
Esas No: 2017/170
Karar No: 2019/709
Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2017/170 Esas 2019/709 Karar Sayılı İlamı
"İçtihat Metni"
Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 15. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Ağır Ceza
Sayısı : 71-89
Sanık ... hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sırasında, Çankırı Ağır Ceza Mahkemesince 13.10.2008 tarih ve 165-124 sayı ile sanığın eyleminin basit dolandırıcılık suçunu oluşturabileceği gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiş, dosyanın gönderildiği Çankırı 1. Asliye Ceza Mahkemesince de 21.11.2008 tarih ve 469-354 sayı ile sanığın eyleminin nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturabileceği gerekçesiyle karşı görevsizlik kararı verilmiş olup müşterek yüksek görevli mahkemece görevsizlik kararının kaldırılmasına karar verilerek dosyanın gönderildiği Çankırı Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda 05.07.2012 tarih ve 71-89 sayı ile sanığın TCK"nın 37/1. maddesi yollamasıyla aynı Kanun"un 158/1-e-f-son, 43/1, 52, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 5 yıl 2 ay 15 gün hapis ve 41.666 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba karar verilmiştir.
Hükmün sanık müdafisi ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 17.11.2016 tarih ve 3129-8775 sayı ile;
"...5237 sayılı TCK"nın 158. maddesinin 1. fıkrasının (e) fıkrasınca, adli para cezasının tayininde tespit olunacak temel gün, suçtan elde olunan haksız menfaatin iki katından az olmayacak şekilde asgari ve bu miktara yükseltilerek belirlenecek gün sayısı üzerinden arttırma ve eksiltmeler yapıldıktan sonra ortaya çıkacak sonuç gün sayısı ile bir gün karşılığı aynı kanunun 52. maddesi uyarınca, 20-100 TL arasında takdir olunacak miktarın çarpılması neticesinde sonuç adli para cezasının belirlenmesi gerektiği gözetilmeyerek, sanığa yazılı şekilde fazla adli para cezası tayini,
Kanuna aykırı olup, hükmün bu nedenle 5320 sayılı Kanun"un 8. maddesi gereğince halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK"nın 321. maddesi uyarınca bozulmasına, ancak, yeniden duruşma yapılmasını gerektirmeyen bu hususun aynı Kanun"un 322. maddesi uyarınca düzeltilmesi mümkün bulunduğundan; hüküm fıkrasından adli para cezasına ilişkin sırasıyla "2.000 gün" ve "2.500 gün", "50.000 TL" ve "41.666 TL" adli para cezası terimlerinin tamamen çıkartılarak yerine sırasıyla "180 gün", "225 gün", "187 gün" ve "3.740 TL" ibareleri eklenmek suretiyle," düzeltilerek onanmasına oy çokluğuyla karar verilmiş;
Daire Üyeleri R. Özcan ve E. Yüzer;
"...Sanık sadece sahte müstahsil makbuzlarını komisyon karşılığı çiftçilere vermiş, bu makbuzu kullananlar ise kamu kurumlarının zararına hileli işlem gerçekleştirmek istemişlerdir.
Sanığın dolandırıcılık suçuna iştirakı mümkün değildir. Çünkü sanık makbuzları para karşılığı satmıştır. Artık makbuzların nerede kullanılacağı veya bundan elde edilen gelirin ne şekilde paylaşacağı hususunda fiile hâkimiyeti bulunmamaktadır. Bu makbuzu alan çiftçiler isterlerse destekleme primini almaktan vazgeçebilirler. Vazgeçme iradesine makbuzu kesenlerin müdahalesi olabilirse, mesuliyeti de olacaktır. Aksi takdirde mesuliyet mümkün olmayacaktır. Dosya kapsamından bu iradeye hâkimiyetin mümkün olmadığı görülmektedir. Diğer yandan 213 sayılı VUK"nın 359. maddesine muhalefet suçu özel bir suç olup, aynı eylemden birden fazla sonuç çıkarılamaz...
Bu itibarla sanık ..."ın sadece 213 sayılı VUK"nın 359. maddesi gereğince cezalandırılması gerektiği gözetilmeden, ayrıca dolandırıcılık suçundan mahkûmiyetinin kanuna aykırı bulunduğu," düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 12.01.2017 tarih ve 266606 sayı ile;
"...Toplanan tüm delillerden sanığın eyleminin yalnızca VUK"na muhalefet suçunu oluşturduğu, nitelikli dolandırıcılık suçuna iştirak ettiğine dair kesin ve inandırıcı delil bulunamadığı, buradan hareketle Yüksek Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Daire içtihatlarında süreklilik kazandığı üzere; ceza yargılamasının en önemli ilkelerinden biri olan "in dubio pro reo" kuşkudan sanık yararlanır kuralı uyarınca, sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel koşulu, suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır. Şüpheli ve aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak hüküm tesis edilemez. Ceza mahkûmiyeti bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat teorik de olsa hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermemelidir. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermektir. O halde ceza yargılamasında mahkûmiyet, büyük veya küçük bir ihtimale değil, kuşkudan uzak bir kesinliğe dayanmalıdır. Adli hataların önüne geçilmesinin tek yolu budur. Tüm bu veriler karşısında sanık ..."ın nitelikli dolandırıcılık suçundan mahkûmiyetine yeterli her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delil bulunmadığından beraatine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde mahkûmiyet kararı veren yerel mahkeme kararının bozulması gerektiği," görüşüyle, itiraz kanun yoluna başvurulmuştur.
