor külfetler yüklememiş
olması gerekir (Özkan Şen, § 61,
62).
76. Dava sonucundaki başarıya dayalı olarak taraflara avukatlık
ücreti ödeme yükümlülüğü öngörülmesi de bu kapsamda mahkemeye erişim hakkına
yönelik bir sınırlama oluşturur. Böyle bir sınırlamanın meşru görülebilmesi
için kamu yararı ile birey hakkı arasında makul bir dengenin gözetilmiş olması
gerekir. Başvuru konusu olayda dava açılmadan önce 2/11/2011 tarihinde
yayımlanarak yürürlüğe giren 659 sayılı KHK ile idarenin taraf olduğu
davaların, idarenin bünyesinde görev yapan kadrolu hukuk müşavirleri ve
avukatlar tarafından takibi öngörülmüş olup davanın reddi hâlinde idare lehine
avukatlık ücretine hükmedilmesi düzenleme altına alınmıştır. Gereksiz
başvuruların önlenerek dava sayısının azaltılması ve böylece mahkemelerin
gereksiz yere meşgul edilmeksizin uyuşmazlıkları makul sürede bitirebilmesi
amacıyla başvuruculara belli yükümlülükler öngörülebilir. Bu yükümlülüklerin
kapsamını belirlemek kamu otoritelerinin takdir yetkisi içindedir. Öngörülen
yükümlülükler dava açmayı imkânsız hâle getirmedikçe ya da aşırı derece
zorlaştırmadıkça mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği söylenemez.
Dolayısıyla davayı kaybetmesi hâlinde başvurucuya yüklenecek olan avukatlık
ücreti bu çerçevede değerlendirilmelidir (Serkan
Acar, B. No: 2013/1613, 2/10/2013, § 38, 39).
77. Buna karşılık bir hukuki uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyan
başvurucuların reddedilen dava konusu miktar üzerinden hesaplanan avukatlık
ücretini karşı tarafa ödemeye mahkûm edilmeleri ihtimali veya olgusu, belirli
dava koşulları çerçevesinde mahkemeye başvurmalarını engelleme ya da mahkemeye
başvurmalarını anlamsız kılma riski taşımaktadır. Bu kapsamda davanın özel
koşulları çerçevesinde masrafların makullüğü ve orantılılığı, mahkemeye erişim
hakkının asgari sınırını teşkil etmektedir (Özkan
Şen, § 54).
78. Tazminat alacağının miktarı, ancak bilirkişi incelemesi ve
benzeri araştırmalardan sonra mahkemenin takdir yetkisi çerçevesinde
belirlenebilen bir olgudur. Tazminat müessesesinin bu özelliği gereği, hak
kazanılan tazminat miktarının dava açılmadan önce tam olarak bilinmesi veya
öngörülmesi mümkün değildir. Dava açılması aşamasında karşı karşıya kalınan bu
belirsizliğin talep edilen miktarın sonradan düzeltilmesi (ıslah) yoluyla
aşılması da değişiklik yapılamadan önceki hâliyle 1602 sayılı Kanun gereği
mümkün olmadığından hak kaybına uğramak istemeyen davacıların tazminat
taleplerine ilişkin miktarları yüksek tutmaktan başka seçeneklerinin olmadığı
görülmektedir.
79. Başvurucunun da bu nedenle AYİM’e
1/3/2011 tarihinde açtığı davada uğrağını ileri sürdüğü zarar için 128.800 TL
maddi ve 80.000 TL manevi olmak üzere toplamda 208.000 TL tazminat talebinde
bulunduğu anlaşılmaktadır. AYİM, davayı reddettikten sonra başvurucunun
reddedilen tazminat talepleri üzerinden davalı idare lehine 12.570 TL vekâlet
ücreti ödemesine karar vermiştir.
