Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, a.R.vatandaşı olan M.... ile evlendiğini davalının kendisini kandırarak vekaletname aldığını, bu vekaletname ile 175 parselde bulunan 27 nolu meskendeki payını diğer davalı kızı Violeta’ya sattığını, vekilin kendi adına intifa hakkı tesis ettirdiğini, vekaletnamenin hile ile alındığını intifa hakkının terkini ile tapunun iptal ve tescili isteğinde bulunmuştur.
Davalılar, davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, hile ve muvazaa iddiasının ispat edilememesi nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.
-KARAR-
Dava tapu iptal ve tescil intifa hakkının sicilden terkini isteklerine ilişkindir.
Mahkemece davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden, toplanan delillerden, davacıya ait dava konusu 175 parselde bulunan 27 nolu bağımsız bölümdeki 20/30 payın davacının eşi ve vekili Meryem tarafından 27.8.2002 tarihli akitle vekilin kızı davalı V.’ya satıldığı, bilahare V.’nın taşınmazın intifa hakkını vekil olan annesi M.’e devrettiği anlaşılmaktadır.Davacının vekaletin hile ile elinden alındığını, vekilin vekalet görevini kötüye kullanarak taşınmazı davalı kızına satış suretiyle temlik ettiğini ileri sürerek eldeki davayı açtığı görülmektedir.
Mahkemece, satış yetkisini içeren geçerli bir vekalet olduğu gerekçe gösterilerek davanın reddine karar verilmişse de dava dilekçesinin içeriği ve ileri sürülüş biçimine göre davada ileri sürülen iddia vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalıdır.
Bilindiği üzere, Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir..." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi,ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Nevarki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır. Hal böyle olunca; davalı M.’in kızı ile el ve işbirliği içersine girerek davacıyı zararlandırma kastı ile hareket edip etmediğinin araştırılması elde edilecek delillere ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere karar verilmesi doğru değildir.Davacı vekilinin temyiz itirazları yerindedir.Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerle HUMK’nun 428. md. gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 21.2.2008 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.