Abaküs Yazılım
Ceza Genel Kurulu
Esas No: 2017/634
Karar No: 2019/76

Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2017/634 Esas 2019/76 Karar Sayılı İlamı

Ceza Genel Kurulu         2017/634 E.  ,  2019/76 K.

    "İçtihat Metni"


    Kararı Veren
    Yargıtay Dairesi : 12. Ceza Dairesi
    Mahkemesi :Ağır Ceza
    Sayısı : 78-197

    Davacılar ... ve ..."in teşekkül hâlinde uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan beraatlerine karar verilmesinden sonra, tutuklu kaldıkları süreler nedeniyle 10.000"er TL maddi ve 10.000"er TL manevi tazminat istemiyle Maliye Hazinesi aleyhine ayrı ayrı açılan davaların birleştirilmesine karar verilerek davacı ..."in maddi tazminat istemine yönelik davasının reddine, manevi tazminat istemine yönelik davanın kısmen kabulü ile davacı ... için 1.800 TL manevi; davacı ... için ise davaların kısmen kabulü ile 3 TL maddi ve 1.800 TL manevi tazminatın davalı Maliye Hazinesinden tahsiline, fazlaya ilişkin taleplerin reddine ilişkin 04.01.2011 tarihli ve 317-1 sayılı hükümlerin, davacılar vekili ve davalı ... vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 20.11.2012 tarih ve 15848-24546 sayı ile;
    "...Davacı vekilinin tüm, davalı vekilinin yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine, ancak;
    Dava, 466 sayılı Kanun hükümlerine dayalı tazminat istemine ilişkin olup; Ceza Genel Kurulunun 23.03.2010 tarih ve 2009/256 Esas ve 2010/57 sayılı kararında 466 sayılı Kanun"un 2. maddesindeki üç aylık sürenin başlangıcı için 21.04.1975 tarihli ve 3-5 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararına atıf yapılarak kesinleşen beraat kararından davacının haberdar olmasının aranması gerektiği şeklindedir. Ancak adı geçen kararda tazminat davasının ne zamana kadar açılması gerektiğine dair bir açıklama yoktur. Borçlar Kanunu"nun 60. maddesinde tazminat davasının, zarar verici fiil veya olayın vukuundan itibaren her hâlde 10 yıl sonra zamanaşımına uğrayacağı kabul edilmiştir. Kanun dışı yakalanan veya tutuklanan kimseler bakımından, devletin yaptığı yakalama veya tutuklama haksız fiili ceza davasının kesinleşmesi ile netleştiğinden bu tarih olayın vuku tarihi olup, bu tarihten itibaren 10 yıl dolduktan sonra 466 sayılı Kanun"a göre tazminat istenemeyecektir. İncelemeye konu olan dosya kapsamına göre kesinleşmiş beraat kararının davacılara tebliğ edildiğinin anlaşılmaması ve tazminat davasına dayanak teşkil eden mahkeme dosyasındaki kesinleşme şerhine göre davacılar hakkındaki beraat kararının 02.07.1993 tarihinde kesinleştiği davacı ... için davanın 16.08.2010 tarihinde, davacı ... için ise davanın 12.07.2010 tarihinde -10 yıl dolduktan sonra- açıldığının anlaşılması karşısında davanın süre yönünden reddine dair karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde tazminata hükmedilmesi," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
    Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi ise 20.03.2013 tarih ve 78-197 sayı ile;
    "Süre; 21.04.1975 gün ve 3-5 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ve bu doğrultuda oluşan Yargıtay içtihatları uyarınca, 466 sayılı Yasa"nın 2. maddesindeki dava açma süresinin, beraat kararı kesinleştikten sonra kesinleşme şerhli beraat kararının bizzat sanığa tebliğinden veya öğrenmesinden itibaren başlayacağı, incelenen dosyada ise kesinleşmiş beraat kararının sanıklara (davacılara) tebliğ edilmediği veya davacıların kesinleşmiş kararı öğrendiklerine ilişkin bir bilgi veya beyanın olmadığı anlaşıldığından, davanın, Mahkemenin ilk kararında belirtildiği gibi yasal sürede açıldığı kabul edilmiştir.
    Tazminata konu ceza dosyanın içeriği incelendiğinde özetle; davacıların Diyarbakır 2 Nolu Ağır Ceza Mahkemesinin 1992/742 E. - 1993/375 K. sayılı dosyasında, "teşekkül hâlinde uyuşturucu kaçakçılığı" suçundan 22.10.1992 tarihinde tutuklandıkları, 11.02.1993 tarihinde tahliye edildikleri ve yargılama sonucunda 24.06.1993 tarihinde beraat ettikleri, kararın 02.07.1993 tarihinde kesinleştiği, kesinleşen kararın davacılara tebliğ edilmediği, davacının dosyasının tefrik olmadığı, tutuklu kaldıkları sürelerin başka cezadan mahsup edilmediği anlaşılmıştır.