80. Buna göre başvurucunun dava açtığı 1/3/2011 tarihinde ıslah
imkânının olmaması nedeniyle hak kaybına uğramamak amacıyla talebini yüksek
tuttuğu ve davanın reddedilmesi sonucunda 12.570 TL vekâlet ücreti ödeme
yükümlülüğü altına girdiği anlaşılmaktadır.
81. Başvurucu aleyhine vekâlet ücreti ödenmesini öngören
düzenlemenin tek başına mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiği söylenemez. Bu
düzenleme sonucu gerçekleşen müdahalenin ölçülü olup olmadığının da incelenmesi
gerekir.
82. Somut olayın koşulları bir bütün hâlinde
değerlendirildiğinde başvurucunun dava açtığı sırada ıslah imkânının olmaması
nedeniyle hak kaybına uğramamak için talebini yüksek tuttuğu, bu nedenle de
yargılama sonucunda talep edilen ancak reddedilen maddi ve manevi tazminat
tutarı üzerinden 12.570 TL gibi yüksek miktarda vekâlet ücretini davalı idareye
geri ödemek zorunda kaldığı görülmüştür. Böylece ıslah imkânı olmaması
nedeniyle yüksek tazminat talebinde bulunularak açılan davaya ilişkin yargılama
sonucunda başvurucu aleyhine hükmedilen avukatlık ücretinin, Anayasa
Mahkemesinin emsal kararlarında belirlediği kriterlere göre ölçülü olmadığı
saptandığından mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır (Galip Kocuk, B.
No: 2014/5639, 24/6/2015; Metin Taşdemir,
B. No: 2014/6991, 26/2/2015).
83. Açıklanan nedenlerle başvuruya konu müdahale ölçülü
olmadığından başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan
mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
3. 6216 Sayılı Kanun"un
50. Maddesi Yönünden
84. 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı
fıkraları şöyledir:
“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının
ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi
hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere
hükmedilir. …
(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından
kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama
yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında
hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya
genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama
yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı
ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar
verir.”
85. Başvurucu, başvuruya konu davada aleyhine hükmedilen vekâlet
ücretinin davalı idare üzerinde bırakılması talebinde bulunmuştur.
86. Başvurucunun mahkemeye erişim hakkınınihlal
edildiği sonucuna varılmıştır.
87. Mahkemeye erişim hakkının ihlali nedeniyle ve yalnızca ihlal
tespitiyle giderilemeyecek olan maddi zararları karşılığında başvurucuya net
10.000 TL tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.
88. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 198,50 TL harçtan oluşan
yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.
V. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. 1. İki dereceli yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin
iddianın konu bakımından yetkisizlik
nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,
2. Maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ihlal edildiğine
ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun
olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA Engin YILDIRIM ve Alparslan
ALTAN"ın karşıoylarıyla ve
OYÇOKLUĞUYLA,
3. Mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın
KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,
B. Anayasa"nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil
yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE
OYBİRLİĞİYLE,
C. Mahkemeye erişim hakkının ihlali nedeniyle başvurucuya net
10.000 TL maddi tazminat ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerinin
REDDİNE OYBİRLİĞİYLE,
D. 198,50 TL harçtan oluşan yargılama giderinin BAŞVURUCUYA
ÖDENMESİNE OYBİRLİĞİYLE,
E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye
Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede
gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar
geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA OYBİRLİĞİYLE,
F. Kararın bir örneğinin bilgi için Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi İkinci Dairesine GÖNDERİLMESİNE ,
G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE
14/4/2016 tarihinde karar verildi.
