
Esas No: 2020/276
Karar No: 2021/201
Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2020/276 Esas 2021/201 Karar Sayılı İlamı
"İçtihat Metni"
Kararı veren
Yargıtay Dairesi : Ceza Genel Kurulu
Mahkemesi :Ceza Dairesi
Sanık ... hakkında irtikap suçuna teşebbüsten açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, sanığın eyleminin rüşvet suçuna teşebbüs oluşturduğu kabul edilerek TCK’nın 252/2-1-7-4, 43, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl 9 ay 10 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 5. Ceza Dairesince verilen 08.03.2017 tarihli ve 8-6 sayılı hükmün, sanık ve sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının “Onama” istemli 16.10.2017 tarihli ve 8 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca 18.02.2020 tarih ve 1049-115 sayı ile; gerekçeli kararın sanığa tebliğinin sağlanması için Yargıtay 5. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdi edilmiş ve sanık tarafından kararın temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 07.07.2020 tarihli ve 58650 sayılı ek tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Temyiz incelemesi yapan Ceza Genel Kurulunca dosya incelenip görüşülerek gereği düşünüldü:
Ceza Genel Kurulunca yapılacak temyiz incelemesi; sanık hakkında rüşvet suçuna teşebbüsten kurulan mahkûmiyet hükmünün isabetli olup olmadığının belirlenmesine ilişkin olup ayrıca sanık müdafisinin temyiz isteminin süresinde olup olmadığı da değerlendirilecektir.
1- Sanık müdafisinin temyiz isteminin süresinde olup olmadığının değerlendirmesinde;
İncelenen dosya kapsamına göre;
İlk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 5. Ceza Dairesince 08.03.2017 tarihinde sanığa tefhim edilen hükmün, sanık tarafından “Başkanlığınızın 2016/8 esas sayılı dosyasında 08.03.2017 tarihinde aleyhime karar verilmiş olup, söz konusu kararı temyiz ettiğimi beyanla, gerekçeli temyiz dilekçemi gerekçeli kararın tebliğinden itibaren vereceğim” şeklinde 08.03.2017 tarihinde yasal süresi içerisinde temyiz edildiği,
Sanığın, hüküm tarihinden sonra Kadıköy 23. Noterliğinin 22.03.2017 tarih ve 4412 yevmiye sayılı vekâletname ile Avukat ...’i vekil tayin ettiği ve 28.03.2017 tarihli dilekçe ile vekâletnameyi dosyaya ibraz eden adı geçen avukatın tebligatların kendisine yapılmasını istediği,
İlk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 5. Ceza Dairesinin 08.03.2017 tarihli ve 8-6 sayılı gerekçeli kararının, sanık müdafisine 13.04.2017 tarihinde tebliğ edildiği,
Sanık müdafisinin, temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçesini 24.04.2017 tarihinde dosyaya sunduğu,
Sanık tarafından temyiz nedenlerini bildirir ek bir dilekçe sunulmadığı ve gerekçeli kararın sanığa tebliğ edilmediği anlaşılmakla Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 18.02.2020 tarihli ve 1049-115 sayılı tevdi kararı doğrultusunda gerekçeli kararın sanığa 20.05.2020 tarihinde tebliğ edildiği, bunun üzerine sanığın 22.05.2020 tarihli gerekçeli temyiz dilekçesini sunduğu,
Anlaşılmaktadır.
Yargılama makamlarının verdikleri kararlarda bir aykırılık veya yanılma olması durumunda bu hataları giderme yetkisi "kanun yolu" adı verilen denetim ile sadece yargılama makamları tarafından yapılabilir. Kanun yolu, aykırılıkları gidermek ve isabetli karar verilmesini sağlamak bakımından, sanık için olduğu kadar toplum için de büyük bir teminat olduğundan, bir insan hakkıdır (Feridun Yenisey - Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku, 5. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2017, s. 859, 860.).
Bu anlayışa paralel olarak, Anayasa"nın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesinde;
"Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.",
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi"nin "Adil yargılanma hakkı" başlıklı 6. maddesinde ise;
“1. Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir...”
Hükümlerine yer verilmiştir.
Görüldüğü üzere Anayasa"nın 36. maddesinde, herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu vurgulanmış, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi"nin 6. maddesinde yargılamada sanığa tanınması gereken asgari haklar belirtilerek adil yargılanma hakkının kapsamı belirlenmiştir.
Aynı şekilde, 25.03.2016 tarihi itibarıyla iç hukukumuzun bir parçası hâline gelen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi"nin (AİHS) Ek 7 numaralı Protokolü’nün "Cezai Konularda Temyiz Hakkı" başlıklı 2. maddesinin 1. fıkrasında;
"Mahkeme tarafından ceza gerektiren bir suç nedeniyle mahkûm edilen herkes, mahkûmiyetinin veya hükmolunan cezanın yüksek bir mahkeme tarafından yeniden incelenmesini sağlama hakkına sahiptir. Bu hakkın kullanımı, kullanımın dayanakları dâhil kanunla düzenlenir." hükmüyle ilgili kişinin hakkında kurulan hükmü daha yüksek bir mahkemeye inceletme hakkının bulunduğu belirtilmiştir.
Diğer taraftan, 2797 sayılı Yargıtay Kanunu’nun 15. maddesinin 3. fıkrası ile “İlk derece mahkemesi olarak ilgili dairelerce verilen hükümlerin temyiz yoluyla incelemesini yapmak” görevi Yargıtay Ceza Genel Kuruluna verilmiştir.
Olağan kanun yollarından sayılan temyiz incelemesinin yapılabilmesi için bir temyiz davası açılmış olmalıdır. Temyiz davasının açılabilmesi için de, CMK’nın 291. maddesine göre iki şartın varlığı gereklidir.
Bunlardan ilki istek şartıdır. Yargılama hukukunun temel prensiplerinden olan "davasız yargılama olmaz" ilkesine uygun olarak temyiz davasının kendiliğinden açılması mümkün olmayıp bu konuda bir talebin bulunması gereklidir.
Kural olarak temyiz başvurusunun yazılı şekilde olması yani hükmü veren mahkemeye verilecek bir dilekçe ile yapılması gerekir. Ancak zabıt kâtibine beyanda bulunmak suretiyle sözlü başvuruda bulunmak da mümkündür. Bu durumda beyan tutanağa geçirilir ve tutanak hâkim tarafından onaylanır.
Somut olayda istek şartının gerçekleştiği konusunda bir tereddüt bulunmadığından temyiz davasının açılabilmesi için gerekli ikinci şart olan süre şartının gerçekleşip gerçekleşmediği üzerinde durulmalıdır.
5271 sayılı CMK’nın 291. maddesinde, genel kural olarak tarafların temyiz isteğinde bulunabilecekleri süre, hükmün tefhiminden, tefhim edilmemiş ise tebliğinden başlamak üzere yedi gün olarak belirlenmiş iken 05.08.2017 tarihli ve 30145 mükerrer sayılı Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 7035 sayılı Kanun"un 21. maddesiyle 5271 sayılı CMK"nın 291. maddesinin birinci fıkrasında yer alan "yedi" ibaresi "on beş" şeklinde değiştirilerek temyiz süresi on beş güne çıkarılmış, anılan madde gerekçesinde; “Madde ile 5271 sayılı CMK"nın 291. maddesinin birinci fıkrasında yapılan değişiklikle tarafların temyiz haklarını daha etkin kullanabilmeleri amacıyla temyiz isteminde bulunma süresi yedi günden on beş güne çıkarılmaktadır.” açıklamalarına yer verilmiştir.
Bu düzenlemeye göre temyiz süresi, hükmün açıklanması sırasında hazır bulunanlar bakımından bu tarihte, yokluklarında hüküm verilenler yönünden ise gerekçeli kararın tebliği tarihinde başlayacaktır.
5271 sayılı CMK"nın 291. maddesi uyarınca da temyiz davası açılması için yedi günlük bir süre öngörülmüş görüldüğü gibi, 05.08.2017 tarihinde ve sonrasında verilip istinaf sonrası temyiz denetimine tabi olan kararlara yönelik temyiz süresinin on beş gün olacağı hususunda her herhangi bir kuşku bulunmamaktır.
Bilindiği üzere, usul kanunlarının zaman bakımından uygulanmasında asıl olan, aksi kanunda açıkça düzenlenmiş bulunmadıkça "hemen ve derhal uygulanma" ilkesidir. Anılan ilke uyarınca usul işlemleri yapıldıkları sırada yürürlükte olan muhakeme kanunu hükümlerine tâbi olacaktır. Usul kanunlarında yapılan değişiklikler, yasa yürürlüğe girdikten sonra yapılacak işlemler hakkında uygulanacak olup maddi ceza hukuku kurallarının aksine geçmişe yürümezler. O hâlde ceza yargılaması sırasında, kanunlarda değişiklik yapılması veyahut dayanılan bir usul kuralına ilişkin kanun hükmünün Anayasa Mahkemesince iptal edilmesi hâlinde, yeni kanun veya iptal sonucu ortaya çıkan usul prosedürü, devam etmekte olan işlemlere uygulanacak, ancak 5320 sayılı Kanun"un 4. maddesinin ikinci fıkrasında ifade edilen bu durum önceki kanunun yürürlükte bulunduğu dönemde o kanuna uygun olarak gerçekleştirilen işlemlerin geçersizliği neticesini doğurmayacağı gibi, yenilenmesini de gerektirmeyecektir.