5271 sayılı CMK"nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 15. Ceza Dairesince 09.02.2017 tarih ve 5316-5861 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Sanıklar ... ve ... hakkında ölüm nedeniyle verilen düşme hükümleri temyiz edilmeksizin kesinleşmiş, sanık ... hakkında resmî belgede sahtecilik ve 213 sayılı Kanun"a muhalefet, sanık ... hakkında nitelikli dolandırıcılık, resmî belgede sahtecilik ve 213 sayılı Kanun"a muhalefet suçları ve sanık ... hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan verilen mahkûmiyet hükümleri ile sanıklar ..., ... ve ... hakkında nitelikli dolandırıcılık ve resmî belgede sahtecilik suçlarından verilen beraat hükümleri Özel Dairece bozulmuş; sanıklar ..., Sadık Yoğurtçu, ..., ..., ..., ..., ve ... hakkında resmî belgede sahtecilik suçundan verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarına itirazların mercisince reddine karar verilmiş; sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ve ... hakkında nitelikli dolandırıcılık ve resmî belgede sahtecilik suçlarından, sanıklar ..., ... ve ... hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan verilen beraat kararları Özel Dairece onanmış olup itirazın kapsamına göre inceleme sanık ... hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan verilen mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır.
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar;
1- Sanığa atılı nitelikli dolandırıcılık suçunun sabit olup olmadığı, sabit olduğunun kabulü hâlinde suçun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığı,
2- Suçun unsurları itibarıyla oluştuğu sonucuna ulaşılması hâlinde; sanığın, komisyon karşılığı düzenleyip verdiği sahte müstahsil makbuzlarını kullanan inceleme dışı sanıkların gerçekleştirdikleri nitelikli dolandırıcılık suçlarına iştirakinin TCK"nın 37. maddesi kapsamında "müşterek faillik" mi, yoksa TCK"nın 39. madde kapsamında "yardım eden" niteliğinde mi olduğu,
3- Sanığın, komisyon karşılığı düzenleyip verdiği sahte müstahsil makbuzlarını kullanan inceleme dışı üç sanık hakkında nitelikli dolandırıcılık suçlarından ayrı ayrı mahkûmiyet hükümleri kurulmuş olması karşısında, sanığın eylemlerinin TCK"nın 43. maddesi kapsamında zincirleme şekilde nitelikli dolandırıcılık suçunu mu yoksa ayrı ayrı nitelikli dolandırıcılık suçlarını mı oluşturacağı,
4- Katılan ... Hazinesi vekili lehine vekâlet ücretine hükmolunmasının gerekip gerekmediği,
Hususlarının belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
1- Sanık ... hakkındaki soruşturmanın başlatılması:
...isimli şahsın Sungurlu Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben 05.11.2007 havale tarihli dilekçesi ile; Eldivas Irkıçatal ve Bayar Soysal isimli şahıslar ile Kızılırmak Maliye Müdürlüğü görevlilerinin hayali buğday müstahsil makbuzu kesip satmak suretiyle devleti zarara uğrattıklarını belirterek şirket belgelerinin incelenmesini istemesi üzerine Sungurlu Cumhuriyet Başsavcılığının 08.11.2007 tarihli ve 1706-165 sayılı yetkisizlik kararı ile evrakın gönderildiği Çankırı Cumhuriyet Başsavcılığınca kamu kurumu zararına dolandırıcılık, resmî belgede sahtecilik