KARŞIOY GEREKÇESİ
1. Başvuru, başvurucunun GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesinde
kendisine uygulanan teşhis ve tedavi sürecindeki kusur ve ihmaller nedeniyle
engelli kalması ve iş gücü kaybına uğraması, hizmet kusuru bulunan idare
aleyhine açtığı tam yargı davasının hukuka aykırı şekilde ve makul olmayan bir
sürede reddedilmesi nedeniyle maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme
hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
2. Çoğunluk görüşüyle, somut davada başvurucunun tıbbi teşhis ve
tedavi sürecinde kusur ve ihmal gösterildiği iddiasının araştırılması ve
durumun açıklığa kavuşturulması için alınan ve davayı ret kararının gerekçesine
dayanak yapılan bilirkişi raporunda, olayın gerçekleştiği tarih ile başvurucuya
uygulanan ameliyatın gerçekleştirildiği tarih ve bu iki olayın tarih aralığıyla
ilgili olarak AYİM tarafından da kabul edilen maddi olay ve olguların
gerçekleştiği tarihlerle örtüşmeyecek nitelikte tespitlere yer verildiği (bkz.
§§ 21, 23) görülmekle birlikte, bu durumun davanın sonucunu doğrudan
etkileyecek nitelikte olmadığı, AYİM"in dava
dosyasındaki bilgi, belge ve bilirkişi raporu uyarınca inceleme yapıldığına
ilişkin gerekçesinin somut olayla ilgili ve yeterli olduğu gerekçesiyle
Anayasa"nın 17. maddesinde güvence altına alınan maddi ve manevi varlığın
korunması hakkının usule ilişkin boyutunun ihlal edilmediği yönünde karar
verilmiştir.
3. Kişinin yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığını koruma
hakkı, birbirleriyle sıkı bağlantıları olan, devredilmez ve vazgeçilmez
haklarındandır. Anayasa Mahkemesince belirtildiği gibi yaşam ve vücut bütünlüğü
üzerindeki temel hak, devletlere pozitif ve negatif yükümlülük yükleyen
haklardandır (AYM, E.2007/78, K.2010/120, K.T. 30/12/2010).
4. Anayasa"nın 17. maddesinde düzenlenen yaşam hakkı kapsamında,
devletin, negatif bir yükümlülük olarak, yetki alanında bulunan hiçbir bireyin
yaşamına kasıtlı ve hukuka aykırı olarak son vermeme yükümlülüğü bulunmaktadır.
Bunun yanı sıra devlet, pozitif bir yükümlülük olarak, yine yetki alanında
bulunan tüm bireylerin yaşam hakkını gerek kamusal makamların,
gerek diğer bireylerin, gerekse kişinin kendisinin eylemlerinden
kaynaklanabilecek risklere karşı koruma yükümlülüğü altındadır (AYM, E.1999/68,
K.1999/1, K.T. 6/1/1999). Devlet, bireyin maddi ve manevi varlığını her türlü
tehlikeden, tehditten ve şiddetten korumakla yükümlüdür (AYM, E.2005/151
K.2008/37, K.T. 3/1/2008;E.2010/58, K.2011/8, K.T.
6/1/2011).
5. Devletin sorumluluğunu gerektirebilecek şartlar altında can
kaybının gerçekleştiği durumlarda Anayasa"nın 17. maddesi, Devlete, elindeki
tüm imkânları kullanarak, yaşam hakkını korumak için oluşturulan yasal ve idari
çerçevenin gereği gibi uygulanmasını ve bu hakka yönelik ihlallerin durdurulup
cezalandırılmasını sağlayacak etkili idari ve yargısal tedbirleri alma görevi
yüklemektedir. Bu yükümlülük, kamusal olsun veya olmasın, yaşam hakkının
tehlikeye girebileceği her türlü faaliyet bakımından geçerlidir.