Diğer taraftan, 7035 sayılı Kanun"un Geçici 1. maddesinin birinci fıkrası ile; “Bu Kanunla, 5271 sayılı Kanun"un 291. maddesi ile 6100 sayılı Kanun"un 361. maddesinde temyiz sürelerine ilişkin olarak yapılan değişiklikler, bu Kanun"un yürürlüğe girdiği tarihte ve sonrasında verilen kararlar hakkında uygulanır.” hükmü öngörülmüş olup 1412 sayılı CMUK"nın temyiz süresine ilişkin hükümlerine de atıf yapma imkânı bulunan kanun koyucunun bilinçli bir tercih göstererek bu yönde bir düzenlemeye yer vermemesi dikkate alındığında, istinaf öncesi veya sonrası ayrımı yapılmaksızın 05.08.2017 tarihinden sonra verilen tüm kararların on beş günlük temyiz süresine tabi olduğu sonucuna ulaşılması da mümkün görünmemektedir.
Gelinen bu aşamada 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 11. maddesi üzerinde de durulmasında fayda bulunmaktadır.
Tebligat Kanunu’nun “Vekile ve kanuni mümessile tebligat” başlıklı 11. maddesi;
“Vekil vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligat vekile yapılır. Vekil birden çok ise bunlardan birine tebligat yapılması yeterlidir. Eğer tebligat birden fazla vekile yapılmış ise, bunlardan ilkine yapılan tebliğ tarihi asıl tebliğ tarihi sayılır. Ancak, Ceza Muhakemeleri Usulu Kanununun, kararların sanıklara tebliğ edilmelerine ilişkin hükümleri saklıdır…” şeklinde düzenlenerek birden fazla vekil var ise bunlardan birine tebligat yapılmasının yeterli olduğu, eğer birden fazla vekile tebligat yapılmış ise bunlardan ilkine yapılan tebliğ tarihinin asıl tebliğ tarihi sayılacağı düzenlenmiştir.
CMK’nın "Temyiz isteminin reddi" başlıklı 298. maddesi "Yargıtay, süresi içinde temyiz başvurusunda bulunulmadığını, hükmün temyiz edilemez olduğunu, temyiz edenin buna hakkı olmadığını ya da temyiz dilekçesinin temyiz sebeplerini içermediğini saptarsa, temyiz istemini reddeder." şeklinde düzenlenmiştir. Bu hüküm uyarınca temyiz başvurunun süresi içinde yapılmaması durumunda tıpkı temyiz dilekçesinin herhangi bir temyiz sebebi içermemesi, hükmün temyiz edilemez olması ya da temyiz edenin buna hakkının bulunmaması hâllerinde olduğu üzere usulüne uygun açılmış bir temyiz davasından bahsedilemeyeceğinden temyiz isteminin reddi gerekir.
Öte yandan, Ceza Genel Kurulunun çoğu kararında yer verildiği üzere, ilgili kişinin yüzüne karşı verilen bir hükme yönelik yasal temyiz süresi, tefhimle birlikte başlamakta olup sonradan yapılan karar tebliği, temyiz süresini yeniden başlatmayacaktır. Ancak, tefhim ile birlikte temyiz süresinin işlemeye başlaması için kanun yolu bildiriminin Kanun"un öngördüğü şekilde ve ilgiliyi yanıltmayacak biçimde yapılması gerekmektedir. Anayasa"nın 40/2. maddesi ile 5271 sayılı CMK"nın 34/2, 231/2 ve 232/6. maddeleri uyarınca gerek yüze karşı, gerekse yoklukta verilen hüküm ve kararlarda, başvurulacak kanun yolu süresi, başvuru yapılacak merci ile başvuru şeklinin hiçbir duraksamaya yer vermeyecek biçimde açıkça belirtilmesi zorunludur. Yanılgılı bildirim nedeniyle temyiz hakkının etkin kullanılmasının engellendiği hâllerde temyiz isteminde bulunan bu yanılgısından faydalanması gerektiğinin kabulünde zorunluluk bulunmaktadır. Örneğin, yasal temyiz süresi yedi gün olduğu hâlde Yerel Mahkemece, kanun yolu süresinin on beş gün şeklinde hatalı olarak gösterildiği durumlarda temyiz edenin yedinci günden sonra verdiği dilekçesinin kabul edilerek temyiz incelemesi yapılması gerektiği gözden uzak tutulmamalıdır.
Bu açıklamalar ışığında inceleme konusunun değerlendirilmesinde;
Yargılama aşamasında müdafisi bulunmayan sanığın süresi içerisinde verdiği temyiz başvurusuna ilişkin dilekçesinde gerekçeli kararın kendisine tebliğ edilmesini talep ettikten sonra Avukat ...’i vekâletname ile vekil tayin ettiği, adı geçen avukatın sanık müdafiisi sıfatıyla dosyaya sunduğu ekinde vekâletname bulunan 28.03.2017 tarihli dilekçede tebligatın kendisine yapılmasını istemesi üzerine gerekçeli kararın 13.04.2017 tarihinde müdafiine tebliğ edildiği, ancak sanık müdafiinin temyiz nedenlerini bildirdiği 24.04.2017 tarihli ek dilekçeyi, gerekçeli kararın tebliğinden itibaren yedi günlük ek sürenin geçmesinden sonra verdiği anlaşılmakla, sanık müdafiisince usulüne uygun açılmış bir temyiz davasından bahsedilemeyeceğinden, sanık müdafiinin CMK’nın 298. maddesi uyarınca temyiz isteminin reddine, ancak Ceza Genel Kurulunca 18.02.2020 tarihli ve 1049-115 sayılı gerekçeli kararın sanığa tebliğ edilmesi gerektiğine dair verilen tevdi kararı doğrultusunda gerekçeli kararın sanığa 20.05.2020 tarihinde tebliğ edilmesi ve sanığın da 22.05.2020 tarihinde süresinde gerekçeli temyiz dilekçesi vermesi karşısında, incelemenin sanığın temyiz istemiyle sınırlı olarak yapılmasına karar verilmesi kabul edilmelidir.
Bu itibarla sanık müdafisinin temyiz isteminin süresinde olmadığından CMK’nın 298. maddesi uyarınca reddine, temyiz incelemesinin sanığın temyiz istemiyle sınırlı olarak yapılmasına karar verilmelidir.
2- Sanık hakkında rüşvet suçuna teşebbüsten kurulan mahkûmiyet hükmünün isabetli olup olmadığının değerlendirilmesinde;
İstanbul Anadolu 2. Sulh Ceza Hâkimi olan sanık ...’nin 30.04.2009 tarihinde birinci sınıfa ayrıldığı,
Kurul müfettişi tarafından UYAP sisteminden alınan 26.05.2015 tarihli personel kimlik bilgisi cetveline göre; sanığın İstanbul Anadolu Adalet Komisyonuna bağlı olarak 01.02.2013-13.07.2015 tarihleri arasında hâkim olarak çalıştığı, bu süre içerisinde 05.02.2015 tarihinde İstanbul Anadolu 2. Sulh Ceza Hâkimi olarak atandığı ve aynı tarihte yetki belgesini tebliğ aldığı,
İstanbul Anadolu Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanlığının 25.08.2016 tarihli ve 5937 sayılı yazısına göre; sanığın İstanbul Anadolu 2. Sulh Ceza Hâkimliğinde 13.02.2015-13.07.2015 tarihleri arasında görev yaptığı,
İstanbul Anadolu Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanlığının 24.04.2015 tarihli ve 1800 sayılı kararına göre; İstanbul Anadolu 5. Sulh Ceza Hâkiminin izinli olması nedeniyle anılan Mahkemenin 28.04.2015 tarihindeki değişik işlerine bakmakla 2. Sulh Ceza Hâkimi sanık ...’nin geçici olarak görevlendirildiği,
İstanbul Anadolu 4. Asliye Ceza Mahkemesinin 2015/295 esas sayılı dosyasının incelenmesinde; Yusuf Müjdat Kaya hakkında 20.04.2015 tarihinde Beytullah Gültepe"yi yaraladığından bahisle soruşturma başlatıldığı, İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü tarafından düzenlenen fezlekenin 21.04.2015 tarihinde İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, Yusuf Müjdat Kaya"nın aynı gün savunmasının alındığı ve tutuklama istemiyle Sulh Ceza Hâkimliğine sevk edildiği, 5. Sulh Ceza Hâkimliğinin 2015/122 sayılı ve 21.04.2015 tarihli sorgu işlemi ile tutuklandığı, Avukat ... tarafından 28.04.2015 havale tarihli dilekçe ile 5. Sulh Ceza Hâkimliğine itirazda bulunulduğu, itirazı inceleyen hâkim sanık ... tarafından 28.04.2015 tarihli ve 122 değişik iş sayılı kararla itirazın reddi ile itirazın incelenmesi için dosyanın 6. Sulh Ceza Hâkimliğine gönderildiği, 6. Sulh Ceza Hâkimliğince 30.04.2015 tarih ve 2015/1660 değişik iş sayı ile itirazın reddedildiği, 07.05.2015 tarihinde tahliye isteminde bulunulması üzerine 3. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından 08.05.2015 tarih ve 1869 sayı ile itirazın reddine ve dosyanın 4. Sulh Ceza Hâkimliğine gönderilmesine karar verildiği, 4. Sulh Ceza Hâkimliğince de 11.05.2015 tarih ve sayı ile itirazın reddedildiği, Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 12.05.2015 tarihinde 2015/19761 sayılı iddianame ile Yusuf Müjdat Kaya’nın kasten yaralama suçundan TCK’nın 86/1, 86/3-e, 87/1-d, 29/1, 53, 54 ve 63. maddeleri gereğince cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, müsadereye ve mahsuba, Oğuzhan Ermurat’ın ise suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme suçundan TCK’nın 281/1 ve 53. maddeleri gereğince cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna karar verilmesi talebiyle Asliye Ceza Mahkemesine dava açıldığı,