ve bu eylemleri gerçekleştirmek için örgüt kurmak suçlarından... ve ...hakkında yürütülen soruşturmada Çankırı Defterdarlığı Gelir Müdürlüğünce Kızılırmak ilçesinde buğday alım satımı yapan gerçek ve tüzel kişiler hakkında yapılan incelemeler kapsamında sanık ..."a ait... Nakliyat Sanayi Ticaret Ltd. Şti"nin 2006 ve 2007 yılları ile 01.01.2008-11.02.2008 tarihleri arasında hububat ticaretine ilişkin düzenlemiş olduğu müstahsil makbuzları ile satış faturalarının herhangi bir mal veya hizmet ifasına dayanmadan komisyon karşılığında düzenlenmiş sahte belgeler olduğunun tespit edilmesi üzerine Çankırı Defterdarlığı Gelir Müdürlüğünün 14.03.2008 tarihli ve 1046 sayılı yazısı ile sanık hakkında 213 sayılı Vergi Usul Kanunu"nun 359 ve 367. maddeleri gereğince kamu davası açılmasının istenildiği,
Şikâyetçi ..."nın Çankırı Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben 26.02.2008 havale tarihli dilekçesi ile; 2007 yılında sanığa sattığı 13 ton buğday karşılığında sanığın kendisine verdiği faturayı zirai donatım müdürlüğüne teslim ettiğini, ancak maliye tarafından yapılan incelemede faturanın sahte olduğunun ve devlet tarafından 13 ton buğday karşılığı yapılacak olan 585 TL desteklemeden faydalanamayacağının söylendiğini belirterek şikâyetçi olması üzerine başlatılan soruşturmanın Sungurlu Cumhuriyet Başsavcılığından yetkisizlik kararıyla gönderilen soruşturma evrakı ile 21.05.2008 tarihinde birleştirildiği,
Çankırı Sulh Ceza Mahkemesinin 22.05.2008 tarihli 2008/58 sorgu sayılı kararı ile; sanığın nitelikli dolandırıcılık suçundan tutuklanmasına karar verildiği,
Çankırı Cumhuriyet Başsavcılığının 04.08.2008 tarihli ve 3991-89 sayılı ayırma kararı ile; Çankırı Defterdarlığı Gelir Müdürlüğünün suç duyurusu üzerine sanık hakkındaki soruşturma evrakının Sungurlu Cumhuriyet Başsavcılığından yetkisizlik kararı ile gönderilen soruşturma evrakından ayrılmasına karar verildiği,
Anlaşılmaktadır.
2- Çiftçilik yapan inceleme dışı sanıkların destekleme primi almak için müracaat etmeleri ve ödemelerin durdurulması:
Çankırı Cumhuriyet Başsavcılığınca... hakkında yürütülen 2007/3991 sayılı soruşturma sırasında Çankırı Defterdarlığı Vergi Dairesi Müdürü... tarafından düzenlenen 23.01.2008 tarihli araştırma raporunda; tarımsal destekleme priminden yararlanmak isteyen çiftçilerin tarım il müdürlüğünden aldıkları çiftçi kayıt formu ile diğer belgeleri tarım kredi kooperatifine teslim ederek başvurdukları, hayali müstahsil makbuzu düzenlediği ihbar edilen Market-Ser Tic. Ltd. Şti. adına düzenlenen müstahsil makbuzlarının Kızılırmak ilçesinde zahirecilik yapan sanık tarafından verildiği, adı geçen şirket adına 2007 yılı içerisinde toplam 4.653,655 kg tarımsal ürüne ilişkin 255 adet müstahsil makbuzu düzenlendiği, Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığının 03.01.2008 tarihli ve 771 sayılı yazısı ile sahte belge düzenleyerek haksız yere destek priminden faydalanmak isteyen üreticilere yapılacak ödemelerin bloke edilebilmesi için Tarım Kredi Kooperatifleri Merkez Birliği Genel Müdürlüğüne gönderilmek üzere ilgide kayıtlı formun gönderilmesinin istenildiği bilgisine yer verilmiştir.