6. Ancak, özellikle insan davranışının öngörülemezliği,
öncelikler ve kaynaklar değerlendirilerek yapılacak işlemin veya yürütülecek
faaliyetin tercihi göz önüne alınarak; pozitif yükümlülük, yetkililer üzerine
aşırı yük oluşturacak şekilde yorumlanmamalıdır. Pozitif yükümlülüğün ortaya
çıkması için yetkililerce, belirli bir kişinin hayatına yönelik gerçek ve yakın
bir tehlikenin bulunduğunun bilinmesi ya da bilinmesi gerektiği durumların
varlığı kabul edildikten sonra, böyle bir durum dahilinde, makul ölçüler
çerçevesinde ve sahip oldukları yetkiler kapsamında bu tehlikenin
gerçekleşmesini önleyebilecek şekilde kamu makamlarının önlem almakta başarısız
olduklarının tespiti gerekmektedir (benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Keenan/Birleşik Krallık, 27229/95,
3/4/2001, §§ 89-92, ve A. ve
Diğerleri/Türkiye, 27/7/2004, 30015/96, § 44-45, İlbeyi
Kemaloğlu ve Meriye Kemaloğlu/Türkiye, 19986/06, 10/4/2012, § 28).
7. Devletin yaşam hakkı kapsamında sahip olduğu pozitif
yükümlülüklerin bir de usuli yönü bulunmaktadır. Bu
usul yükümlülüğü çerçevesinde devlet, doğal olmayan her ölüm olayının
sorumlularının belirlenmesini ve gerekiyorsa cezalandırılmasını sağlayabilecek
etkili resmi bir soruşturma yürütmek durumundadır. Bu tarz bir soruşturmanın
temel amacı, yaşam hakkını koruyan hukukun etkin bir şekilde uygulanmasını
güvenceye almak ve kamu görevlilerinin ya da kurumlarının karıştığı olaylarda,
bunların sorumlulukları altında meydana gelen ölümler için hesap vermelerini
sağlamaktır (benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Anguelova/Bulgaristan, B. No:
38361/97, § 137, Jasinskis/ Letonya, 21.12.2010, B. No: 45744/08, §
72).
8. Usul yükümlülüğünün bir olayda zorunlu kıldığı soruşturma
türünün, yaşam hakkının esasına ilişkin yükümlülüklerin kanun tarafından cezai
bir yaptırımla karşılanıp karşılanmadığına bağlı olarak tespiti gerekmektedir.
9. Yürütülen ceza soruşturmalarının amacı, yaşam hakkını koruyan
mevzuat hükümlerinin etkili bir şekilde uygulanmasını ve sorumluların ölüm
olayına ilişkin hesap vermelerini sağlamaktır. Bu bir sonuç yükümlülüğü değil,
uygun araçların kullanılması yükümlülüğüdür. Diğer yandan, burada yer verilen
değerlendirmeler hiçbir şekilde Anayasa"nın 17. maddesinin başvuruculara üçüncü
tarafları adli bir suç nedeniyle yargılatma ya da cezalandırma hakkı verdiği
(benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Perez/Fransa, 47287/99, 22/7/2008, § 70), tüm yargılamaları
mahkûmiyetle ya da belirli bir ceza kararıyla sonuçlandırma ödevi (benzer
yöndeki AİHM kararı için bkz. Tanlı/Türkiye,
26129/95, § 111) yüklediği anlamına gelmemektedir.
10. Yürütülecek ceza soruşturmaları sorumluların tespitine ve
cezalandırılmalarına imkân verecek şekilde etkili ve yeterli olmalıdır.
Soruşturmanın etkili ve yeterli olduğundan söz edebilmek için soruşturma
makamlarının resen harekete geçerek ölümü aydınlatabilecek ve sorumluların
tespitine yarayabilecek bütün delilleri toplamaları gerekir. Soruşturmada ölüm
olayının nedeninin veya sorumlu kişilerin ortaya çıkarılması imkanını
zayıflatan bir eksiklik, etkili soruşturma yürütme kuralıyla çelişme riski taşır
(benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Hugh Jordan/Birleşik Krallık, 24746/94, 4/5/2001, § 109; Dink/Türkiye, 2668/07, 6102/08, 30079/08,
7072/09 ve 7124/09, 14/9/2010, § 78).