HSK müfettişi tarafından UYAP sistemi üzerinden alınan ekran çıktısına göre; 2015/122 sorgu sayılı dosyanın UYAP sistemi üzerinden yapılan incelemesinde itirazın reddine dair kararın katip ... tarafından 29.04.2015 tarihinde saat 14.31’de oluşturulduğu, sanık ... tarafından da aynı gün saat 14.36’da okunup 14.37’de imzalandığı,
İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığının 2014/5905 sayılı iddianamesinin incelenmesinde; şikâyetçi Soner Doruk vekili Av. ... tarafından Zeki Doruk, İsa Albayrak ve Tuncay Dursun hakkında şikâyette bulunulması üzerine yapılan soruşturma sonucunda Tatbak Gıda San. Tic. Ltd. Şti. ortaklar kurulu kararı defterinde mevcut olan 24.08.2007 tarihli hisse devri konusundaki kararda bulunan imzanın şikâyetçi Soner Doruk’un eli mahsulü olmadığından şüphelilerin özel belgede sahtecilik suçundan cezalandırılmaları istemiyle Asliye Ceza Mahkemesine dava açıldığı,
İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığının 2014/172764 sayılı soruşturma dosyasının incelenmesinde; şikâyetçi Soner Doruk vekili Av. ... tarafından 04.12.2014 tarihli dilekçe ile Zeki Doruk, İsa Albayrak ve Tuncay Dursun’un resmî belgede sahtecilik suçunu işlediklerinden bahisle şikâyette bulunulması sonrasında İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 26.03.2014 tarihli ve 2014/5905 sayılı iddianame ile anılan şüpheliler hakkında özel belgede sahtecilik suçundan Asliye Ceza Mahkemesine dava açıldığı, kamu davasının İstanbul Anadolu Asliye Ceza Mahkemesinin 2014/176 esas sayılı dosyasında derdest olduğundan her ne kadar şikâyetçi Soner Doruk vekili Av. ... tarafından aynı kişiler hakkında bu defa resmî belgede sahtecilik suçundan şikâyette bulunulmuş ise de davanın görüldüğü Mahkemece atılı suçun vasfının değiştiğine kanaat getirilmesi durumunda ek savunma vermek suretiyle hüküm kurulabileceğinden verilen kovuşturmaya yer olmadığı kararına yönelik şikâyetçi Soner Doruk vekili Av. ..."in 04.02.2015 tarihli itiraz dilekçesinin Cumhuriyet Başsavcılığının 11.02.2015 tarihli yazısıyla Sulh Ceza Hâkimliğine gönderildiği, İstanbul Anadolu 2. Sulh Ceza Hâkimliğince 11.03.2015 tarihli ve 2015/722 değişik iş sayı ile itirazın reddine karar verildiği,
03.03.2015 tarihli tutanağa göre; Adalet Komisyonu Başkanı ...’ın, Avukat ..."in yanına geldiği ve 2. Sulh Ceza Hâkimi ..."nin avukatlık bürosunu arayarak sekreterine "Avukat Bey bana gelsin, bir dosyayla ilgili görüşeceğim" dediğini ve sonrasında dizüstü bilgisayar ekranında yazılı bulunan "50.000 TL verirsen bu iş olur" yazısını okuttuğunu söylemesi üzerine konunun Cumhuriyet Başsavcısı ... ve Komisyon Üyesi ..."e aktarıldığı, ...’in beyanları doğrultusunda İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı ..., Adalet Komisyonu Başkanı ... ve Adalet Komisyonu Üyesi ... tarafından tutanağın imzalandığı,
05.06.2015 tarihli bilirkişi raporuna göre; İstanbul Anadolu Adliyesinde bulunan kamera görüntülerinin olay tarihindeki incelemesinde katılan ...’nin saat 16.16 ile 17.19 arasında adliye koridorundaki hareketlerinin görüldüğü, iddiaya konu olayın gerçekleştiği belirtilen mahkeme kaleminin önünde herhangi bir güvenlik kamerasının bulunmadığı,
Katılan ...’in avukatlık bürosunda kullandığı 216 492 49 94 numaralı sabit telefona ait HTS kayıtlarının incelenmesinde; 18.02.2015 tarihinde saat 12.02.05’de İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığına ait hat üzerinden arandığı ve 32 saniyelik görüşme olduğu, 19.02.2015 tarihinde ise saat 12.59.09, 12.59.45, 13.00.59, 13.03.39, 13.03.40, 13.41.23 ve 13.41.41"de İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığına ait hat üzerinden arandığı ancak görüşme gerçekleşmediği,
İstanbul Anadolu 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 05.03.2015 tarihli ve 284 değişik iş sayılı kararına göre; Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından sanık ve katılan ... hakkında rüşvet suçundan CMK’nın 135 ve CMK 140. maddeleri gereğince iletişimin tespiti ve teknik araçlarla izleme yönünde talepte bulunulduğu, ancak suçüstü hükümleri uyarınca delil elde edilebileceğinden bu talebin reddedildiği,
Anlaşılmaktadır.
Katılan ...; İstanbul Barosuna kayıtlı olarak avukatlık yaptığını, 19.02.2015 tarihinde sekreteri tanık ...’nın, bürodaki sabit telefondan İstanbul Anadolu 2. Sulh Ceza Hâkimi sanık ... adındaki kişinin aradığını ve "Avukat bey bana gelebilir mi, bir dosya ile ilgili görüşeceğim" dediğini söylemesi üzerine bir iki gün içinde sanığın odasına gittiğini ancak yerinde olmadığını, kalem personeline kendisini arayıp aramadıklarını sorunca kalem personeli tarafından aranmadığını öğrendiğini, bunun üzerine sekreterini arayıp sabit numaradan arayan kişinin erkek bir şahıs olup olmadığını ve kendisini ne şekilde tanıttığını sorunca sekreterinin arayan kişinin kendisini "2. Sulh Ceza Hâkimi" olarak tanıttığını ve erkek olduğunu söylediğini, bu olaydan 1-2 gün sonra saat 13.00 sıralarında sanığın cep telefonundan kendisini arayarak odasına davet ettiğini, aynı gün sanığın odasına gidip sanıkla sohbet ettikten sonra dosyayı sorduğunu, itirazda bulunduğu dosya hakkında bilgi veren sanığın kendisini yanına çağırarak "Dizüstü bilgisayarda yazılı olanı okur musunuz?" dediğini, sesli olarak okumaya başlayınca sanık tarafından sessiz okuması konusunda uyarıldığını, ekranda gördüğü word belgesinde "50.000 TL verirsen bu iş olur, yardımcı olabilirim" yazdığını, bir süre düşündükten sonra bu konuyu müvekkiliyle görüşmesi gerektiğini söylediğini, sanığın acele etmesi gerektiğini, kısa sürede karar vereceğini söylemesi üzerine hafta sonu ve Pazartesi günü şehir dışında olacağını, Salı günü müvekkiliyle görüşeceğini söyleyerek oradan ayrıldığını, odadan çıkarken görüşme sonucunu telefonla bildireceğini söylediğinde "Buna gerek yok, zaten bu numaraya ulaşamazsın, doğrudan bana gel" dediğini, konuyu aynı gün Adalet Komisyonu Başkanı tanık ..."a ilettiğini, bu konuyu Başsavcı ve Adalet Komisyonu Üyesi ile de paylaşması gerektiğini söyleyince bir kaç gün sonra onlara da anlattığını, sonrasında suç üstü yapılmasının gündeme geldiğini, bunu nasıl yapacaklarını kararlaştırmak için süreci devam ettirmeye karar verdiklerinden bu tarihten sonra yaklaşık bir hafta on günlük süre içerisinde sanığın odasına bir kaç kez daha gittiğini, bu görüşmelerde acele etmesini ve kararı her an verebileceğini söylediğini, daha sonra kendisini İstanbul Manisalılar Derneği Başkanı tanık ...’in arayarak sanığın kendisiyle görüşmek istediğini söyleyince nereden tanıştıklarını sorduğunu, sanığın Selendi"de görev yaptığını ve oradan tanıştıklarını söylediğini, tanık ...’ten sanığın telefon numarasını istediğini, verdiği telefon numarasını bir kaç kez aramasına karşın kapalı olduğu için ulaşamadığını, daha sonra tanık ...’in bir kaç kez daha arayarak "Hâkim Bey yanına gitmediğini söylüyor" dediğini, tanık ..."in konuşmalarından sanıkla kendisi arasındaki konudan haberinin olmadığını anladığını, hatta tanık ...’e sanığın neden aradığını sorunca "Tayin işleriyle ilgili olabilir" dediğini, daha sonra olayın aşamalarını adalet komisyonu başkanı, üyesi ve başsavcıyla birlikte tutanağa bağladıklarını, sanığın isteklerinde ısrarlı olmaya devam ettiğini, kovuşturmaya yer olmadığı kararına yaptığı itirazı sanığın 11.03.2015 tarihinde reddettiğini, sanıkla husumetinin bulunmadığını, daha önce tarafı olduğu dosyaların hiçbir aşamasında sanığın yer almadığını, sanık hakkında iletişimin tespiti ve teknik araçlarla izleme yönündeki taleplerinin reddedildiğini öğrendiğini, diğer işlemleri de düşünerek başka bir girişimde bulunmak istemediğini,