    Değerlendirme;
    21.04.1975 gün ve 3-5 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, 466 sayılı Yasa"nın 2. maddesindeki dava açma süresinin, beraat kararı kesinleştikten sonra kesinleşme şerhli beraat kararının bizzat sanığa tebliğinden itibaren başlayacağı, bu doğrultuda Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 23.03.2010 tarih ve 2009/256 esas, 2010/57 sayılı kararında, 466 sayılı Kanun"un 2/1. maddesinde kesinleşen kararın ilgilisine tebliğinden itibaren 3 aylık süre içerisinde tazminat davasının açılması gerektiğinin öngörüldüğü, başkaca bir sürenin düzenlenmediği, bu itibarla dava açma süresinin kesinleşen beraat kararın bizzat ilgilisine tebliği tarihinden başlayacağının belirtildiği anlaşılmıştır. Her ne kadar Yargıtay 12. CD"nin 20.11.2012 tarih ve 2012/15848 Esas, 2012/24546 Karar sayılı bozma ilamında "...Borçlar Kanunu"nun 60. maddesinde tazminat davasının, zarar verici fiil veya olayın vukuundan itibaren her hâlde 10 yıl sonra zamanaşımına uğrayacağı kabul edilmiştir. Kanun dışı yakalanan veya tutuklanan kimseler bakımından, devletin yaptığı yakalama veya tutuklama haksız fiili ceza davasının kesinleşmesi ile netleştiğinden bu tarih olayın vuku tarihi olup, bu tarihten itibaren 10 yıl dolduktan sonra 466 sayılı Kanun"a göre tazminat istenemeyecektir..." gerekçesi ile tazminat istemine bir üst sınır getirmişse de Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2009/256 Esas, 2010/57 Karar sayılı kararında "...öngörülen sürelerin 466 sayılı Yasa"ya dayalı tazminat davalarında kıyasen de olsa uygulanması olanağı bulunmamaktadır." diyerek bu hususa dikkat çekmiştir.
    Yargıtay 12. CD"nin 20.11.2012 tarih ve 2012/15848 Esas, 2012/24546 Karar sayılı ilamında belirtilen bozma gerekçesi ve bu gerekçeye benzer gerekçelerle Yargıtay 9. CD"nin birçok bozmalarına karşı (2008/13056 Esas, 2010/355 Karar; 2008/13847 Esas, 2010/1314 Karar; 2008/13567 Esas, 2010/984 Karar; 2008/9967 Esas, 2010/572 Karar; 2008/13584 Esas, 2010/985 Karar vb.) Mahkememiz, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 23.03.2010 tarih ve 2009/256 esas, 2010/57 sayılı kararında belirtilen gerekçeler doğrultusunda direnmiş ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2012/9-938 Esas 2012/263 Karar; 2012/9-829 Esas-2012/255 Karar; 2012/9-235 Esas-2012/1778 Karar; 2012/9–1061 Esas-2012/1779 Karar; 2012/9-236 Esas-2012/160 Karar sayılı ilamlarında Mahkememizin kararlarını yerinde görerek Yargıtay 9. Ceza Dairesinin bozma ilamlarını ortadan kaldırmıştır.
    Mahkememizce de gözlemlendiği üzere daireler ve mahkemeler arasında 466 sayılı Yasa"ya göre açılan tazminat davalarında bir üst sınırın olup olamayacağı tartışması mevcuttur. Bu tartışılan hususun netliğe kavuşması ve tam bir uygulama birliği sağlanması açısından yukarıda anılan gerekçelerle Mahkememizin ilk kararının yerinde olduğu," gerekçesiyle bozmaya direnerek önceki hükümler gibi karar vermiştir.
    Direnme kararına konu bu hükümlerin de davacılar vekili ve davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 23.02.2014 tarihli ve 44700 sayılı "ret" ve "bozma" istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 125-764 sayı ile; 6763 sayılı Kanun"un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun"a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 12. Ceza Dairesince 10.04.2017 tarih ve 160-2934 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
    TÜRK MİLLETİ ADINA
    CEZA GENEL KURULU KARARI
    Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar;
    1- Davacılar vekilinin temyiz isteminin süresinde olup olmadığının,
    2- Davalı vekilinin temyiz isteminin süresinde olup olmadığının,
    3- Davacılar vekilinin ve/veya davalı vekilinin temyiz isteminin süresinde olduğu sonucuna ulaşılması hâlinde, 466 sayılı Kanun uyarınca tazminat istemlerine ilişkin davaların süresinde açılıp açılmadığının,
    Belirlenmesine ilişkindir.
    Davacılar vekilinin ve davalı vekilinin temyiz isteminin süresinde olup olmadığına ilişkin (1) ve (2) numaralı uyuşmazlıkların aynı hukuki konuya ilişkin olmaları nedeniyle tek başlık altında ayrı ayrı değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır.