11. Yürütülecek ceza soruşturmalarının etkinliğini sağlayan
hususlardan biri de teoride olduğu gibi pratikte de hesap verilebilirliği
sağlamak için soruşturmanın veya sonuçlarının kamu denetimine açık olmasıdır.
Buna ilaveten her olayda, ölen kişinin yakınlarının meşru menfaatlerini korumak
için bu sürece gerekli olduğu ölçüde katılmaları sağlanmalıdır (benzer yöndeki
AİHM kararı için bkz. Hugh
Jordan/Birleşik Krallık, 24746/94, 4/5/2001, § 109).
12. Ancak ihmal nedeniyle meydana gelen ölüm olaylarına ilişkin
davalar açısından farklı bir yaklaşımın benimsenmesi gerekir. Buna göre, yaşam
hakkının veya fiziksel bütünlüğün ihlaline kasten sebebiyet verilmemiş ise,
"etkili bir yargısal sistem kurma"
yönündeki pozitif yükümlülük her olayda mutlaka ceza davası açılmasını
gerektirmez. Mağdurlara hukuki, idari ve hatta disiplinle ilgili hukuk
yollarının açık olması da yeterli olabilir (benzer yöndeki AİHM kararları için
bkz. Vo/Fransa[BD], 53924/00, 8/7/2004, § 90;Calvelli ve Ciglio/İtalya,
32967/96, 17/1/2002, § 51).
13. Bununla birlikte, ihmal suretiyle meydana gelen ölüm
olaylarında Devlet görevlilerinin ya da kurumlarının bu konuda muhakeme
hatasını veya dikkatsizliği aşan bir ihmali olduğu, yani olası sonuçların
farkında olmalarına rağmen söz konusu makamların kendilerine verilen yetkileri
göz ardı ederek tehlikeli bir faaliyet nedeniyle oluşan riskleri bertaraf etmek
için gerekli ve yeterli önlemleri almadığı durumlarda, bireyler kendi
inisiyatifleriyle ne gibi hukuk yollarına başvurmuş olursa olsun, insanların
hayatının tehlikeye girmesine neden olan kişiler aleyhine hiçbir suçlamada bulunulmaması
ya da bu kişilerin yargılanmaması 17. maddenin ihlaline neden olabilir (benzer
yöndeki AİHM kararları için bkz. Budayeva ve
diğerleri/Rusya, 15339/02, 20/3/2008,§ 140,Öneryıldız/Türkiye, [BD] 48939/99,
30/11/2004, § 93).
14. Yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığı koruma hakkı
kapsamında yürütülecek olan ceza soruşturmalarının yanı sıra hukuki sorumluluğu
ortaya koymak adına adli ve idari yargıda açılacak tazminat davalarının da
makul derecede ivedilik ve özen şartını yerine getirmesi gerekmektedir. Derece
mahkemelerinin bu tür olaylara ilişkin yürüttükleri yargılamalarda Anayasa’nın
17. maddesinin gerektirdiği seviyede derinlik ve özenle bir inceleme yapıp
yapmadıklarının ya da ne ölçüde yaptıklarının da Anayasa Mahkemesi tarafından
değerlendirilmesi gerekmektedir. Zira derece mahkemeleri tarafından bu konuda
gösterilecek hassasiyet yürürlükteki yargı sisteminin daha sonra ortaya
çıkabilecek benzerihlallerinin önlenmesinde sahip
olduğu önemli rolün zarar görmesine engel olacaktır (Cemil Danışman, B. No:
2013/6319, 16/7/2014, § 110).
15. Tıbbi ihmallerden kaynaklandığı ileri sürülen ihlal
iddiaları açısından ayrıca belirtmek gerekir ki sağlık kurumlarında işlenen
kusurlu eylemlerin bilinmesi ilgili kurumlara ve sağlık personeline, potansiyel
kusurlarını giderme ve benzer hataların meydana gelmesini önleme imkânı vermesi
bakımından büyük önem arz etmektedir. Dolayısıyla bu tür olaylara ilişkin
soruşturma veya davaların hızlı bir şekilde incelenmesi sağlık hizmetlerinden
faydalanan tüm bireylerin güvenliği için son derece önemlidir (Benzer yöndeki
AİHM kararı için bkz. Süleyman Ege/Türkiye, B. No: 45721/09, 25/6/2013, § 53).