Katılan ...; İstanbul Barosuna kayıtlı avukat olduğunu, müvekkili olan Yusuf Müjdat Kaya hakkında kasten yaralama suçundan yürütülen soruşturmada tutuklama kararı verildiğini, 28.04.2015 tarihinde karara itiraz etmek için 5. Sulh Ceza Hâkimliğine başvurduğunu, hâkimin izinli olması nedeniyle itirazının 2. Sulh Ceza Hâkimi tarafından incelendiğini, saat 16.00 sıralarında daha önceden tanımadığı sanığın odasına dosyayı anlatmak için gittiğinde kendisine dosyayı inceleyeceğinden dışarıda beklemesi gerektiğini söylediğini, kalem personeline de gidebileceklerini ifade ettiğini, saat 17.00 sıralarında koridorda beklerken sanığın odasının kapısını kilitleyerek kendisinin bulunduğu tarafa doğru yürüyüp el işareti yapması üzerine yanına geleceğini anladığını, yanına gelen sanığın elindeki ajanda üzerinde sarı bir kağıda yazılı olan "10.000" rakamını okuduğunu, şaşkınlıkla tepki veremediğini, sanığın "Yarın 11.00"de yerimde olacağım o saate kadar gereğini yapın" deyip asansörün olduğu bölüme doğru ilerlediğini, büroya gittiğinde müvekkilinin annesine durumu anlattığını, ertesi gün saat 15.00 sıralarında kaleme uğradığını ve kararın henüz verilmediğini öğrendiğini, saat 17.00 gibi kaleme tekrar gittiğinde itirazının reddedildiğini ve incelenmek üzere 6. Sulh Ceza Hâkimliğine gönderildiğini öğrendiğini, ertesi gün daha önceden okul arkadaşı olan Cumhuriyet Başsavcı Vekili tanık ..."in yanına gidip durumu anlattığını, daha sonra odaya başka kişilerin gelmesi nedeniyle oradan ayrıldığını, sonra tanık Abdurrahman"ın kendisini arayıp beyanda bulunup bulunmayacağını sorduğunu, sanığın daha önce baktığı herhangi bir davada görev almadığını,
Tanık ...; 2015 yılı Mart ayına kadar yaklaşık 15 ay süreyle katılan ...’in avukatlık bürosunda sekreterlik yaptığını, sanığı tanımadığını, tarihini hatırlamadığı ve büroda bulunduğu bir zamanda öğle arasında sabit telefondan arayan erkek bir şahsın 2. Sulh Ceza Hâkimi olduğunu ve katılan ...’in öğleden sonra yanına gelmesi gerektiğini söylemesi üzerine bunu katılan ..."e ilettiğini, sonraki gelişmeleri ve katılan ...’in neden çağrıldığını bilmediğini,
Tanık ...; İstanbul Barosuna bağlı avukat olduğunu, sanığı Çorlu"da hâkimlik yaparken tanıdığını, müvekkili olan tanık ...’in iş yerindeki işçilerden bir kısmının işten çıkarılması konusunda kendisine bazı sorular sorması üzerine o tarihte iş hâkimi olan sanığın odasına tanık ... ile birlikte gittiklerini, söz konusu konuyla ilgili olarak bilgi aldıklarını, 2-3 ay geçtikten sonra tanık ..."in işçilerinden aldığı ibranamelerin usulüne uygun olup olmadığı konusunu danışmak istediğini söylemesi üzerine sanığın yanına gittiklerinde sulh ceza hâkimi olarak yetkilendirildiğini öğrendiklerini ve belgeleri gösterdiklerini, sanığın bir avukatın belgelerini odasında unuttuğunu, cep telefonundan avukatı aramasının yanlış anlaşılabileceğini söyleyerek kendisinin telefonundan bu avukatı arayıp arayamayacağını sorduğunu, kendisine bu sırada telefon gelmesi nedeniyle sanığın, tanık ..."in telefonundan arama yapıp karşı tarafa "Belgelerinizi odamda unutmuşsunuz, gelip alır mısınız?" dediğini, daha sonra oradan ayrıldıklarını,
Tanık ...; sanığı sulh ceza hâkimliğinde görevlendirilmesi nedeniyle tanıdığını, 2015 yılı Mart ayı başlarında katılan ...’in, Adalet Komisyonu Başkanı tanık ... ile kendisine ulaşarak sanığın kovuşturmaya yer olmadığı kararının kaldırılması karşılığında 50.000 TL istediğini söylemesi üzerine 03.03.2015 tarihinde tutanak tuttuklarını, teknik ve fiziki takip taleplerinin mahkeme tarafından reddedildiğini,
Tanık ...; hâkim olarak görev yaptığını ve aynı zamanda Adalet Komisyonu Üyesi olduğunu, sanığı da adliyeden tanıdığını, olay hakkında bilgisinin olmadığını, Adalet Komisyonu Başkanı olan tanık ..."ın kendisine iddiaya konu olayı anlatması üzerine bilgi sahibi olduğunu ve söz konusu tutanağı tuttuklarını,
Tanık ...; sanığı tanımadığını, adına kayıtlı olan hattı bazen oğlu tanık ...’in kullandığını, söz konusu görüşmeyi oğlunun yaptığını,
Tanık ... Müfettiş beyanında; tekstil işi ile uğraştığını, işi ile ilgili bir konuda danışmak için avukatı olan tanık Şemail ile birlikte o tarihte iş mahkemesi hâkimi olan sanığın odasına gittiklerini, daha sonra yine işiyle ilgili bir konuda görüşünü sormak için sanığın odasına Şubat ayı sonu gibi gittiklerinde sanığın bakmış olduğu mahkeme yetkisinin değiştiğini öğrendiklerini, sanığın birisini araması gerektiğini belirterek kendisinden telefonunu istediğini, sanığa telefonu verdiğini, sanığın konuştuğu kişi ve konuşmanın içeriğine dikkat etmediğini,
Tanık ...; olay tarihinde İstanbul Anadolu Adliyesi Adalet Komisyonu Başkanı olduğunu, katılan ...’in 2. Sulh Ceza Hâkimliğinden bir kişinin bürosunu aradığını ve görüşmek istediğini söylediğini, kalemdeki görevlileri kontrol ettiğinde erkek personel olmadığını gördüğünü söyleyince kendisinin de bu durumu teyit ettiğini, bu konuları niye sorduğunu söylediğinde, kovuşturmaya yer olmadığı kararının kaldırılması için itirazda bulunduğunu belirterek yanından ayrıldığını, bir süre sonra tekrar geldiğinde sanığın kendisini çağırdığını ve bilgisayar ekranında yazılı yazıyı okumasını istediğini, okuduğunda "50.000 TL verirsen bu iş olur, yardımcı olabilirim" şeklinde yazının olduğunu, nasıl bir tepki vereceğini bilemediğini ve müvekkiliyle görüşmesi gerektiğini söyleyip oradan ayrıldığını ifade ettiğini, sonraki tarihlerde sanığın İstanbul Manisalılar Derneği Başkanı aracılığıyla tekrar aradığını söylemesi üzerine konuyu Başsavcı olan tanık ... ile görüştüğünü ve birlikte tutanak düzenlediklerini,
Tanık ...; yaklaşık 10 yıl kadar önce Çorlu"dayken tanıştığı sanığın Selendi"de görev yaptığını öğrendiğini, Selendi"li olduğunu ve 7-8 yıl süreyle İstanbul"daki Manisalılar Kültür ve Yardımlaşma Derneği Başkanlığını yaptığını, katılan ..."i de önceden tanıdığını ve onun da dernek yönetiminde olduğunu, 2015 yılı içerisinde sanığın kendisini arayarak ve tanık Fatih’i tanıyıp tanımadığını sorduğunu, tanıdığını söylemesi üzerine görüşmek istediğini ancak ulaşamadığını ifade ettiğini, akabinde tanık Fatih"i arayıp sanığın söylediklerini ona ilettiğini, görüşme talebinin içeriğine dair bir bilgisinin olmadığını,
Tanık ...; 1. Sulh Ceza Hâkimliği yazı işleri müdürü olduğunu, 2015-2016 yılları arasında ayrıca yetkili olarak 2. Sulh Ceza Hâkimliği yazı işleri müdürlüğü de yaptığını, katılan ...’i tanımadığını, söz konusu olayı hatırlamadığını, katılan ...’e sanığın kendisini sorduğunu söyleyip söylemediğini anımsamadığını, kovuşturmaya yer olmadığı kararlarına yapılan itirazlarda itirazın reddi kararları matbu olduğu için genelde sanığın dosya içine koyduğu not kağıdıyla birlikte kaleme ilettiğini, nöbet zamanında bu dosyaların kararının aynı gün yazılmamış ve kalemde bekletilmiş olabileceğini,