    1- Davacılar vekilinin ve davalı vekilinin temyiz istemlerinin süresinde olup olmadığı;
    İncelenen dosya kapsamından;
    Özel Dairece 20.11.2012 tarih ve 15848-24546 sayı ile hükümlerin bozulmasından sonra yargılama yapan Yerel Mahkemece 20.03.2013 tarih ve 78-197 sayı ile tarafların ve vekillerinin yokluğunda bozmaya direnilerek önceki hükümler gibi karar verildiği,
    Direnme kararından sonra Yerel Mahkemece;
    a- Davacılar vekili Av. ..."a çıkarılan ve “yetki verilen” açıklaması ile..... isimli kişiye 18.06.2013 tarihinde yapılan tebliğe ilişkin tebliğ mazbatasında matbu olarak “EKİ GEREKÇELİ KARAR” ve “BU ZARFTA Genel Karar/Müzekkere-31.12.2010 VARDIR” ibarelerinin yer aldığı,
    b- Davacılar vekili Av. ..."a çıkarılan ve iş yerinde daimi çalışan...."a 30.12.2013 tarihinde yapılan tebliğe ilişkin tebliğ mazbatasında matbu olarak “BU ZARFTA Gerekçeli Karar-Karar No:2013/197-20.03.2013 VARDIR” ibarelerinin olduğu,
    c- Davalı Maliye Hazinesi vekili Av. ...."a çıkarılan ve ... Avukatı ..."a 18.06.2013 tarihinde yapılan tebliğe ilişkin mazbatada matbu olarak “EKİ GEREKÇELİ KARAR” ve “BU ZARFTA Genel Karar/Müzekkere-13.06.2013 VARDIR” ibarelerine yer verildiği,
    d- Davalı Maliye Hazinesi vekili Av. ....."ye çıkarılan ve ... Avukatı ..."a 07.01.2014 tarihinde yapılan tebliğe ilişkin mazbata matbu olarak “BU ZARFTA Gerekçeli Karar-Karar No:2013/197-20.03.2013 VARDIR” ibarelerinin olduğu,
    Davacılar ... ve ... vekilinin 06.01.2014 tarihli dilekçe ile, davalı Maliye Hazinesi vekilinin ise 14.01.2014 tarihli dilekçe ile temyiz isteminde bulundukları,
    Anlaşılmaktadır.
    Uyuşmazlıkların sağlıklı bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi için öncelikle tebliğ mazbatası ile ilgili mevzuat hükümleri irdelenmelidir.
    7201 sayılı Tebligat Kanunu"nun “Yaş ve ehliyet şartı” başlıklı 22. maddesinde;
    “Muhatap yerine kendisine tebliğ yapılacak kimsenin görünüşüne nazaran onsekiz yaşından aşağı olmaması ve bariz surette ehliyetsiz bulunmaması lazımdır”,
    "Tebliğ Mazbatası" başlıklı 23. maddesinde;
    "Tebliğ bir mazbata ile tevsik edilir. Bu mazbatanın:
    1. Tebliği çıkaran merciin adını,
    2. Tebliği istiyen tarafın adını, soyadını ve adresini,
    3. Tebliğ olunacak şahsın adını, soyadını ve adresini,
    4. Tebliğin mevzuunu,
    5. Tebliğin kime yapıldığını ve tebliğ muhatabından başkasına yapılmış ise o kimsenin adını, soyadını, adresini ve 22 nci madde gereğince tebellüğe ehil olduğunu,
    6. Tebliğin nerede ve ne zaman yapıldığını,
    7. 21 inci maddedeki durumun tahaddüsü halinde bu hususlara mütaallik muamelenin yapıldığını, adreste bulunmama ve imtina için gösterilen sebebi,
    8. Tebligatın adres kayıt sistemindeki adrese yapılması durumunda buna ilişkin kaydı,
    9. Tebliğ evrakı kime verilmiş ise onun imzası ile tebliğ memurunun adı, soyadı ve imzasını,
    İhtiva etmesi lazımdır.",
    "Tebliğ mazbatalı kapalı zarf" başlıklı 59. maddesinde;
    "Kanunun 1 inci maddesinde yazılı mercilerden çıkarılacak tebliğ evrakı, tebliğ mazbatalı kapalı bir zarf içinde gönderilir.",
    25.01.2012 tarihli ve 28184 sayılı Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren Tebligat Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelik"in "Tebliğ mazbatasında bulunması gereken bilgiler ve tanzimi" başlıklı 35. maddesinin birinci fıkrasında ise;
    "(1) Tebliğ bir mazbata ile belgelendirilir. Bu mazbatanın;
    a) Tebliği çıkaran merciin adını,
    b) Tebliği isteyen tarafın adını, soyadını ve adresini,
    c) Muhatabın adını, soyadını ve adresini,
    ç) Tebliğin konusunu,
    d) Tebliğin kime yapıldığını ve tebliğ muhatabından başkasına yapılmış ise o kişinin adını, soyadını, adresini ve 34 üncü madde gereğince tebellüğe ehil olduğunu,
    e) Tebliğ tarihini, saatini ve nerede yapıldığını,
    f) 30 uncu ve 31 inci maddelerdeki durumların gerçekleşmesi halinde bu hususlarla ilgili hangi işlemlerin yapıldığını, adreste bulunmama ve kaçınma için gösterilen sebebi,
    g) Tebligatın adres kayıt sistemindeki yerleşim yeri adresine yapılması durumunda buna ilişkin kaydı,
    ğ) Tebliğ evrakı kime verilmiş ise onun adı, soyadı, sıfatı ve imzası ile tebliğ memurunun adı, soyadı ve imzasını,
    içermesi gerekir." hükümleri yer almaktadır.