3- Sanık ..."a atılı nitelikli dolandırıcılık suçu bakımından dosyadaki bilgi ve belgelerin incelenmesi:
Çankırı Cumhuriyet Başsavcılığının 25.09.2008 tarihli ve 1185-82 sayılı iddianamesinde; sanığın 2006 ve 2007 yıllarında hiçbir ticari işlem yapmaksızın komisyon karşılığı müstahsil makbuzu ve fatura düzenlediği, inceleme dışı sanıklardan ..."in 360 TL, ..."nun 623.42 TL ve ..."ın 810 TL bedelli müstahsil makbuzlarını herhangi bir mal satışı yapmadıkları halde komisyon karşılığında sanıktan aldıkları ve tarım kredi kooperatifine ibraz ederek destekleme primi almak için müracaatta bulundukları, ancak soruşturma başladığında müracaatların ve Ziraat Bankası Kızılırmak Şubesinden yapılacak ödemelerin durdurulduğu, sanığın kamu kurumu zararına dolandırıcılık suçuna iştirak ettiği,
Çankırı Ticaret ve Sanayi Odasının 07.04.2008 tarihli ve bila sayılı yazısında; Avşaroğulları Nakliyat Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti. ticaret ünvanlı ve 003576 sicil numaralı ticari işletmenin oda üyesi olduğu,
17.06.2004 tarihli ve 6073 sayılı Ticaret Sicili Gazetesinde; Avşaroğulları Nakliyat Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti"nin ortaklarının Ferit Avşar, inceleme dışı sanık ... ile sanık olduğu,
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı 2007 Üretim Sezonu Çiftçi Kayıt Sistemi Belgelerinde; inceleme dışı sanıklardan ..."ın 108.283 m2 kuru alanda 18.949,525 kg, ..."nun 79.165 m2 kuru alanda 14.515,375 ve ..."in ise 39.946 m2 kuru ve sulu alanda toplam 13.087,050 kg buğday ürettiği,
1002 Sayılı Kızılırmak Tarım Kredi Kooperatifinin 11.09.2008 tarihli ve 281 sayılı yazısında; 2007 yılı içerisinde destekleme primi almak için kooperatife müracaat edenlere ait listeye göre inceleme dışı sanıklardan ..."in 360 TL, ..."nun 623,42 TL ve ..."ın 810 TL prim almak için müracaatta bulundukları, ancak adı geçenlere ödeme yapılmadığı,
1002 Sayılı Kızılırmak Tarım Kredi Kooperatifinin 14.05.2010 tarihli ve 60 sayılı yazısında; kooperatif tarafından sadece müstahsil makbuzlarının sisteme girişlerinin yapıldığı, ödemelerin hangi birim tarafından tekrar başlatıldığı konusunda bilgi sahibi olunmadığı,
Kızılırmak İlçe Tarım Müdürlüğünün 13.04.2010 tarihli ve 217 sayılı yazısında; hububat prim desteklemesi kapsamında müstahsil makbuzu sonrası yapılacak ödemelerle ilgili işlemlerin tarım kredi kooperatifleri tarafından yapıldığı, primlerin Tarım ve Köyişleri Bakanlığı onayı ile Ziraat Bankasında bulunan çiftçi hesaplarına aktarıldığı, ödemelerin serbest bırakılması veya bloke edilmesi ile ilgili tarım ilçe müdürlüğünün herhangi bir yetkisinin bulunmadığı,
Ziraat Bankası A.Ş"nin 09.06.2010 tarihli ve 228/179 sayılı yazısı ekinde sunulan hesap ekstrelerinde; inceleme dışı sanıklardan ..."in Kızılırmak Şubesinde bulunan 489.....-5001 numaralı hesabına "ARIP 3471...." açıklaması ile 05.02.2009 tarihinde 345,60 TL yatırıldığı, bakiye 9,34 TL ile birlikte toplam 354,94 TL bulunan hesaptan 06.02.2009 tarihinde 300 TL ve 23.02.2009 tarihinde ise 50 TL çekildiği; ..."nun Kızılırmak Şubesinde bulunan 27......-5001 numaralı hesabına "ARIP 111......" açıklaması ile 05.02.2009 tarihinde 598,48 TL yatırıldığı, bakiye 8,04 TL ile birlikte toplam 606,52 TL bulunan hesaptan 17.02.2009 tarihinde 600 TL çekildiği; ..."ın Kızılırmak Şubesinde bulunan 270....-5001 numaralı hesabına "ARIP 399......" açıklaması ile 05.02.2009 tarihinde 777,60 TL yatırıldığı, bakiye 12,41 TL ile birlikte toplam 790,01 TL bulunan hesaptan 10.02.2009 tarihinde 790 TL çekildiği,
Ziraat Bankası A.Ş"nin 20.08.2010 tarihli ve 329/256 sayılı yazısında; soruşturma evresinde müstahsil makbuzu nedeni ile yapılan destek ödemeleri durdurulduğu hâlde ödemelere hangi idari birimin karar ve talimatı ile başlandığına dair bir bilgilerinin bulunmadığı, inceleme dışı sanıklardan ..."e 360 TL hububat destekleme tutarından 14,40 TL vergi alınarak net 345,60 TL; ..."ya 623,42 TL hububat destekleme tutarından 24,94 TL vergi alınarak net 598,48 TL ve ..."a 810 TL hububat destekleme tutarından 32,40 TL vergi alınarak net 777,60 TL ödeme yapıldığı, adı geçenlerden geri ödeme yapan bulunmadığı,