16. Başvurucunun şikâyetinin özü, tedavisinde idare tarafından
hizmet kusuru gösterilmesi nedeniyle açtığı tazminat davasının etkili
görülmemesi suretiyle maddi ve manevi varlığının korunması hakkının ihlal
edildiğine ilişkindir.
17. Hukuka veya sözleşmeye aykırı bir fiil nedeniyle başkasına
verilmiş olan zararın tazmin edilmesi yükümlülüğünü ifade eden hukuki
sorumluluk, ceza hukuku alanında suç olarak nitelendirilen insan davranışına
göre daha geniş bir hukuka aykırı davranış grubunu kapsamaktadır. Bir eylemin
suç teşkil edebilmesi için ilgili kanunda açıkça tanımlanması gerekirken,
haksız fiil için böyle bir sınırlamaya yer verilmemektedir. Ayrıca ceza hukuku
alanında taksire dayalı sorumluluk istisnai nitelik taşımasına rağmen, kasten
veya taksirle başkalarına verilen zararın hukuki sorumluluk kapsamında giderim
imkânının daha fazla olduğu; ceza hukuku alanında objektif sorumluluğa yer
verilmezken hukuki sorumluluk alanında objektif sorumluluk esasının da etkin
şekilde uygulandığı ve hukuki sorumluluk alanında aynı maddi vakıalar
çerçevesinde daha düşük bir ispat standardı kullanılarak kişisel sorumluluğun
söz konusu olabildiği görülmektedir. Bunun yanı sıra hukuk sistemimizde ceza
muhakemesinde şahsi hak iddiasında bulunma imkânı ortadan kaldırıldığından
hukuki sorumluluk alanındaki tazmin yükümlülüğünün asıl gayesinin zarar görenin
zararının telafi edilmesi olduğu da dikkate alındığında, özellikle somut
başvuruya konu ihlal iddiasına benzer uyuşmazlıklar açısından hukuki tazmin
yolunun daha yüksek başarı şansı sunabilecek, kullanılabilir ve etkili bir
başvuru yolu olduğu anlaşılmaktadır (Işıl Yaykır, B.
No: 2013/2284, 15/4/2014, § 44).
18. Bu nedenle somut olayın kendine özgü koşulları dikkate
alındığında başvuruya konu idari davanın başvurucunun maddi ve manevi varlığını
koruma hakkının ihmal suretiyle ihlal edildiği iddialarına ilişkin hak ihlalini
karara bağlayabilme ve bunun için uygun bir giderim sunabilme bakımından
yeterli bir telafi sağlayabildiğinde kuşku bulunmamaktadır. Zira davaya
bakmakla yetkili AYİM"in, ihlal iddiasının özünü ele
alıp inceleyebilme yetkisine sahip olduğu ve verebileceği bir tazminat
kararının ihlal için uygun bir giderim imkânı sağlayabileceği görülmektedir.
19. Başvuruya konu somut dava belirtilen ilkeler bağlamında
incelendiğinde öncelikle davada yargılama sürecine dâhil olan bilirkişi ve
hâkimlerin bağımsız ya da tarafsız olmadığını gösteren herhangi bir bulguya
rastlanmadığı, toplamda yaklaşık 2 yıl 7 ay süren kanun yolu incelemesi de
dâhil yargılamanın -başvurucunun iddiasının aksine- tüm aşamalarında yeterli
ivedilik gösterilip makul bir sürede sonlandırıldığı, bir avukat tarafından
temsil edilen başvurucunun, bilirkişi raporlarına ve kararlara karşı itiraz ve
karar düzeltme haklarını kullanabildiği ve bu surette meşru çıkarlarının
korunması için söz konusu davaya gerekli olduğu ölçüde etkili katılımının
sağlandığı, bu bağlamda başvurucunun vekili aracılığıyla temsil edilebildiği,
dosyayı inceleme hakkına herhangi bir kısıtlama getirilmediği, dava dosyasını
inceleyip ayrıca bilgi ve belge sunabildiği ve toplanan delillerden haberdar
edildiği görülmüştür.