    Tebliğin konusunu oluşturan tebliğ evrakı 7201 sayılı Tebligat Kanunu"nun 59. maddesi uyarınca, tebliğ mazbatalı kapalı bir zarf içerisinde gönderilmelidir. Gerek 7201 sayılı Tebligat Kanunu"nun 23. maddesinin dördüncü fıkrasında gerekse Tebligat Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelik"in 35. maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinde tebligat işlemini belgelendirecek olan tebliğ mazbatasının tebliğin konusunu içermesi gerektiği, Kanun"un 23. maddesinin beşinci fıkrası ile Yönetmelik"in 35. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinde ise, tebliğin muhatabından başkasına yapılmış olması hâlinde o kimsenin tebellüğe ehil olması gerektiği belirtilmiştir. Tebliğ mazbatasında, tebliğin konusunu oluşturan ve zarf içerisinde bulunan tebliğ evrakının gösterilmesi gerekmekte olup bu durumda, tebliğ mazbatası da zarf içerisinde bulunduğu belirtilen evrakın tebliğ edildiği hususunu belgelendirme vasfına sahip olacak, diğer bir deyişle, tebliğ mazbatasında zarf içerisinde olduğu belirtilmeyen evrakın, aksi başka türlü ispatlanmadığı sürece zarf içerisinde olduğu ve tebliğ edildiği söylenemeyecektir.
    Öte yandan, 1412 sayılı CMUK’nın, 5320 sayılı Kanun"un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 310. maddesinde, temyiz isteminin yüze karşı verilen kararlarda hükmün tefhiminden itibaren bir hafta içinde hükmü veren mahkemeye verilecek bir dilekçe ile veya zabıt kâtibine yapılacak beyanla olacağı, bu takdirde, beyanın tutanağa geçirilerek hâkime tasdik ettirileceği, yoklukta verilen kararlarda ise temyiz süresinin tebliğle başlayacağı belirtilmiştir.
    Bu açıklamalar ışığında;
    a- Davacılar vekilinin temyiz isteminin süresinde olup olmadığına ilişkin uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
    Direnme kararına konu hükümlerin davacılar ve vekilinin yokluklarında 20.03.2013 tarihinde tefhim edildiği, davacı vekili Av. ..."a çıkarılan ve “yetki verilen” açıklaması ile..... isimli kişiye 18.06.2013 tarihinde yapılan tebliğe ilişkin mazbata üzerindeki tebliğin konusunu oluşturan ve zarf içerisindeki evrakı gösterir matbu yazılarda karar tarihi olan 20.03.2013 tarihinin yer almadığı,..... isimli kişinin kim olduğunun, muhatapla ilgisinin, hangi konuda kendisine yetki verildiğinin ve tebellüğe ehil olup olmadığının belirtilmediği, Yerel Mahkemece bilahare davacılar vekili Av. ..."a gerekçeli kararın tebliğe çıkarıldığı ve muhatap yerine iş yerinde daimi çalışan olduğu belirtilen...."a 30.12.2013 tarihinde tebliğ edildiği, davacılar vekilinin de 06.01.2014 tarihli dilekçe ile hükümleri temyiz ettiği anlaşılmakla; davacılar vekiline çıkarılan ve “yetki verilen” açıklaması ile..... isimli kişiye 18.06.2013 tarihinde yapılan tebligata ilişkin mazbatada bu kişinin muhatap Av. ..."la olan ilgisinin, hangi konuda kendisine yetki verildiğinin ve tebellüğe ehil olup olmadığının belirtilmemesi, tebliğ mazbatasının gerekçeli karar tarihini içermemesinden dolayı gerekçeli kararın zarf içerisinde olduğunu belgelendirme niteliğinin olmaması, davacılar vekiline çıkarılan ve muhatap yerine iş yerinde daimi çalışan olduğu belirtilen...."a 30.12.2013 tarihinde yapılan tebliğe ilişkin mazbatada esas ve karar numarasıyla birlikte karar tarihi de gösterilmek suretiyle gerekçeli kararın zarf içerisinde olduğunun belirtilmesi ve gerekçeli kararın 18.06.2013 tarihinde yapılan tebligata ilişkin tebliğ mazbatalı zarf içerisinde olduğunun da başka türlü ispatlanamaması karşısında, gerekçeli kararın davacılar vekiline 18.06.2013 tarihinde değil 30.12.2013 tarihinde tebliğ edildiği ve davacılar vekilinin de 06.01.2014 tarihinde, 1412 sayılı CMUK’nın 5320 sayılı Kanun"un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 310. maddesinde öngörülen bir haftalık yasal süresi içerisinde temyiz isteminde bulunduğu kabul edilmelidir.
