Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın, kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;
Dava, ehliyetsizlik ve hile hukusal nedenlerine dayalı tapu iptali ve kısıtlı M.T. adına tescil olmazsa tazminat isteğine ilişkindir.
Mahkemece, ehliyetsizlik iddiasının sabit olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 1695 ada 5 parsel sayılı taşınmazdaki 1,2,3 no"lu bağımsız bölümler ile 1695 ada 4 parsel sayılı taşınmazdaki 11 no"lu bağımsız bölümün davacı M.T.adına kayıtlı iken 20.5.2010 tarihinde satış yoluyla davalı B."ya temlik edildiği, B."nın da 11 no"lu bağımsız bölümü 25.5.2010 tarihinde dava dışı üçüncü kişiye sattığı görülmektedir.
Davacı vasisi İ. T. M.nın akıl sağlığının yerinde olmaması sebebiyle vesayet altına alındığı gün, iradesi de fesada uğratılarak dava dışı oğlu Şaban"ın baldızı olan davalıya dört adet taşınmazın temlikinin yolsuz olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açmıştır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 11.04.1990 gün ve 1990/1-152 E.; 1990/236 K. sayılı kararında da vurgulandığı üzere davada dayanılan maddi olaylar bakımından birkaç hukuki nedenin bir arada gösterilmesinde ilke olarak usul ve yasaya aykırılık yoktur.
Bununla birlikte, ehliyetsizlik iddiasının kamu düzeniyle ilgili olması ve ehliyetsizliğin saptanması halinde diğer nedenlerin incelenmesine gerek kalmayacağı hususları gözetildiğinde, anılan isteğin öncelikle ele alınması kaçınılmazdır.
Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanunun “ fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir “ biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde edebilmesi, borç ( yükümlülük ) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlamış, 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin ( reşit ) olmayı kabul ederek “ ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır" hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü" eylem ve işlev ehliyeti olarak da tarif edilerek, aynı Yasanın 13. maddesinde "yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir” şeklinde açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir.
Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.
Hemen belirtmek gerekir ki, Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından, karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı 11.6.1941 tarih 4/21)
Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında, bir kimsenin ehliyetinin tesbitinin şahıs ve mamelek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, kullandığı ilaçlar ve reçeteler, hasta müşahede kağıtları, film grafilerinin eksiksiz temin edilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar HUMK’nun 286. maddesinde (6100 sayılı Yasanın 282.m.) belirtildiği gibi bilirkişinin “rey ve mutaalası” hakimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir. Hele ayırt etme gücünün nispi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2. maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür.
Somut olayda; davacının ehliyetli olup olmadığı yönünde vesayet dosyasında alınan Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 6.5.2010 tarihli raporuna göre davacı M."ya bipolar bozukluk teşhisi konduğu, bu rapora dayanarak M."nın 20.5.2010 tarihli karar ile vesayet altına alınmasına karar verildiği, kendisine oğlu İ."in vasi olarak atandığı ve bu dava için vasiye husumete izin verildiği, vesayet dosyasında M."nın bir başka oğlu Ş."ın itirazı ve vasiliğin kaldırılmasını istemesi üzerine Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kurulundan alınan muhalefet şerhli 26.12.2012 tarihli rapora göre M."nın halihazır durumu itibariyle fiil ehliyetine haiz olduğunun bildirilmesi üzerine kısıtlılık halinin kaldırılmasına, vasi İ."in vasilik görevinin sona erdirilmesine ilişkin ek karar verildiği, eldeki dosyada aldırılan Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Adli Tıp Anabilim Dalından alınan 3.12.2012 tarihli raporda ise M."nın akit tarihi olan 20.5.2010 tarihi itibariyle hukuki sorumluluğu olmadığının bildirildiği ve mahkemece bu rapora itibar edilerek sonuca gidildiği anlaşılmaktadır.
Mahkemece, hukuki ehliyetsizlik iddiası konusunda dosyada bulunan raporlar arasındaki çelişki giderilmemiş, yukarıda belirlenen ilkeler çerçevesinde bir araştırma ve uygulama yapılmamıştır.
Hal böyle olunca, tarafların hukuki ehliyetsizlik yönünde bildirecekleri tüm delillerin toplanması, davacıya ait sağlık kurulu raporları, hasta müşahade kayıtları, reçeteler ve benzeri belgelerin getirtilmesi, ondan sonra 2659 sayılı Yasanın 7 ve 16. maddeleri göz önünde tutulmak suretiyle davacıyla birlikte dosyanın Adli Tıp Kurumuna gönderilerek mevcut raporların da tartışılarak, davacının akit tarihinde ehliyetli olup olmadığı yönünde rapor alınması, ehliyetsiz olduğu saptanırsa vasi tayini için işlem başlatılması, vasi tayin edildikten sonra vasi marifetiyle yargılamaya devam edilmesi, ehliyetli olduğunun anlaşılması halinde hile iddiasının incelenmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik soruşturma ile yetinilerek, yanılgılı hukuki nitelendirmelerle yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir.
Davacının, temyiz itirazları açıklanan nedenlerden ötürü yerindedir. Kabulüyle, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK."nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 26.06.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.