20. Bununla birlikte başvurucu, davanın hatalar içermesi
nedeniyle hükme esas alınmaması ve başka bir kuruldan yeniden mütalaa alınması
gerektiği yönündeki itirazlarına rağmen eksik ve yetersiz bilirkişi raporu
dayanak yapılarak karara bağlandığını ileri sürmüştür.
21. Öte yandan AYİM’in 23/1/2013 tarihli
ve E.2011/790, K.2013/200 sayılı kararı ile karar düzeltme talebi üzerine
verilen 2/10/2013 tarihli ve K.2013/1087 sayılı kararına katılmayarak karşı oy
kullanan üyelerin gerekçelerinde, “…Tüm bu
hususlar birlikte değerlendirildiğinde, davacının rahatsızlığının hizmet
esnasında ayağının kayması sonrasında kapı koluna tutunması neticesinde
oluştuğu, hayatın olağan akışına daha uygundur. Davacının aynı gün içerisinde
hastaneye sevk edilerek tedavisine başlanılması da bu hususu doğrulamaktadır.
Bu durumda dava konusu olayda, davalı idarenin
hizmet kusuru bulunmamakla birlikte; oluşan zararın hizmet esnasında görevin
sebep ve tesiriyle oluştuğu, oluşan zararla yapılan görev arasında uygun
illiyet bağı bulunduğundan, oluşan zararın kusursuz sorumluluk ilkesi gereğince
karşılanması gerektiği..." belirtilmiştir.
22. Öncelikle belirtmek gerekir ki olayların oluşumuna ilişkin
delillerin değerlendirilmesi idari ve yargısal makamların ödevidir (Murat
Atılgan, B. No: 2013/9047, 7/5/2015,§ 44). Ayrıca
Anayasa Mahkemesinin görevi, herhangi bir davada bilirkişi raporu veya uzman
mütalaasının gerekli olup olmadığına karar vermek değildir. Bilirkişi raporu ve
benzeri delillerin kabul edilebilirliği ve değerlendirilmesi hususları derece
mahkemelerinin yetkisi dâhilindedir. Buna karşın Anayasa Mahkemesi, başvurucu
tarafından yargılama kapsamında alınan bilirkişi raporunun bir hükme
ulaşılırken dikkate alınması talebinin reddi kararının da tarafların haklarını
koruma amacına yönelik yeterli güvenceleri içeren bir usul çerçevesinde verilip
verilmediğini incelemesi gerekmektedir (Ahmet Gökhan Rahtuvan,
B. No: 2014/4991, 20/6/2014, §§ 59,60).
23. Ayrıca Anayasa Mahkemesinin bilirkişilerin vardığı
sonuçları, mevcut tıbbi bilgilerden hareketle birtakım tahminlere yer vererek
sahip olduğu bilimsel bakış açılarının
doğru olup olmadığı yönünden irdeleme
görevi de bulunmamaktadır (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz.
Yardımcı/Türkiye, B. No: 25266/05, 5/1/2010, § 59).
24. Bunun için devletin, kişinin maddi ve manevi varlığını
koruma hakkı kapsamında yerine getirmek zorunda olduğu usul yükümlülüklerinin
somut olayda yerine getirilip getirilmediğinin nesnel bir şekilde
değerlendirilmesi ilgili anayasal kurallar bağlamında derece mahkemelerinin
kendilerine tanınmış takdir yetkileri çerçevesinde hareket edip etmediklerinin
denetlenmesi gerekir. Bu bağlamda müdahaleyi haklı göstermek için öne sürülen
gerekçelerin ilgili ve yeterli olup olmadığı incelenmelidir (
Murat Atılgan, § 44).