    b- Davalı vekilinin temyiz isteminin süresinde olup olmadığına ilişkin uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
    Direnme kararına konu hükümlerin davalı Maliye Hazinesi vekilinin yokluğunda 20.03.2013 tarihinde tefhim edildiği, davalı vekili Av. ...."a çıkarılan ve ... Avukatı ..."a 18.06.2013 tarihinde yapılan tebliğe ilişkin mazbata üzerindeki tebliğin konusunu oluşturan ve zarf içerisindeki evrakı gösterir matbu yazılarda “EKİ GEREKÇELİ KARAR” ve “BU ZARFTA Genel Karar/Müzekkere-13.06.2013 VARDIR” ibarelerinin yer alıp karar tarihi olan 20.03.2013 tarihinin yer almadığı, Yerel Mahkemece bilahare davalı Maliye Hazinesi vekili Av. ....."ye gerekçeli kararın tebliğe çıkarıldığı ve muhatap yerine Av. ..."a 30.12.2013 tarihinde tebliğ edildiği, davalı Maliye Hazinesi vekilinin de 14.01.2014 tarihli dilekçe ile hükümleri temyiz ettiği anlaşılmakla; davalı Maliye Hazinesi vekili Av. ...."a çıkarılan ve 18.06.2013 tarihinde yapılan tebligata ilişki mazbatanın gerekçeli karar tarihini içermemesinden dolayı gerekçeli kararın zarf içerisinde olduğunu belgelendirme niteliğinin bulunmaması, davalı ... vekiline çıkarılan ve muhatap yerine Av. ..."a 07.01.2014 tarihinde yapılan tebliğe ilişkin mazbatada esas ve karar numarasıyla birlikte karar tarihi de gösterilmek suretiyle gerekçeli kararın zarf içerisinde olduğunun belirtilmesi ve gerekçeli kararın 18.06.2013 tarihinde yapılan tebligata ilişkin tebliğ mazbatalı zarf içerisinde olduğunun da başka türlü ispatlanamaması karşısında, gerekçeli kararın davalı Maliye Hazinesi vekiline 18.06.2013 tarihinde değil 07.01.2014 tarihinde tebliğ edildiği ve davalı vekilinin de 14.01.2014 tarihinde, 1412 sayılı CMUK’nın 5320 sayılı Kanun"un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 310. maddesinde öngörülen bir haftalık yasal süresi içerisinde temyiz isteminde bulunduğu kabul edilmelidir.
    2- Davacılar vekili ve davalı vekili tarafından süresinde temyiz isteminde bulunulduğu sonucuna ulaşılmakla, 466 sayılı Kanun uyarınca tazminat istemlerine ilişkin davaların süresinde açılıp açılmadığı;
    İncelenen dosya kapsamından;
    Davacılar ... ve ..."in teşekkül hâlinde uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan 17.10.1992 tarihinde gözaltına alınıp 22.10.1992 tarihinde tutuklandıkları, 11.02.1993 tarihinde de tahliye edildikleri, Diyarbakır 2 Nolu Devlet Güvnelik Mahkemesi tarafından yapılan yargılama sonucunda 24.06.1993 tarih ve 742-375 sayı ile, delil yetersizliğinden beraatlerine karar verildiği, sanıklar (davacılar) müdafisine tefhim edilen hükümlerin temyiz edilmeksizin 02.07.1993 tarihinde kesinleştiği,
    Davacılar vekilinin, davacı ... yönünden 12.07.2010 tarihli dilekçe ile, davacı ... yönünden 16.08.2010 tarihli dilekçe ile, davacılar için tutuklama tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte 10.000"er TL maddi, 10.000"er TL manevi olmak üzere toplam 20.000"er TL tazminat talebinde bulunduğu,
    Anlaşılmaktadır.
    466 sayılı Kanun hükümleri uyarınca açılacak tazminat davalarının hukukumuza girişi ve hukuki niteliğine değinilmek suretiyle uyuşmazlık sağlıklı bir şekilde çözümlenebilecektir.
    Haksız ve hukuka aykırı olarak yakalanan veya tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası, ülkemizde ilk kez 1961 Anayasası"nda düzenlenmiş, 30. maddesinde, yakalama ve tutuklamanın hangi hâllerde söz konusu olacağı açıklandıktan sonra maddenin son fıkrasında; “Bu esaslar dışında işleme tâbi tutulan kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar kanuna göre Devletçe ödenir” hükmü yer almıştır.
    1961 Anayasası"nda yer alan bu düzenleme doğrultusunda, 15.05.1964 tarihli Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun"un 1. maddesinde 7 bent hâlinde, tazminatı gerektiren hâller ayrıntılı olarak düzenlenmiş, 466 sayılı Kanun"un 1. maddesinin 8. bendinde yer alan, aynı tür suçtan mahkûm olanlar, itiyadi suçlular ve suç işlemeyi meslek veya geçinme vasıtası hâline getirenlerin tazminat isteyemeyeceklerine ilişkin hüküm 18.01.1991 tarihli ve 20759 sayılı Resmî Gazete"de yayımlanan 3696 sayılı Kanun ile kaldırılmıştır.
    Haksız yakalanan ve tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası 1982 Anayasası"nda da sürdürülmüş ve 19. maddesinde yakalama ve tutuklama şartlarına işaret edildikten sonra maddenin son fıkrasında; “Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, kanuna göre, Devletçe ödenir” hükmüne yer verilmiştir.
    Anılan hüküm bu kez 17.10.2001 tarihli Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 4709 sayılı Kanun"un 4. maddesi ile; “Bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir” şeklinde değiştirilmiştir.
    Devletimizin tarafı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi"nin 5. maddesinde de kişilerin özgürlüğünün hangi hâllerde sınırlandırılabileceği belirlenmiş ve maddenin son fıkrasında bu şartlara aykırı davranılması hâlinde mağdur olan herkesin tazminat istemeye hakkı olduğu esası kabul edilerek, bireyin keyfi olarak özgürlüğünden yoksun bırakılmasının engellenmesi amaçlanmıştır.
    1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun"un 18. maddesi ile 07.05.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun yürürlükten kaldırılmış ve 5271 sayılı Kanun"un Yedinci Bölümünde, Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat ana başlığı altında, 141 ila 144. maddelerinde, tazminat isteme şartları ve sonuçları yeniden kapsamlı bir şekilde düzenlenmiş ise de, 5320 sayılı Kanun"un 6. maddesindeki;
    “(1) Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ilâ 144 üncü maddeleri hükümleri, 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanır.