Kızılırmak İlçe Tarım Müdürlüğünün 16.03.2010 tarihli ve 213 sayılı yazısında; Kızılırmak ilçesinde 2007 yılında buğday, arpa ve fiğ ürünlerinde kuraklık afeti meydana geldiği, çiftçilerin % 70 oranında ürün kaybına maruz kaldığı,
Ankara Vergi Dairesi Başkanlığınca düzenlenen 11.03.2008 tarihli ve 1593/3 sayılı vergi tekniği raporunda; Kızılırmak Malmüdürlüğünün 105 ....... vergi numaralı mükellefi... Nak. San. Tic. Ltd. Şti"nin 05.06.1997 yılında mükellefiyet tesis ettirerek hububat alım satımı ticari faaliyeti ile iştigal ettiği, iş yerinde 22.01.2008 tarihinde yapılan yoklamada depoda 70.000 kg buğday bulunduğunun tespit edildiği, yasal defter ve belgeler üzerinde yapılan incelemeler sonucunda 2007 yılı envanter defterinde dönem sonu stok miktarının oldukça yüksek olması nedeniyle bunun gerçek olup olmadığını belirlemek amacıyla iş yerinde 11.02.2008 tarihinde yapılan fiili stok tespitinde hiç hububat olmadığının görüldüğü, ancak 22.01.2008-11.02.2008 tarihleri arasında hububat alışı olmadığı hâlde toplam 2.302.660 kg buğday satışı yapıldığının tespit edildiği, daha önce tespit edilen 70.000 kg buğday çıkarıldığında toplam 2.232.660 kg stokta olmayan yani hayali (fiktif) buğday satıldığı, yapılan değerlendirmede müstahsillerden hububat alışlarının tamamen sahte olduğu, alım satımın gerçek bir ticari ilişkiyi yansıtmadığı ve 2007 yılına ilişkin düzenlenen tüm hububat satış faturalarının sahte olduğu, komisyon karşılığı sahte belge satıldığı,
Serbest muhasebeci mali müşavirler ile Sayıştay emekli uzman denetçisi tarafından düzenlenen 06.07.2011 tarihli üç kişilik bilirkişi raporunda; Avşaroğulları Nakliyat Sanayi Ticaret Ltd. Şti"nin kısmen gerçek ticari faaliyette bulunduğu, bunun yanında herhangi bir mal ve hizmet satışı olmadığı halde komisyon karşılığı sahte belge düzenlediği, 2007 yılında hububat alımı için düzenlenen 49 adet müstahsil makbuzunun tamamının sahte olduğu,
Ziraat yüksek mühendisleri ile Sayıştay emekli denetçisi tarafından düzenlenen 28.12.2010 tarihli üç kişilik bilirkişi raporunda; 2006-2007 yıllarında Kızılırmak ilçesinde kuraklık nedeniyle çiftçilerin % 70 oranında zarar gördüğü, dolayısıyla belirtilen miktarda ürün elde etmenin ve üst üste buğday-arpa yetiştirmenin mümkün olamayacağı, çiftçi kayıt sistemi listesinde hububat verim miktarının fazla gösterildiği, müstahsil makbuzlarındaki ürün miktarı ile çiftçi kayıt sistemi verilerindeki ürün miktarının birbiriyle uyumlu olmadığı,
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığının 06.06.2008 tarihli ve 2042 sayılı yazısında; çiftçi kayıt sistemi ile uyumlu olmak kaydı ile beyan ettikleri alanda desteklemeye konu ürünleri ürettiği tespit edilen üreticilerin, ürünlerini satmış oldukları işletmelerin düzenledikleri müstahsil makbuzlarına ilişkin muhasebe kayıtlarında vergi mevzuatına aykırı olarak kendi menfaatleri doğrultusunda yapmış oldukları üreticiyi ilgilendirmeyen ve sorumluluğunda olmayan sahtecilikler nedeniyle mağdur edilmelerinin doğru olmadığı,
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Hukuk Müşavirliğinin 17.06.2008 tarihli ve 4909 sayılı yazısında; 2007 yılında üretilen buğday, arpa, çavdar, yulaf ve çeltik üreticilerine 2007/1234 sayılı Bakanlar Kurulu Kararına istinaden destekleme ödemesi yapıldığı, vergi dairesi başkanlıkları tarafından vergi incelemesine tabi tutularak sahte ve muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı belge düzenlemek suretiyle çiftçilerin haksız yere destekleme ödemesinden yararlanmasına sebep olan yasaklı mükelleflerin faturasını kullanan üreticiler ile vergi incelemesi devam eden blokeli mükelleflerin faturasını kullanan üreticilerin, gerçek üretici olduklarının tarım il müdürlüklerince yapılan inceleme sonucu tespit edilmesi hâlinde, haksız desteleme primi ödenmesine sebebiyet veren ve bu nedenle yasaklı kılınan veya incelemesi devam ettiği için blokeli olan mükelleflerin faturalarını kullanan çiftçilerin arazileri üzerinde Bakanlık mahalli birimlerince yapılan incelemede desteklemeye konu faaliyetlerinin gerçek, ürünlerinin de gerçek mal hareketine dayalı olduğunun tespit edilmesi karşısında destekleme uygulamasından yararlanmaları gerektiği,
Bilgilerine yer verilmiştir.