Tanık ...; zabıt katibi olduğunu, personel azlığı nedeniyle bir ara 5. Sulh Ceza Hâkimliğinde yetkilendirildiğini, söz konusu olaylarla ilgili bir bilgisinin olmadığını, katılan ...’yi tanımadığını, uygulamada tutukluluğa itiraz gelince bunu ilgili hâkime ilettiklerini, görüşü doğrultusunda müzekkere şeklinde evrakın gönderildiğini, evrakın fiziken 28.04.2015 tarihinde düzenlemiş ve bir gün sonra UYAP sistemine kaydedilmiş olabileceğini ya da 29.04.2015 tarihinde yazılmış olmasına rağmen 28.04.2009 tarihinin sehven müzekkerede kalmış olabileceğini, UYAP sistemi ve fiziki evrak üzerindeki farklılığın neden kaynaklandığını bilmediğini, sanıkla sadece bir gün aynı hâkimlikte çalıştığından sanığın çalışma yöntemi konusunda bilgisinin olmadığını, iş yoğunluğundan dolayı olayın ayrıntısını hatırlamadığını,
Tanık ... müfettiş beyanında; oğlu olan Yusuf Müjdat Kaya’nın kasten yaralama suçundan tutuklanması üzerine katılan ...’ye vekâletname verdiklerini, katılan ...’nin tutuklama kararına itiraz etmesi için İstanbul Anadolu Adliyesine gittiklerini, katılan ...’nin isteği üzerine adliye dışında beklemeye başladığını, mesai saati bittikten sonra saat 17.30-18.00 gibi katılan ...’nin yanına geldiğini, sanığın katılan ...’ye bir ajanda içerisine yapıştırılmış sarı renk postit üzerine yazılmış “10.000” rakamını gösterdiğini ve “Gereğini yap!” dediğini söylemesi üzerine “Ne yapsak?” diye sorduğunda katılan ...’nin “Bir daha onun yanına gitmem!” dediğini, diğer gün de adliyeye gittiğinde sanığın kalem personelinden katılan ...’yi sorduğunun katılan ... tarafından kendisine söylendiğini,
İlk derece yargılaması yapan Yargıtay 5. Ceza Dairesinde; oğlu Yusuf Müjdat Kaya’nın kasten yaralama suçundan tutuklanması üzerine avukat olan katılan ...’a vekâletname verdiklerini, katılan ...’nin tutuklama kararına itiraz etmesi için İstanbul Anadolu Adliyesine gittiklerini, o sırada sanığı koridorda gördüğünü, katılan ...’nin koridorda beklemesini, kendisinin hâkimle görüşeceğini söyleyip sanığın odasına girdiğini, bir süre sonra çıkıp sanığın kendisine ufak sarı bir kağıt üzerinde “10” rakamı olan yazıyı gösterdiğini söylediğini, kendisinin de "Böyle olacaksa verelim" dediğini, ancak katılan ...’nin bunu kabul edemeyeceğini ve böyle bir şey olamayacağını söylediğini,
Tanık ...; İstanbul Anadolu Adliyesinde Başsavcı Vekili olduğunu, katılan ... ile üniversiteden arkadaş olduklarını, katılan ...’nin yanına gelerek bir dosyada tutuklamaya itirazda bulunduğunu söylediğini, katılan ...’nin sıkıntılı bir durumda bulunduğundan konuşmasına devam edemediğini, daha önce sanık hakkında olumsuz bir duyum aldığından sanığın baktığı mahkemenin numarası olan iki rakamını eliyle işaret etmesi üzerine katılan ...’nin başıyla onaylayıp meslek hayatında böyle bir şeyle karşılaşmadığını söylediğini, bu sırada odaya bazı Başsavcı Vekilleri gelince katılan ...’nin konuyu kapatıp kısa bir süre sonra odadan çıktığını, odasında olan Başsavcı Vekilleri olan tanıklar ... ve ...’ya olayı anlattığını, adı geçenlerin sanığın parayı nasıl istediğini sormaları üzerine katılan ...’yi telefonla arayıp olayı sorduğunu, telefonu kendisinden alan tanık ...’ya katılan ...’nin olayı anlattığını, konuşma bittikten sonra sanığın postit kağıdına 10.000 TL yazıp hiç konuşmadan katılan ...’ye gösterdiğini öğrendiklerini, adliyede zaten teftiş yapan müfettişler olduğundan durumu onlara bildirdiklerini,
Tanık ...; 2015 yılı Ocak ayından itibaren İstanbul Anadolu Adliyesi Başsavcı Vekili olduğunu, sanığı tanımadığını ve atılı suçla ilgili doğrudan bir bilgiye sahip olmadığını, tanık Abdurrahman’ın çağırması üzerine diğer Başsavcı Vekili olan tanık Cengiz Turhan ile birlikte ziyarete gittiklerini, sonra tanık Hüseyin’in de odaya geldiğini, tanık Cengiz’in o sırada odadan ayrıldığını, avukatın da kısa bir süre sonra odadan çıktığını, tanık Abdurrahman’ın az önce odada bulunan avukatın sanık hakkındaki iddialarını anlattığını, ancak gelmeleri üzerine konunun yarım kaldığını söyleyince tanık Hüseyin’in avukatı arayıp olayın ayrıntısını sorması gerektiğini ifade etmesi üzerine tanık Abdurrahman’ın avukatı aradığını, avukatın tanık Hüseyin ile de telefonda görüştüğünü, tanık Hüseyin’in konuşma bitince avukatın tutuklamaya itiraz etmesi üzerine sanığın 10.000 TL yazılı kağıdı gösterdiğini söylediğini,
Tanık ...; 2015 yılı Şubat ayından itibaren Başsavcı Vekili olduğunu, sanığı tanımadığını ve atılı suçla ilgili doğrudan bir bilgiye sahip olmadığını, tanık Abdurrahman’ın odasına gittiklerinde avukat olduğunu söyleyen bir şahıs da varken bir süre oturduktan sonra o şahsın kalktığını ve tanık Abdurrahman’ın, sanığın bir dosyada az önce odada bulunan avukattan menfaat temin etmeye çalıştığını söylemesi üzerine delillerin kaybolmaması amacıyla o avukatı aramasını söylediğini, tanık Abdurrahman’ın o avukatı arayıp telefonu kendisine verdiğini, avukatın telefonda tutuklamaya itirazda bulunduğunu bir süre sonra sanığın kendisini odasına çağırdığını ve 10.000 TL yazan kağıdı önüne koyduğunu söyleyince müracaat etmesi gerektiğini ifade ettiğini,
Beyan etmişlerdir.
Sanık ...; 2. Sulh Ceza Hâkimliği yetkisini 13.02.2015 tarihinde tebliğ aldığını, dosyaları sırasıyla incelemeye başladığını ve not kağıtlarını dosya içine koyup kaleme gönderdiğini, sırasıyla kararları yazdığını, şikâyetin katılan ... tarafından 03.03.2015 tarihinde yapıldığını, itirazın reddine dair kararın ise 13.03.2015 tarihinde verildiğini, verilecek kararları not olarak dosya üzerine yazıp kaleme vermesi sonrasında aleyhine sonuçlanan kararın katılan ... tarafından öğrenildiğini düşündüğünü, katılan ...’in 19.02.2015 tarihinde kendisini odasına çağırdığını söylemiş ise de o tarihten 6 gün önce yetkisini tebliğ aldığından 650 dosyası olan bir mahkemede kısa süre içerisinde o kadar dosyaya vakıf olmasının zaten mümkün olmadığını, katılan ...’in sekreteri olan ve tanık olarak dinlenen kişinin de tarafsız olmadığı gibi olay hakkında bilgisinin de bulunmadığını, adalet komisyonu üyeleri tanık olarak dinlenmiş iseler de onların da duyduklarını aktardıklarını, katılan ... kendisini tanımadığını söylemiş ise de bunun doğru olmadığını, Manisa’nın Selendi ilçesinde 2000"li yıllarda görev yaptığını, tanık ... ile orada tanıştığını, katılan ... ile de yaklaşık 5-6 yıl kadar önce tanık ... aracılığıyla tanıştığını, katılan ... tarafından aleyhine olan karara karşı kanun yararına bozma yoluna gidilmediğini, dolayısıyla kararın doğru olduğunun kabul edildiğini, katılan ..."i telefonla arayacak kadar tanışıklığının olduğunu, katılan ...’in odasına geldiğinde bir kısım belgelerini unuttuğunu, daha sonra avukat olan tanık Şemail’in odasına ziyarete geldiğinde yanlış anlaşılmaya neden olmamak için onun telefonundan katılan ...’i arayıp belgelerini almasını istediğini, başka bir amacının olmadığını, katılan ...’nin tutuklamaya itirazı konusunda 28.04.2015 tarihinde karar verdiğini, aleyhe karar verdiğinden şikâyet edildiğini, katılan ...’nin aynı olayla ilgili olarak 3 kez diğer sulh ceza hâkimliklerine de itirazda bulunduğunu ve isteklerinin reddedildiğini, sonrasında da asliye ceza mahkemesine açılan davada tutuklu olarak yargılanıp sonraki oturumlarda tahliye edildiğinden kendisinin verdiği kararın doğru olduğunun anlaşıldığını, bu olayda da sadece katılan ...’nin beyanının bulunduğunu, karar vermesinden yaklaşık bir hafta sonra katılan ...’nin şikâyetçi olduğunu, tanık olarak dinlenen başsavcı vekillerinin de olayla ilgili doğrudan bir bilgileri olmayıp duyum üzerine olayı anlattıklarını, adliyedeki kamera kayıtlarında da net bir görüntü kaydının olmadığını, hakkında birinci şikâyet yapıldığında bu konu adliyede herkes tarafından duyulunca ikinci şikâyetin de gerçekleştirildiğini, savunmuştur.
Somut olayın isabetli bir şekilde çözümlenebilmesi için öncelikle irtikap ve rüşvet suçları üzerinde durulmalıdır.