    (2)Bu tarihten önceki işlemler hakkında ise, 7.5.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunur” hükmü uyarınca, 466 sayılı Kanun hükümleri 1 Haziran 2005 tarihinden önce gerçekleşen işlemler yönünden uygulanmaya devam edecektir.
    Davaya konu işlem tarihi itibarıyla uygulanması gereken 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun"un 1. maddesi;
    “1. Anayasa ve diğer kanunlarda gösterilen hal ve şartlar dışında yakalanan veya tutuklanan veyahut tutukluluklarının devamına karar verilen;
    2. Yakalama veya tutuklama sebepleri ve haklarındaki iddialar kendilerine yazılı olarak hemen bildirilmeyen;
    3. Yakalanıp veya tutuklanıp da kanuni süresi içinde hakim önüne çıkarılmayan;
    4. Hakim önüne çıkarılmaları için kanunda belirtilen süre geçtikten sonra hakim kararı olmaksızın hürriyetlerinden yoksun kılınan;
    5. Yakalanıp veya tutuklanıp da bu durumları yakınlarına hemen bildirilmeyen;
    6. Kanun dairesinde yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturma yapılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına veyahut beraetlerine veya ceza verilmesine mahal olmadığına karar verilen;
    7. Mahkum olup da tutuklu kaldığı süre hükümlülük süresinden fazla olan veya tutuklandıktan sonra sadece para cezasına mahkum edilen kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar, bu kanun hükümleri dairesinde Devletçe ödenir” hükmünü içermektedir.
    Kişilerin suçluluğu mahkeme kararı ile kesinleşmeden önce uygulanan yakalama ve tutuklama gibi koruma tedbirleri, bazen bir kısım zararların meydana gelmesine de neden olabildiğinden, hürriyetten yoksun kalanların haklarının teslim edilmesi amacıyla bu tedbirlerin uygulanması sonucu meydana gelen zararların tazminine yönelik olarak söz konusu düzenleme öngörülmüştür.
    Öğretide yer alan yaygın görüşe göre; mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına nazaran, kural olarak Devletin yargılama faaliyetinden dolayı mali sorumluluğu kabul edilmemekte, ancak kanun ile düzenleme yapılması hâlinde tazminat verilebileceği belirtilmektedir. Yakalama ve tutuklamanın haksızlığını giderici bir müessese olan tazminat sisteminin hukuki niteliği de tartışmalıdır. Haksız yakalanan ve tutuklanan kişilere karşı devletin tazminat sorumluluğunun dayanağı, farklı teorilere dayandırılmış şahsi kusur, yardım, kusursuz sorumluluk, haksız fiil, risk teorisi veya organ teorisi gibi kavramlarla açıklanmaya çalışılmıştır.
    Hâkimlerin hukuki sorumluluklarını düzenleyen 6100 sayılı HMK"nın 46. maddesindeki genel kuralın tazminatın dayanağı olduğu görüşü şahsi kusur teorisini açıklamış, haksız yakalanan veya tutuklanan kişilere ödenen paranın tazminat değil devletin bu kişilere yardımı olduğunu ileri süren görüş de yardım teorisini ortaya koymuştur. Risk teorisi ise; toplumda herkesin kanun dışı yakalanma veya tutuklanma tehlikesiyle karşı karşıya bulunmakla beraber, uygulamada ancak bazı kişilerin haksız olarak tutuklandığına, kamu düzeni faydası için bazı kimselerin zarar görebildiğine, bu zararın toplum tarafından giderilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Devletin kendisine organik olarak bağlı olan organlarının yaptığı işlemlerden doğan zarardan sorumluluğu da organ teorisi ile açıklanmıştır.
    Haksız fiil teorisine göre ise, hukuk düzeninin uygun bulmadığı, hukuka, kanuna, örf ve adete aykırı olan zarar verici filler haksız filler olup tazminat isteme hakkını doğuracaktır. Haksız fiile dayanan sorumluluk hukukunda da; kişinin hukuka aykırı ve kusurlu eylemleri ile sebep olduğu zarardan sorumluluğunu ifade eden kusur ilkesi ve kusuru aranmaksızın sadece kendisinin zarara sebep olması hâlinde zarardan sorumluluğunu ifade eden sebebiyet ilkesi olarak iki ilke ortaya çıkmaktadır.
    Diğer taraftan, adalet hizmetinin yürütülmesi sırasında bir zarar doğmuşsa kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın devletin sorumlu tutulması gerektiği görüşü de kusursuz sorumluluk teorisi ile açıklanmıştır. Bu konuda öğretide "466 sayılı Kanun"da öngörülen maddi ve manevi tazminatlar, hâkimlerin görevlerini yaparken kasıtlı olmayan fakat hizmet kusuru olarak nitelendirilebilecek hatalı davranış ve kararları ya da ihmali hareketleri ile haksız yakalama veya tutuklamaya sebep olduklarının anlaşılması üzerine devletin objektif sorumluluğunun kabul edilmesi nedeniyle ortaya çıkan tazminatlardır" (Hasan Köroğlu, Haksız Tutuklama Tazminatı, Adil Yayınevi, Ankara 1996, s.21.) şeklinde görüş de mevcuttur.