Şikâyetçi ...; 2007 yılında hasat ettiği 13 ton buğdayı Kızılırmak ilçesinde tüccarlık yapan sanığa sattığını, karşılığında aldığı müstahsil makbuzunu Çankırı Tarım Kredi Kooperatifine teslim ettiğini, ancak sanığın kendi şirketi adına değil bir başka şirket adına düzenlenmiş müstahsil makbuzunu verdiğini ve müstahsil makbuzundan kesilen vergiyi ödememek için dolandırıcılık yaptığını,
İnceleme dışı sanık ... soruşturma evresinde; zahirecilik işiyle uğraşan sanığı aynı köyden oldukları için tanıdığını, 2007 yılı hasat döneminde sanığa 18 ton buğday sattığını, aldığı müstahsil makbuzu karşılığında sanığa herhangi bir para vermediğini, makbuz üzerindeki imzanın kendisine ait olmadığını, makbuzun sahte olduğunu bilmediğini, kovuşturma evresinde farklı olarak; 16 ton ürün sattığı halde 2 ton fazla olarak toplam 18 tonluk müstahsil makbuzu aldığını, bu makbuz karşılığında da 600 TL civarında destekleme primi aldığını, herhangi bir geri ödeme yapmadığını,
İnceleme dışı sanık ... soruşturma evresinde; zahirecilik işiyle uğraşan sanığı aynı köyden oldukları için tanıdığını, 2007 yılı hasat döneminde sanığa 8-10 ton civarında buğday sattığını, sanığın 14 tonluk müstahsil makbuzu düzenlediğini ve makbuzun kendisine ait olmadığını ancak sahte de olmadığını söylediğini, makbuz üzerindeki imzanın kendisine ait olduğunu, kovuşturma evresinde farklı olarak; sanığa 12 ton buğday verdiğini, kotasını tamamlamak için 2 ton fazla olarak toplam 14 tonluk makbuz aldığını, bu makbuz ile müracaatta bulunup yaklaşık 420 TL destekleme primi aldığını,
İnceleme dışı sanık ... soruşturma evresinde; sanığı tanıdığını, 2007 yılı hasat döneminde 8 ton buğday sattığını ve karşılığında müstahsil makbuzu aldığını, makbuzun sanığa ait olmadığını bilmediğini, makbuz karşılığında para vermediğini, satmış olduğu buğdayın içinden de sanığın herhangi bir para kesip kesmediğini bilmediğini, müstahsil makbuzu üzerindeki imzanın kendisine ait olduğunu, kovuşturma evresinde farklı olarak; sanığa 7 ton buğday sattığını, ancak sanıktan 8 tonluk müstahsil makbuzu aldığını, sanığın buğday karşılığında kendisine verdiği paranın içinden 105 TL kesip aldığını, sanığın verdiği müstahsil makbuzu ile 390 TL civarında destekleme primi aldığını,
İnceleme dışı sanık ...; Avşaroğlu Nakliyat ve Sanayi Ltd. Şti"nin ortağı olduğunu, kamyon şoförlüğünü yaptığını ve şirketin dışarıdaki nakliye işiyle uğraştığını, şirketin muhasebe ve buğday alım satım işlerini kardeşi olan sanığın yaptığını, makbuz verme olayları ile ilgili bilgisinin bulunmadığını, kesinlikle hububat almadan müstahsil makbuzu düzenlemediklerini, yapmış oldukları işlemlerin kayıtlı ve denetim altında olduğunu,
İfade etmişlerdir.
Sanık ... soruşturma evresinde; kendisinin Kızılırmak ilçe merkezinde zahirecilik faaliyeti ile iştigal eden... Nakliyat ve Sanayi Ltd. Şti"nin müdürü, babası Ferit Avşar ile kardeşi olan inceleme dışı sanık ..."ın da ortakları olduğunu, 2007 yılında Mehmet Süren isimli şahıs vasıtasıyla tanıştığı ...isimli şahsın çevreyi tanımadığını ve komisyon karşılığı buğday almak istediğini söyleyip kendisine yardımcı olmasını istediğini, şirketin mali durumu kötü olduğu için teklifi kabul ettiğini, Abidin Ayhatalp"in 60.000 TL nakit para ile Market-Ser Ticaret Ltd. Şti. adına olan müstahsil makbuzlarını kendisine teslim ettiğini, bu müstahsil makbuzlarını kullanarak çiftçilerden ...adına buğday aldığını, buğday almadan müstahsil makbuzu vermediğini, şikâyetçi ..."dan da 2007 yılında 13 ton buğdayı bu şekilde satın aldığını, daha sonra makbuzların sahte oldukları anlaşılınca destekleme primlerinin ödemelerinin durdurulduğunu, köylülerin devletten destekleme primlerini, kendisinin de Abidin Ayhatalp"tan 1.500 TL komisyonunu alamadığını, vergi dairesinin yaptığı inceleme sonucunda şirketine 73.000 TL ceza kesildiğini, kovuşturma evresinde farklı olarak; çiftçilik yapan Mehmet Süren"in bir miktar müstahsil makbuzu getirip kendi adına hububat almasını istediğini, ancak aldığı ürünlerin parasını vermediğini, daha sonra da müstahsil makbuzlarının sahte olduğunun ortaya çıktığını, bunun üzerine müstahsil makbuzlarını bir daha kullanmadığını, Abidin Ayhatalp"i tanımadığını, anlaşmayı Mehmet Süren ile yaptığını, ...ile görüştüğü ve ondan para aldığı yönündeki önceki ifadesini kabul etmediğini, doğrudan ...ile hiç görüşmediğini, ürün aldığı kişilerden % 2 civarında stopaj kesintisi yaptığını savunmuştur.