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun İkinci Kitabının “Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler” başlığını taşıyan Dördüncü Kısmının, “Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar” başlıklı Birinci Bölümünde yer alan "İrtikap" başlıklı 250. maddesi;
"(1) Görevinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına yarar sağlanmasına veya bu yolda vaatte bulunulmasına bir kimseyi icbar eden kamu görevlisi, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Görevinin sağladığı güveni kötüye kullanmak suretiyle gerçekleştirdiği hileli davranışlarla, kendisine veya başkasına yarar sağlanmasına veya bu yolda vaatte bulunulmasına bir kimseyi ikna eden kamu görevlisi, üç yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) İkinci fıkrada tanımlanan suçun kişinin hatasından yararlanarak işlenmiş olması hâlinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur." şeklinde iken, 05.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren ve suç tarihi itibarıyla uygulanması gereken 6352 sayılı Kanun ile maddede değişiklik yapılarak, birinci fıkrasına “Kamu görevlisinin haksız tutum ve davranışları karşısında, kişinin haklı bir işinin gereği gibi, hiç veya en azından vaktinde görülmeyeceği endişesiyle, kendini mecbur hissederek, kamu görevlisine veya yönlendireceği kişiye menfaat temin etmiş olması halinde, icbarın varlığı kabul edilir.” şeklindeki cümle eklenmiş, ayrıca maddeye “İrtikap edilen menfaatin değeri ve mağdurun ekonomik durumu göz önünde bulundurularak, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir.” biçimindeki dördüncü fıkra ilave edilmiştir.
İrtikap suçu, kamu görevlisinin, kamu görevinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanarak, kendisine veya başkasına yarar sağlamaya veya vaatte bulunmaya bir kimseyi icbar ya da ikna etmesi veya kanunen kabul etmemesi gereken yararı, muhatabının hatasından yararlanarak alması ile oluşmakta olup somut olay ile ilgisi bakımından icbar suretiyle irtikap (cebri irtikap) suçunun incelenmesi gerekmektedir.
İcbar sözcüğünün anlamı Türk Dil Kurumu Sözlüğü"nde, “zor, zorlayış, bir işi yaptırmak için zora başvurmak” şeklinde açıklanmıştır. Ceza Genel Kurulunun 30.03.2010 tarihli ve 167-70 sayılı kararı ile yerleşmiş önceki kararlarında da vurgulandığı üzere, icbar kelimesi manevi cebir anlamında olup cebir unsuru manevi tazyikle gerçekleşecektir. Mağdurda meydana getirilen korkunun etkisi altında suçun işlenmesi hâlinde icbar gerçekleşmiş sayılacak, maddi cebir kullanılması hâlinde ise, eylem yağma suçunu oluşturacaktır. Nitekim TCK’nın 250. maddesinin gerekçesinde de bu husus açıkça belirtilmiştir. Yine Ceza Genel Kurulunun ve Özel Dairelerin yerleşmiş kararlarında belirtildiği üzere, manevi cebrin, belli bir şiddete ulaşması, ciddi olması, mağdurun baskının etkisinden kolaylıkla kurtulma imkânının bulunmaması gerekir. Mağdurun iradesini baskı altında tutmaya elverişli olmak şartıyla, doğrudan doğruya veya dolaylı biçimde yapılan her türlü zorlayıcı hareket de icbar kavramına dahildir. Yapılan hareketlerin mağdurun iradesini manevi baskı altında tutmaya uygun ve elverişli olması, vaat edilmesi veya sağlanması istenilen menfaatin hukuka aykırı olduğunun mağdurca bilinmesi icbar için yeterlidir. Bu nedenle de icbarın manevi baskı oluşturmaya elverişli olup olmadığı, somut olayın özellikleri ve nesnel şartlar nazara alınarak, hâkim tarafından takdir edilmelidir.
Öte yandan, icbar suretiyle irtikap suçunun gerçekleşmesi kamu görevlisinin nüfuzunu kötüye kullanmasını gerektirmektedir. Nüfuz, kamu görevlisinin görevinin vermiş olduğu yetki ve imkânlar nedeniyle sahip olduğu güç ve etkinlik; bunun kötüye kullanılması ise yetki ve imkânların sağladığı ayrıcalıklı üstün konumdan yararlanarak görevlinin kendisi ya da başkasına yarar sağlaması olup, bu suçta kamu görevlisi görevi gereği sahip olduğu gücü haksız yarar elde etme amacıyla kullanmaktadır.
Türk Ceza Kanunu"nun İkinci Kitabının “Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler” başlığını taşıyan Dördüncü Kısmının, “Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar” başlıklı Birinci Bölümünde yer alan "Rüşvet" başlıklı 252. maddesi suç tarihindeki ve yürürlükteki düzenleme uyarınca;
“(1) Görevinin ifasıyla ilgili bir işi yapması veya yapmaması için, doğrudan veya aracılar vasıtasıyla, bir kamu görevlisine veya göstereceği bir başka kişiye menfaat sağlayan kişi, dört yıldan on iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Görevinin ifasıyla ilgili bir işi yapması veya yapmaması için, doğrudan veya aracılar vasıtasıyla, kendisine veya göstereceği bir başka kişiye menfaat sağlayan kamu görevlisi de birinci fıkrada belirtilen ceza ile cezalandırılır.
(3) Rüşvet konusunda anlaşmaya varılması halinde, suç tamamlanmış gibi cezaya hükmolunur.
(4) Kamu görevlisinin rüşvet talebinde bulunması ve fakat bunun kişi tarafından kabul edilmemesi ya da kişinin kamu görevlisine menfaat temini konusunda teklif veya vaatte bulunması ve fakat bunun kamu görevlisi tarafından kabul edilmemesi hâllerinde fail hakkında, birinci ve ikinci fıkra hükümlerine göre verilecek ceza yarı oranında indirilir.
(5) Rüşvet teklif veya talebinin karşı tarafa iletilmesi, rüşvet anlaşmasının sağlanması veya rüşvetin temini hususlarında aracılık eden kişi, kamu görevlisi sıfatını taşıyıp taşımadığına bakılmaksızın, müşterek fail olarak cezalandırılır.
(6) Rüşvet ilişkisinde dolaylı olarak kendisine menfaat sağlanan üçüncü kişi veya tüzel kişinin menfaati kabul eden yetkilisi, kamu görevlisi sıfatını taşıyıp taşımadığına bakılmaksızın, müşterek fail olarak cezalandırılır.
(7) Rüşvet alan veya talebinde bulunan ya da bu konuda anlaşmaya varan kişinin; yargı görevi yapan, hakem, bilirkişi, noter veya yeminli mali müşavir olması halinde, verilecek ceza üçte birden yarısına kadar artırılır.
..." biçiminde düzenlenmiştir.
TCK"nın 252. maddesinin birinci fıkrasında; “Görevinin ifasıyla ilgili bir işi yapması veya yapmaması için, doğrudan veya aracılar vasıtasıyla, bir kamu görevlisine veya göstereceği bir başka kişiye menfaat sağlayan kişi dört yıldan oniki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” şeklinde “rüşvet veren” bakımından,
İkinci fıkrasında ise; “Görevinin ifasıyla ilgili bir işi yapması veya yapmaması için, doğrudan veya aracılar vasıtasıyla, kendisine veya göstereceği bir başka kişiye menfaat sağlayan kamu görevlisi de birinci fıkrada belirtilen ceza ile cezalandırılır” biçiminde ifade edilmek suretiyle de “rüşvet alan kamu görevlisi” açısından “rüşvet suçu” tanımlanmıştır. Bu suretle de, sağlanan menfaatin “kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı” bir işin yapılması amacına yönelik olması şartı kaldırılarak, görevinin gereklerine uygun davranması için kişilerden kendisine veya bir başkasına çıkar sağlamak fiili TCK"nın 257/3. maddesindeki görevi kötüye kullanmak suçu kapsamından çıkartılarak rüşvet suçuna dönüştürülmüştür.
Gelinen bu aşamada rüşvet anlaşması ve rüşvet suçunda teşebbüs hususları üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır.
TCK"nın 252. maddesinin üçüncü fıkrası "Rüşvet konusunda anlaşmaya varılması halinde, suç tamamlanmış gibi cezaya hükmolunur." şeklinde düzenlenmiştir. Madde gerekçesinde de belirtildiği üzere rüşvet suçunun, menfaatin kamu görevlisi tarafından temin edildiği anda tamamlandığı ilke olarak kabul edilmekle birlikte, izlenen suç siyaseti gereği olarak, rüşvet suçunun kamu görevlisi ile iş sahibi arasında görevinin ifasıyla ilgili bir işin yerine getirilmesi veya getirilmemesi amacına yönelik menfaat teminini öngören bir anlaşmanın yapılması durumunda dahi rüşvet suçu tamamlanmış gibi cezaya hükmedileceği hüküm altına alınmıştır. Rüşvet anlaşmasının yapılmasıyla suç oluşup tamamlanacağından, anlaşmanın işin yapılmasından önce veya en geç yapılması anında olması gerekir.
Rüşvet anlaşmasının varlığı için belirli bir şekil şartı (yazılı olma gibi) yoktur. Tarafların fikir birliğine varma anında anlaşma yapılmıştır. Fikir birliğinin varlığı, karşılıklı olarak ileri sürülen söz veya davranışlardan da anlaşılabilir. Bu uyuşma karşılıklı görüşme anında olabileceği gibi aracılar vasıtasıyla iradelerin buluşması biçiminde de gerçekleşebilir (Osman Yaşar - Hasan Tahsin Gökcan - Mustafa Artuç, Yorumlu - Uygulamalı Türk Ceza Kanunu, Adalet Yayınevi, Ankara, 2010, s. 7126.).
Türk Ceza Kanunu"nun 252. maddesinin üçüncü fıkrasındaki tanımdan hareketle, rüşvet suçları, rüşvet anlaşmasının yapıldığı anda tamamlanmış olur. Uygulama ve öğretide kabul edildiği üzere, bu suç teşebbüse elverişli bir suçtur.