    466 sayılı Kanun"un gerekçesinde de; “...yakalanmaları ve tutuklanmalarında kanuna uymayan bir cihet bulunmamakla beraber bilahare haklarında kovuşturma yapılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına veyahut beraatlerine karar verilerek bu suretle tutuklanmaları veya yakalanmalarının haksızlığı meydana çıkmış olanların da Devletten tazminat isteyebilecekleri ve bu tazminatın hukuki mesnedinin de objektif mesuliyet esasına istinat ettiği netice ve kanaatine varılmaktadır” açıklamasına yer verilmiştir.
    Öte yandan, Ceza Genel Kurulunun 23.11.2004 tarihli ve 177-203 sayılı kararında ise; 466 sayılı Kanun"a dayalı tazminatlarda, her türlü sorunun, öncelikle bu Kanun normlarıyla çözümlenmesi gerektiği, açıklık bulunmayan ahvalde “tazminat hukuku” kıyaslamasına başvurulacağı, fiilin en ziyade “haksız fiil” benzeri olduğu gözetilerek çözüme ulaşılacağı vurgulanmıştır.
    Haksız yakalama ve tutuklama nedeniyle tazminat davalarının hukukumuzdaki tarihsel süreci ve hukuki niteliğine ilişkin bu genel açıklamalardan sonra 466 sayılı Kanun hükümlerine göre açılacak tazminat davalarında azami bir dava açma süresinin olup olmadığı değerlendirilmelidir.
    466 sayılı Kanun"un 2. maddesinin birinci fıkrasında; “1 nci maddede yazılı sebeplerle zarara uğrayanlar, kendilerine zarar veren işlemlerin yapılmasına esas olan iddialar sebebiyle haklarında açılan davalar sonunda verilen kararların kesinleştiği veya bu iddiaların mercilerince karara bağlandığı tarihten itibaren üç ay içinde, ikametgahlarının bulunduğu mahal ağır ceza mahkemesine bir dilekçeyle başvurarak uğradıkları her türlü zararın tazminini isteyebilirler” hükmü yer almakta olup maddede belirtilen üç aylık dava açma süresinin, davacı hakkında açılan ve beraatle sonuçlanan ceza davasının kesinleştiğinin tebliği veya bu kesinleşmenin öğrenilmesinden itibaren başladığı kabul edilmektedir.
    Gerçekten 466 sayılı Kanun hükümlerine göre tazminat davalarının süresinde açılıp açılmadığına ilişkin uyuşmazlıklar Ceza Genel Kurulunun gündemine defalarca gelmiş ve istikrarlı bir şekilde, Kanun"un 2. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen üç aylık dava açma süresinin, 21.04.1975 tarihli ve 3-5 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, davacı hakkında açılan ve beraatle sonuçlanan ceza davasının kesinleştiğinin tebliği veya bu kesinleşmenin öğrenilmesinden itibaren başladığı kabul edilmiştir.
    01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK"nın “Tazminat İsteminin Koşulları” başlıklı 142. maddesinin 1. fıkrasında yer alan; “Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir” şeklindeki düzenlemeyle tebliğden itibaren üç ay ve her hâlde kesinleşme tarihinden itibaren bir yıl içinde tazminat talebinde bulunulabileceği hüküm altına alınmıştır.
    Davaların açıldığı tarih itibarıyla yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu"nun "Müruru zaman" başlıklı 60. maddesinde; zarar gören tarafın zararı ve failini öğrenme tarihinden itibaren bir yıl ve her hâlde fiilin vukuundan itibaren on yıl, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu"nun "Zamanaşımı" başlıklı 72. maddesinde de, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yıl ve her hâlde fiilin işlendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle tazminat isteminin zamanaşımına uğrayacağı belirtilmiştir.
    2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu"nun 13. maddesinde ise, idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her hâlde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gerektiği düzenlenmiştir.
    Görüldüğü gibi, söz konusu Kanunlar uyarınca açılacak davalarda tebliğ ya da öğrenmeden başlayan asıl sürenin yanında eylem ya da işlem tarihinden itibaren azami dava açma süreleri öngörülmüş, 2004 sayılı İcra İflas Kanunu"nun 39. maddesinde ise, ilama dayanan takibin, son muamele üzerinden on sene geçmekle zamanaşımına uğrayacağı hüküm altına alınmıştır.
    466 sayılı Kanun hükümlerine göre açılacak tazminat davaları için de, 2. maddede belirtilen ve beraat hükmünün kesinleşmesinin tebliğinden veya öğrenilmesinden itibaren işleyen üç aylık sürenin dışında esas alınacak makul azami bir süre kabul edilmelidir. Özellikle 1982 Anayasası"nın "kişi hürriyeti ve güvenliği" ile ilgili olup tutuklama şartları ve haksız tutuklama işlemlerinden de bahsedilen 19. maddesinde yapılan; “bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir” şeklindeki değişiklikten sonra, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre 10 yıllık azami bir sürenin kabul edilmesi, hak arayışlarının kötüye kullanılacak biçimde süresiz kılınmasını önleyebileceği gibi adalet ve nasafet kurallarına da uygun ve isabetli olacaktır. Böylece, haksız yakalama ve tutuklama nedeniyle tazminat davalarına da hukukumuzdaki diğer tazminat davalarındaki gibi dava açmak için azami süre şartı getirilecek ve beraat ile sonuçlanmış ceza dava dosyalarının kesinleşmesinden sonra süresiz olarak 466 sayılı Kanun"a göre dava açma keyfiliğinin de önüne geçilecektir.