Uyuşmazlık konularının sırayla değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır.
I- Sanığa atılı nitelikli dolandırıcılık suçunun sabit olup olmadığı, sabit olduğunun kabulü hâlinde suçun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığı;
Uyuşmazlık konusunda isabetli bir hukuki çözüme ulaşılabilmesi bakımından öncelikle dolandırıcılık suçunun unsurlarının açıklanmasında yarar bulunmaktadır.
Dolandırıcılık suçu 5237 sayılı TCK"nın 157. maddesinde; "Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir." şeklinde düzenlenmiş, 158. maddesinde ise suçun nitelikli hâlleri sayılmıştır.
Mal varlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için;
1) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması,
2) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması,
3) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması,
Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
Fail kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı, bu davranışlarla bir başkasına zarar vermeli, verilen zarar ile eylem arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı ve zarar da, nesnel ölçüler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik bir zarar olmalıdır.
Görüldüğü gibi, dolandırıcılık suçunu diğer mal varlığına karşı işlenen suç tiplerinden farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden çok hukuki konusu olan bu suç işlenirken, sadece mal varlığı zarar görmemekte, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlâl edildiği vurgulanmıştır.
5237 sayılı TCK"nın 157. maddesinde yalnızca hileli davranıştan söz edilmiş olmasına göre, her türlü hileli davranışın dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesi gerekmektedir.
Kanun koyucu anılan maddede hilenin tanımını yapmayarak suçun maddi konusunun hareket kısmını oluşturan hileli davranışların nelerden ibaret olduğunu belirtmemiş, bilinçli olarak bu hususu öğreti ve uygulamaya bırakmıştır.
"Hile", Türk Dili Kurumu sözlüğünde; "Birini aldatmak, yanıltmak için yapılan düzen, dolap, oyun, desise, entrika" (Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, s. 891) şeklinde, uygulamadaki yerleşmiş kabule göre ise; "Hile nitelikli yalandır. Yalan belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun denetleme olanağını ortadan kaldırmalıdır. Kullanılan hile ile mağdur yanılgıya düşürülmeli ve yanıltma sonucu kandırıcı davranışlarla yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hileli davranışın aldatacak nitelikte olması gerekir. Basit bir yalan hileli hareket olarak kabul edilemez." biçiminde tanımlanmıştır.
Öğretide de hile ile ilgili olarak; "Olaylara ilişkin yalan açıklamaların ve sarf edilen sözlerin doğruluğunu kuvvetlendirecek ve böylece muhatabın inceleme eğilimini etkileyebilecek yoğunluk ve güçte olması ve bu bakımdan gerektiğinde bir takım dış hareketler ekleyerek veya böylece var olan halden ve koşullardan yararlanarak, almayacağı bir kararı bir kimseye verdirtmek suretiyle onu aldatması, bu suretle başkasının zihin, fikir ve eylemlerinde bir hata meydana getirmesidir" (Sulhi Dönmezer, Kişilere ve Mala Karşı Cürümler 2004, s. 453), "Hile, oyun, aldatma, düzen demektir. Objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki doğurucu her davranış hiledir" (Nur Centel, Hamide Zafer, Özlem Çakmut, Kişilere Karşı Suçlar, İstanbul 2011, Beta Yayınevi, 2. Baskı, Cilt I, s. 456) biçiminde tanımlara yer verilmiştir.