25. Derece mahkemelerince takdirlerinin gerekçeleri, tarafların
kanun yoluna başvuru imkânını etkili şekilde kullanabilmesini sağlayacak
surette ayrıntılı olarak ortaya konulmalı, ulaşılan sonuçlar yeterli
açıklıktaki bilimsel görüş ve raporlar gibi yeterli, nesnel verilere
dayandırılmalıdır (Murat Atılgan, § 45).
26. Anayasa Mahkemesi, değerlendirmelerinde bu tür sorunların
incelenmesi durumunda başvuruya konu davaların görevi olmadığından nasıl
sonuçlanacağı ile ilgilenmemektedir. Anayasa Mahkemesinin inceleme görevi
mahkemelerin karara varırken Anayasa"nın 17. maddesi ile öngörülen derinlikli
ve özenli inceleme yükümlülüğünü yerine getirip getirmediğini ya da ne ölçüde
getirdiğini belirlemekten ibarettir (Cemil Danışman,§
110; Filiz Aka, § 29).
27. Başvuruya konu davada başvurucunun tıbbi teşhis ve tedavi
sürecinde kusur ve ihmal gösterildiği iddiasının araştırılması ve durumun
açıklığa kavuşturulması için alınan ve davayı ret kararının gerekçesine dayanak
yapılan bilirkişi raporunda, olayın gerçekleştiği tarih ile başvurucuya
uygulanan ameliyatın gerçekleştirildiği tarih ve bu iki olayın tarih aralığıyla
ilgili olarak AYİM tarafından da kabul edilen maddi olay ve olguların
gerçekleştiği tarihlerle örtüşmeyecek ve derin farklılıklar içerecek nitelikte
tespitlere yer verildiği anlaşılmıştır.
28. Başvurucunun da söz konusu rapora itiraz ederek yeni bir
bilirkişi mütalaası alınmasını talep etmesine rağmen rapordaki tarihlere
ilişkin bu tespitlerin mevcut kanaati değiştirmeyeceğini ve davanın sonucuna
doğrudan tesir etmeyeceğini ortaya koyabilecek herhangi bir gerekçe de
belirtilmeksizin talebinin reddedildiği, ayrıca söz konusu tespitlerin yeniden
gözden geçirilerek gerektiğinde buna göre yeni bir rapor tanzim edilmesi
hususunda aynı bilirkişi kurulundan bir mütalaa alınmasının gerekip
gerekmediğinin de değerlendirilmediği görülmüştür.
29. Somut başvuru açısından, davanın sonucu üzerindeki muhtemel
etkilerinden bağımsız olarak ve yukarıda belirtilen ilkeler bağlamında
değerlendirildiğinde, başvurucunun maddi ve manevi varlığının korunması için
sorumluluğun belirlenmesi yönünden önem taşıyan esaslı noktalarda ortaya çıkan
hata ve eksiklikler Anayasa"nın 17. maddesinin öngördüğü derinlikli ve özenli
inceleme yapma yükümlülüğünün ihlali sonucunu doğuracak niteliktedir.
30. Açıklanan nedenlerle Anayasa’nın 17. maddesinde güvence
altına alınan maddi ve manevi varlığın korunmasını isteme hakkının usule
ilişkin boyutunun ihlal edildiğine karar verilmesi gerektiği düşüncesinde
olduğumdan çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılmadım.
|
|
|
|
Üye Alparslan ALTAN |
Sayın kullanıcılarımız, siteden kaldırılmasını istediğiniz karar için veya isim düzeltmeleri için bilgi@abakusyazilim.com.tr adresine mail göndererek bildirimde bulunabilirsiniz.