    Nitekim Ceza Genel Kurulunun 13.11.2018 tarihli ve 768-528 sayılı, 30.10.2018 tarihli ve 772-487, 23.02.2016 tarihli ve 582-85 sayılı, 06.05.2014 tarihli ve 141-229 sayılı, yine 06.05.2014 tarihli ve 122-231 sayılı kararlarında da beraat hükmünün kesinleştiğinin tebliğinden veya öğrenilmesinden itibaren 3 ay ve her hâlde kararın kesinleşmesinden itibaren 10 yıl içinde açılmayan tazminat davasının süresinde açılmadığının kabulü gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
    Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
    Davacılar ... ve ..."in teşekkül hâlinde uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan 17.10.1992 tarihinde gözaltına alınıp 22.10.1992 tarihinde tutuklandıkları, 11.02.1993 tarihinde de tahliye edildikleri, Diyarbakır 2 Nolu Devlet Güvnelik Mahkemesi tarafından yapılan yargılama sonucunda 24.06.1993 tarih ve 742-375 sayı ile, delil yetersizliğinden beraatlerine karar verildiği, hükümlerin temyiz edilmeksizin 02.07.1993 tarihinde kesinleştiği, 466 sayılı Kanun hükümleri uyarınca tazminat davalarının ise kesinleşme tarihinden itibaren 10 yıllık süre geçtikten sonra davacı ... yönünden 12.07.2010 tarihinde, davacı ... yönünden 16.08.2010 açıldığı anlaşıldığından, beraat hükümlerinin kesinleşmesinden itibaren 10 yıl içinde açılmayan tazminat davalarının süresinde açılmaması nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken kısmen kabulüne karar verilmesi isabetli değildir.
    Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükümlerinin, 466 sayılı Kanun hükümleri uyarınca tazminat istemine ilişkin davaların süresinde açılmaması nedeniyle reddine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.
    SONUÇ:
    Açıklanan nedenlerle;
    1- Davacılar vekilinin ve davalı vekilinin temyiz istemlerinin SÜRESİNDE OLDUĞUNA,
    2- Hakkari 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 20.03.2013 tarihli ve 78-197 sayılı direnme kararına konu hükümlerinin, 466 sayılı Kanun hükümleri uyarınca tazminat istemine ilişkin davaların süresinde açılmaması nedeniyle reddine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,
    3- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 07.02.2019 tarihinde yapılan müzakerede tüm uyuşmazlıklar yönünden oy birliğiyle karar verildi.



    Sayın kullanıcılarımız, siteden kaldırılmasını istediğiniz karar için veya isim düzeltmeleri için bilgi@abakusyazilim.com.tr adresine mail göndererek bildirimde bulunabilirsiniz.

    Son Eklenen İçtihatlar   AYM Kararları   Danıştay Kararları   Uyuşmazlık M. Kararları   Ceza Genel Kurulu Kararları   1. Ceza Dairesi Kararları   2. Ceza Dairesi Kararları   3. Ceza Dairesi Kararları   4. Ceza Dairesi Kararları   5. Ceza Dairesi Kararları   6. Ceza Dairesi Kararları   7. Ceza Dairesi Kararları   8. Ceza Dairesi Kararları   9. Ceza Dairesi Kararları   10. Ceza Dairesi Kararları   11. Ceza Dairesi Kararları   12. Ceza Dairesi Kararları   13. Ceza Dairesi Kararları   14. Ceza Dairesi Kararları   15. Ceza Dairesi Kararları   16. Ceza Dairesi Kararları   17. Ceza Dairesi Kararları   18. Ceza Dairesi Kararları   19. Ceza Dairesi Kararları   20. Ceza Dairesi Kararları   21. Ceza Dairesi Kararları   22. Ceza Dairesi Kararları   23. Ceza Dairesi Kararları   Hukuk Genel Kurulu Kararları   1. Hukuk Dairesi Kararları   2. Hukuk Dairesi Kararları   3. Hukuk Dairesi Kararları   4. Hukuk Dairesi Kararları   5. Hukuk Dairesi Kararları   6. Hukuk Dairesi Kararları   7. Hukuk Dairesi Kararları   8. Hukuk Dairesi Kararları   9. Hukuk Dairesi Kararları   10. Hukuk Dairesi Kararları   11. Hukuk Dairesi Kararları   12. Hukuk Dairesi Kararları   13. Hukuk Dairesi Kararları   14. Hukuk Dairesi Kararları   15. Hukuk Dairesi Kararları   16. Hukuk Dairesi Kararları   17. Hukuk Dairesi Kararları   18. Hukuk Dairesi Kararları   19. Hukuk Dairesi Kararları   20. Hukuk Dairesi Kararları   21. Hukuk Dairesi Kararları   22. Hukuk Dairesi Kararları   23. Hukuk Dairesi Kararları   BAM Hukuk M. Kararları   Yerel Mah. Kararları  


    Avukat Web Sitesi