Yerleşmiş uygulamalar ve öğretideki baskın görüşlere göre ortaya konulan ilkeler göz önünde bulundurulduğunda; hile, maddi olmayan yollarla karşısındakini aldatan, hataya düşüren, düzen, dolap, oyun, entrika ve bunun gibi her türlü eylem olarak kabul edilebilir. Bu eylemler bir gösteriş biçiminde olabileceği gibi, gizli davranışlar olarak da ortaya çıkabilir. Gösterişte, fail sahip bulunmadığı imkânlara ve sıfata sahip olduğunu bildirmekte, gizli davranışta ise kendi durum veya sıfatını gizlemektedir. Ancak sadece yalan söylemek, dolandırıcılık suçunun hile unsurunun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir. Kanun koyucu yalanı belirli bir takım şekiller altında yapıldığı ve kamu düzenini bozacak nitelikte bulunduğu hallerde cezalandırmaktadır. Böyle olunca hukuki işlemlerde, sözleşmelerde bir kişi mücerret yalan söyleyerek diğerini aldatmış bulunuyorsa bu basit şekildeki aldatma, dolandırıcılık suçunun oluşumuna yetmeyecektir. Yapılan yalan açıklamaların dolandırıcılık suçunun hileli davranış unsurunu oluşturabilmesi için, bu açıklamaların doğruluğunu kabul ettirebilecek, böylece muhatabın inceleme eğilimini etkisiz bırakabilecek yoğunluk ve güçte olması ve gerektiğinde yalana bir takım dış hareketlerin eklenmiş bulunması gerekir.
Failin davranışlarının hileli olup olmadığının belirlenmesi noktasında öğretide şu görüşlere de yer verilmiştir: "Hangi hareketin aldatmaya elverişli olduğu somut olaya göre ve mağdurun içinde bulunduğu duruma göre belirlenmelidir. Bu konuda önceden bir kriter oluşturmak olanaklı değildir" (Veli Özer Özbek, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Ankara 2012, Seçkin Yayınevi, 4. Baskı, s. 650), "Hileli davranışın anlamı birtakım sahte, suni hareketler ile gerçeğin çarpıtılması, gizlenmesi ve saklanmasıdır" (Doğan Soyaslan, Ceza Hukuku Özel Hükümler, 6. Baskı, s. 343), "Hilenin, mağduru hataya sürükleyecek nitelikte olması yeterlidir; ortalama bir insanı hataya sürükleyecek nitelikte olması aranmaz. Bu nedenle, davranışın hile teşkil edip etmediği muhataba ve olaya göre değerlendirilmelidir" (Centel, Zafer, Çakmut, s. 462).
Esasen, hangi davranışların hileli olup olmadığı konusunda genel bir kural koymak oldukça zor olmakla birlikte, bu konuda olaysal olarak değerlendirme yapılmalı, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiille olan ilişkisi, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmak suretiyle sonuca ulaşılmalıdır.
Uyuşmazlık konusunu ilgilendiren "Kamu kurum ve kuruluşlarının zararına" dolandırıcılık suçu ise; suç tarihinde yürürlükte bulunan TCK"nın 158/1-e maddesinde; "(1) Dolandırıcılık suçunun; ...e- Kamu kurum ve kuruluşlarının zararına olarak, işlenmesi hâlinde, iki yıldan yedi yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.", son cümlesi ise "Ancak, ... (e), ... bentlerinde sayılan hâllerde hapis cezasının alt sınırı üç yıldan, adli para cezasının miktarı suçtan elde edilen menfaatin iki katından az olamaz." şeklinde iken, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 24.11.2016 tarihli ve 6763 sayılı Kanun"un 14. maddesi ile birinci fıkrada yer alan "iki yıldan yeri yıla" ibaresi "üç yıldan on yıla", son cümledeki "üç yıldan" ibaresi ise "dört yıldan" şeklinde değiştirilmiştir.
Bu aşamada, 29.07.2007 tarihli ve 26597 sayılı Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren Hububat Üreticilerine Destekleme Primi Ödenmesine Dair 2007/12434 sayılı Bakanlar Kurulu Kararına da değinmek gerekmektedir.
Anılan Kararın;
"Prim ödemelerine esas olacak ürünler" başlıklı 1. maddesi; "Yurt içinde 2007 yılında üretilen buğday, arpa, çavdar, yulaf ve çeltik üreticilerine satış belgesinin ibrazı şartı ile kilogram başına destekleme primi ödenir. Prim miktarları ve başvuru süresi Tarımsal Destekleme ve Yönlendirme Kurulu tarafından belirlenir."
"Finansman" başlıklı 2. maddesi;
"Destekleme primi ödemeleri için gerekli finansman, bütçenin ilgili harcama kaleminden karşılanır ve T.C. Ziraat Bankasına aktarılır."
"Destekleme koşulları" başlıklı 3. maddesi;
"(1) Destekleme priminden kamu tüzel kişileri hariç, 2007 yılında Çiftçi Kayıt Sistemi (ÇKS)"nde özlük, ürün, arazi bilgileri kayıtlı olan gerçek ve tüzel kişiler yararlanır.
(2) Başvuru sahibinin toplam prim ödemesinin kontrolünde ÇKS"deki bilgiler dikkate alınır. Prim ödemelerine esas arazi büyüklüğü, başvuru sahibinin ÇKS"de kayıtlı arazisinin büyüklüğünü aşamaz. Üreticiler ