Taraflar arasında görülen davada;
Davacılar, kayden maliki bulundukları 7767 ada 10 parsel sayılı taşınmazı hile ile alınan vekaletname ile S...K...’ın N...M...A...’a, onun da davalıya satış yoluyla temlik ettiğini, satış iradelerinin bulunmadığını, vekalet görevinin kötüye kullanıldığını, ara malik ve davalının iyi niyetli olmadıklarını ileri sürüp tapu kaydının iptali ile ½’şer paylı olarak adlarına tesciline karar verilmesini istemişlerdir.
Davalı, dava konusu taşınmazı bedelini ödeyerek satın aldığını, iddiaların doğru bulunmadığını belirtip davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davacıların iddialarını ispat edemedikleri, davalının çekişmeli taşınmazı bedelini ödeyerek satın aldığı, davalının kötü niyetli kabul edilemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacılar tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla, tetkik hakimi raporu okundu. Düşüncesi alındı. Dosya incelendi. Gereği görüşülüp, düşünüldü.
Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; davacıların 04.07.2006 tarihinde çekişme konusu 10 parsel sayılı taşınmazın satış yetkisini içerir S... K...’a verdikleri vekaletname ile anılan taşınmazın 19.07.2006 tarihli akitle N...M...A...a, ondan da 31.10.2006 tarihli akitle davalı O...’a satış yoluyla temlik edildiği anlaşılmaktadır.
Davacılar, söz konusu temlikte kullanılan vekaletnamenin kendilerinden hile ile alındığını, kat karşılığı inşaat yapılması için A.... Plan Proje İnşaat Taahhüt Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti. ile 04.07.2006 tarihinde iki adet taşınmazın alımına yönelik gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi imzaladıklarını, anılan şirketin temsilcisinin şirketin sekreterine aynı gün vekaletname vermelerinin sağlandığını, dairelerin kendilerine teslim edilmediğini, dolayısıyla anılan vekalet ile yapılan temlik işleminin kendilerini zararlandırdığını ileri sürerek eldeki davayı açmışlardır.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir..." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi,ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne varki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Hal böyle olunca; yukarıda açıklanan ilke ve olgular gözetilmek suretiyle gerekli araştırmanın yapılması, soruşturmanın eksiksiz tamamlanması, vekaletname tarihi ile aynı gün yapılan gayrimenkul satış vaadi sözleşmelerinin de aynı ilkeler çerçevesinde değerlendirilmesi ve sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir. Davacıların temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerle HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 9.7.2009 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.