Rüşvet verme veya alma niyetinde olmayan kişi veya kamu görevlisinin, atlatmak veya yakalatmak ya da suç delillerini ortaya çıkartmak amacıyla kabul etmiş gibi gösterdiği biçimsel rızanın (görünüşteki rıza-dış rıza) özgür iradeye dayalı olmaması nedeniyle, rüşvet anlaşmasının varlığından söz edilemeyeceği cihetle, böyle bir durumda rüşvet alırken veya rüşvet verirken yakalanan failin eyleminin rüşvet suçuna teşebbüs olarak kabulü gerekmektedir. Ceza Genel Kurulu ve Özel Dairece sürdürülen istikrarlı uygulamalar da bu yöndedir.
Rüşvet suçu, öğretide de açıkça vurgulandığı üzere iki taraflı bir suçtur. Bir karşılaşma suçu olduğu için, zorunlu olarak suçun işlenişine katılanlar, aynı amacın gerçekleşmesini hedeflemekte, fakat farklı yönlerden hareket etmektedirler. Bu suç ile yasaklanan eylemler, rüşveti alan kamu görevlisi bakımından rüşvet alma, rüşveti veren fail bakımından ise, rüşvet vermedir. Bu nedenle de yararı sağlayan veya bu yolda anlaşmaya varan (vaadde bulunan) kişi ile kamu görevlisi arasında, serbest iradeye dayalı bir “rüşvet anlaşması” bulunmaktadır (Mehmet Emin Artuk – Ahmet Gökcen – A. Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, 7. Bası, s. 699 vd.; Durmuş Tezcan – Mustafa Ruhan Erdem – Murat Önok, Teorik ve Pratik Ceza Özel Hukuku, 6. Bası. s. 810 vd.; İzzet Özgenç, İrtikap ve Rüşvet Suçları, 1. Bası, s. 78 vd.).
Rüşvet verme suçunda kişinin kamu görevlisine rüşvet teklifinde bulunması sonrasında kamu görevlisi tarafından bu teklifin kabul edilerek anlaşmaya varılması hâlinde suçun tamamlandığı, kamu görevlisi tarafından, yapılan teklifin reddedilmesi hâlinde ise rüşvet verme suçunun teşebbüs aşamasında kaldığı kabul edilmektedir.
Gerek Ceza Genel Kurulunun ve Özel Dairenin yerleşmiş kararlarında, gerekse öğretide ağırlıklı bir görüş olarak kabul gördüğü üzere, kamu görevlisinin, görev alanına giren bir işin yapılması veya yapılmaması karşılığında, fertler arasında, haksız yararın sağlanması hususunda rızalarının tam olarak uyuşması ile rüşvet anlaşması gerçekleşmiş olur. Teklif veya önerinin fert veya kamu görevlisinden gelmesinin önemi bulunmamakla birlikte, rüşvet veren ve alanın aynı amacın gerçekleştirilmesine yönelik olarak, kamu görevlisi tarafından ferde veya fert tarafından kamu görevlisine doğrudan veya örtülü bir istek veya önerinin yapılması ve bunun da karşı tarafça kabul edilmesi gerekir. Böyle bir anlaşmanın varlığının kabulü için, anlaşmaya ilişkin rızalar özgür irade ürünü olmalı, başka deyişle, cebir, tehdit, hile ve sair nedenlerle fesada uğratılmamış bulunmalıdır.
05.07.2012 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun’un 87. maddesi ile TCK"nın 252. maddesinde yapılan değişikliğe ilişkin madde gerekçesinde; “Rüşvet suçunun oluşabilmesi için sağlanan menfaatin kamu görevlisinin ‘görevinin gereklerine aykırı’ bir işin yapılması amacına özgü olması şartı aranmamaktadır. Rüşvet suçunun oluşabilmesi için, kamu görevlisinin görevinin ifasıyla ilgili bir işin yapılması veya yapılmaması bağlamında kişiyle anlaşarak bir menfaat temin etmesi gerekmektedir. Ancak, önemle vurgulamak gerekir ki, kişinin haklı bir işinin gereği gibi, hiç veya en azından vaktinde görülmeyeceği endişesiyle, kendisini mecbur hissederek kamu görevlisine veya yönlendireceği kişiye menfaat temin etmiş olması hâlinde, bu kişi bakımından fiil suç oluşturmaz. Çünkü bu durumdaki kişiyi mağdur olarak kabul etmek gerekmektedir. Buna karşılık menfaat sağlanan kamu görevlisini ise, artık rüşvet veya görevi kötüye kullanma suçundan dolayı değil, icbar suretiyle irtikâp suçundan dolayı cezalandırmak gerekmektedir. Bu suretle rüşvet suçu ile icbar suretiyle irtikap suçu arasındaki ayırıma açıklık getirilmiştir.” şeklinde açıklanarak bu suretle de, görevinin gereklerine uygun davranması için kişilerden kendisine veya bir başkasına çıkar sağlamak fiili TCK"nın 257/3. maddesindeki görevi kötüye kullanmak suçu kapsamından çıkartılmış olup irtikap suçunu oluşturmadığı takdirde rüşvet suçunu oluşturduğu kabul edilmiştir.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Sanık ...’nin İstanbul Anadolu Adliyesi 2. Sulh Ceza Hâkimi olarak görev yaptığı, avukat olan katılan ..."in Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen bir soruşturma dosyasında şikâyetçi vekili olduğu dosyanın şüphelileri hakkında verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karara itiraz ettiği, itirazın değerlendirilmesi için dosyanın sanığın görev yaptığı 2. Sulh Ceza Hâkimliğine tevzi edilmesi sonrasında sanığın, katılan ...’i odasına çağırarak bilgisayar ekranında "50.000 TL verirsen bu iş olur, yardımcı olabilirim" biçimindeki metin belgesini gösterdiği, katılan ...’in ise durumu müvekkilline soracağını söyleyip süre kazanarak teklifi kabul etmediği ve olayı Adalet Komisyonu Başkanı tanık Hayri’ye anlattığı,
İstanbul Anadolu Adliyesinde 5. Sulh Ceza Hâkiminin izinli olması üzerine 28.04.2015 tarihinde gelen değişik işlere bakmak için 2. Sulh Ceza Hâkimi olan sanığın görevlendirildiği, 5. Sulh Ceza Hâkimliğince hakkında 21.04.2015 tarihinde tutuklama kararı verilen Yusuf Müjdat Kaya’nın müdafii olan katılan ...’nin, 28.04.2015 tarihli dilekçe ile tutuklamaya itiraz ettiği, sanığın saat 16.00 sıralarında odasına gelen katılan ...’ye bir süre koridorda beklemesini söylediği, yaklaşık bir saat sonra odasından çıkıp koridorda bekleyen katılan ...’nin yanına giderek elindeki ajandanın üzerinde “10.000” rakamı yazılı olan bir kağıt gösterdikten sonra "Yarın 11.00"de yerimde olacağım, gereğini yapın!" dediği, katılan ...’nin ise olayı Başasavcı Vekili tanık Abdurrahman’a anlattığı ve teklifin kabul edilmemesi nedeniyle sanığın eylemlerinin rüşvet almaya teşebbüs aşamasında kaldığının kabul edildiği olayda;
Avukat katılan ...’in, şikâyetçi vekili olarak bir kısım şüpheliler hakkında suç duyurusunda bulunması üzerine İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığınca dosyanın şüphelileri hakkında özel belgede sahtecilik suçundan dava açıldığı, katılan ...’in aynı kişiler hakkında aynı eylemle ilgili daha sonra resmî belgede sahtecilik suçunu işledikleri iddiasıyla suç duyurusunda bulunması üzerine aynı eylemle ilgili daha önce dava açıldığından bahisle kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmesi üzerine katılan ...’in bu karara itiraz ettiği, dosyanın sanığın yetkili olduğu 2. Sulh Ceza Hâkimliğine tevzi edildiği, katılan ..., sekreteri olan tanık Zeynep’in büroyu arayan erkek bir şahsın kendisini “2. Sulh Ceza Hâkimi” olarak tanıtıp bir dosya ile ilgili görüşmek üzere yanına gelmesi gerektiğini kendisine iletmesi üzerine kaleme gittiğinde burada görev yapan erkek personel tespit edemeyince bu durumu tekrar sekreteri olan tanık Zeynep’e sorduğunu, onun da önceki söylediklerini tekrar ettiğini beyan ettiği, bir kaç gün sonra sanığın katılan ...’in cep telefonunu arayarak odasına çağırması üzerine katılan ...’in sanığın odasına gittiği, burada bir süre dosya hakkında konuşmalarının ardından sanığın dizüstü bilgisayar ekranında olan "50.000 TL verirsen bu iş olur, yardımcı olabilirim" şeklindeki yazıyı katılan ..."e gösterdiği, katılan ...’in ise müvekkiliyle görüşmesi gerektiğini belirterek oradan ayrılıp aynı gün olayı İstanbul Anadolu Adliyesi Adalet Komisyonu Başkanı tanık ..."a anlattığı, birkaç gün sonra tanık ..."ın Cumhuriyet Başsavcısı ... ve Adalet Komisyonu üyesi ... ile görüştüğü ve birlikte 03.03.2015 tarihli tutanağı düzenledikleri, Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından iletişimin tespiti ve teknik araçlarla izleme talebinin nöbetçi ağır ceza mahkemesince reddedildiğinin anlaşıldığı olayda; sanık ile katılan ... arasında geçmişe dayalı bir husumet bulunmaması, sanığın daha önce katılan ...’in taraf olduğu bir dosyaya bakmaması ve karar vermemesi, katılan ...’in sanığın menfaat talebinde bulunduğu aynı gün olayı Adalet Komisyonu Başkanı tanık ..."a anlatarak müracaatta bulunması ve bu olaydan birkaç gün sonra Adalet Komisyonu Başkan ve Üyelerince düzenlenen 03.03.2015 tarihli tutanaktan olay tarihinin tutanak tarihinden birkaç gün önce olduğunun anlaşılması, sanık tarafından itirazın reddine ilişkin kararın 11.03.2015 tarihinde verilmiş olması nedeniyle şikâyetin henüz katılan vekilinin aleyhine sonuçlanan itirazın reddi kararının verilmesinden önce yapılması, her ne kadar sanık henüz karar verilmeden önce dosya arasına koyduğu el notunu gören ve müvekkili aleyhine karar verileceğini düşünen katılan ... tarafından şikâyet edildiğini savunmuş ve yazı işleri müdürü olan tanık Demet"de genelde sanığın bu tür dosyalarda dosya içine koyduğu kağıda not alarak bunu kaleme ilettiğini ve iş yoğunluğundan dolayı kararın daha sonra yazıldığını söylemiş ise de, bu dosyada sanık tarafından dosya arasına not kağıdı konulduğu anlaşılamadığı gibi itirazın reddi kararının katılan ... tarafından kararın verilmesinden önce öğrenildiğinin sabit olmaması, tanık Zeynep’in kendisini 2. Sulh Ceza Hâkimi olarak tanıtan erkek bir şahsın katılan ...’in bürosunu öğle saatlerinde aradığına dair beyanda bulunması, katılan ...’in kalem personelinin hepsinin kadın olduğuna dair beyanı ile bunun Adalet Komisyonu Başkanı tanık Hayri tarafında da doğrulanması, HTS kayıtlarından da 18.02.2015 tarihinde öğle saatlerinde İstanbul Anadolu Adliyesi Cumhuriyet Başsavcılığına ait hattan katılan ...’in bürosunun arandığının anlaşılması, sanığın, katılan ...’e ulaşmak için tanık ...’in telefonuyla katılan ...’i cep telefonundan aradığı hususunun taraflarca da doğrulanması, sanık ve tanık Şemail, katılan ...’in telefonla aranıp odasında evrakını unuttuğunu söylediğini beyan etmiş iseler de katılan ..."i daha önce tanımadığını söyleyen sanığın, bir başkasına ait telefonla bu sebeple avukat olan katılanı aramasının hayatın olağan akışına aykırı olmasından sanığın savunmasına itibar olunmaması, sanığın isteğini yerine getirmesi için ısrarlarına devam edip katılan ...’e ulaşmak için daha önceki görev yerinden tanıdığı İstanbul Manisalılar Derneği Başkanı tanık Ahmet’i arayarak anılan dernekte yönetim kurulu üyesi olan katılan ...’in yanına uğramasını istediğine dair tanık Ahmet’in beyanda bulunması, sanığın ısrarlı talebi sonucunda katılan ...’in aynı gün Adalet Komisyonu Başkanına olayı bildirmesi ve birkaç gün sonra Adalet Komisyonu Başkan ve Üyelerince 03.03.2015 tarihli tutanağın düzenlenmesi, tutanağı düzenleyen tanıklar Hayri, İbrahim ve Fehmi’nin, katılan ... tarafından olayın kendilerine anlatıldığını söylemeleri, sanık tarafından itirazın reddine dair verilen kararın katılan ...’in şikâyet tarihinden sonra 11.03.2015’te verilmesi hususları birlikte değerlendirildiğinde; sanığın katılan ...’in kovuşturmaya yer olmadığı kararına yapmış olduğu itirazın kabulüne dair karar verilmesi karşılığında katılan ...’den 50.000 TL talep ettiği,
Katılan ...’nin müvekkili olan Yusuf Müjdat Kaya’nın kasten yaralama suçundan 21.04.2015 tarihinde 5. Sulh Ceza Hâkimliğince tutuklanmasına karar verilmesi üzerine bu karara 28.04.2014 havale tarihli dilekçe ile itiraz ettiği, anılan mahkeme hâkiminin izinli olması sebebiyle sanığın 28.04.2014 tarihli adı geçen hâkimliğin değişik işlerini karara bağlamak için geçici olarak görevlendirildiği ve dosya ile birlikte itiraz dilekçesinin sanığa iletilmesinden sonra katılan ..."nin, sanığın odasına gelerek dosya ile ilgili olarak bilgi vermek istediği, ancak sanığın dosyayı inceleyeceğini söylemesi üzerine koridorda beklediği, bir süre sonra sanığın odasının kapısını kilitleyerek Zeki’nin yanına gittiği, katılan ...’nin dosyayı sorduğu sırada elindeki ajanda üzerinde bulunan ve "10.000 TL" yazılı olan kağıdı katılan ...’ye okuttuktan sonra "Yarın 11.00"de yerimde olacağım, o saate kadar gereğini yapın!" dediği, katılan ...’nin aynı gün durumu tutuklu Yusuf Müjdat Kaya’nın annesi tanık Kıymet’e anlattığı, bunun tanık Kıymet tarafından da doğrulandığı, ertesi gün katılan ...’nin sanığın yanına gitmediği ve sanığın tutukluluğun yeniden değerlendirilmesi talebi konusunda ret kararı verip itirazın incelenmesi için soruşturma dosyasını 6. Sulh Ceza Hâkimliğine gönderdiği, katılan ...’nin, kararı öğrenmesinden bir gün sonra İstanbul Anadolu Adliyesinde Cumhuriyet Başsavcı Vekili olan ve üniversiteden arkadaşı olan tanık Abdurrahman’a olayı anlatması üzerine ve sonrasında adliyede Başsavcı Vekili olan tanıklar Hüseyin ve Cengiz Cem’in de olayı öğrendiklerinin anlaşıldığı, her ne kadar 28.04.2015 tarihinde suç saati içerisinde olayın gerçekleştiği iddia edilen yerde kamera olmadığından bir kayıt tespit edilmese ve adliye koridorunda sadece katılan ...’nin görüntüsü olsa da, katılan ...’nin belirtilen tarihte sanık ile görüşme yaptığını beyan etmesi, olaydan hemen sonra tanık Kıymet’e, iki gün sonra da tanık Abdurrahman’a bilgi vermesi üzerine aynı gün tanıklar Hüseyin ve Cengiz Cem’in de olayı öğrenmeleri, söz konusu itirazın reddi kararının fiziki çıktısında karar tarihi 28.04.2015 ise de UYAP sisteminde yapılan incelemede evrakın UYAP sistemi üzerinden katip olan tanık ... tarafından 29.04.2015 tarihinde oluşturulması ve sanık tarafından da aynı tarihte imzalanması, katılan ... ile sanık arasında önceye dayalı husumet bulunmaması, sanığın daha önce katılan ...’nin tarafı olduğu herhangi bir davaya katılmaması ve karar vermemesi hususları birlikte değerlendirildiğinde; sanığın tutuklu olan Yusuf Müjdat Kaya"nın tahliye edilmesi karşılığı tutuklunun avukatı olan katılan ..."den 10.000 TL istediği kabul edilmelidir.
Söz konusu eylemin hukuki niteliğinin belirlenmesinde; her ne kadar sanık hakkında irtikaba teşebbüs etme suçundan dava açılmış ise de, sanığın her iki olayda da yapacağı iş karşılığında katılandan menfaat temin etmeye çalışırken katılanların avukat olması da gözetildiğinde, sanığın eyleminin özellikle katılan ...’e karşı ısrarlı tutumunun katılanların iradesini etki altına bırakmaya yeterlilikte olmadığı, zorlama olarak kabul edilebilecek bir söz, tutum ya da davranışının bulunmadığı, sanığın eyleminin manevi baskı (icbar) altına alabilecek yeterlilikte ve boyutta olmadığı, katılanların meslekleri ve bu nedenle olaylar konusundaki bilgileri dikkate alındığında, sanık tarafından yapılan ve icbar niteliğine ulaşmayan tekliflerden ve telkinlerden kolaylıkla kurtulabilecek durumda oldukları, kaldı ki söz konusu olaylardan hemen sonra katılanların yetkili birimlere ve kişilere derhal ulaşarak bilgi verdikleri birlikte değerlendirildiğinde, sanığın eyleminin irtikap suçunu oluşturmadığı, eylemler bütün olarak değerlendirildiğinde sanığın görevinin gereği olarak yapmaması gereken bir işi yapmak için değişik zamanlarda katılanlardan haksız çıkar sağlamaya çalıştığı, rüşvet teklifine katılanlar tarafından karşılık verilmemesi nedeniyle rüşvet anlaşması tamamlanamamış olup eyleminin teşebbüs aşamasında kaldığından zincirleme olarak rüşvete teşebbüs etme suçunu işlediği kabul edilmelidir.
Bu itibarla usul ve kanuna uygun İlk Derece Mahkemesi hükmünün onanmasına karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1-Sanık müdafisinin temyiz isteminin süresinde olmadığından CMK’nın 298. maddesi uyarınca REDDİNE, temyiz incelemesinin sanığın temyiz istemiyle sınırlı olarak YAPILMASINA,
2- Usul ve kanuna uygun olan Yargıtay 5. Ceza Dairesinin 08.03.2017 tarihli ve 8-6 sayılı mahkûmiyet hükmünün ONANMASINA,
3- Dosyanın, Yargıtay 5. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 06.05.2021 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.
Sayın kullanıcılarımız, siteden kaldırılmasını istediğiniz karar için veya isim düzeltmeleri için bilgi@abakusyazilim.com.tr adresine mail göndererek bildirimde bulunabilirsiniz.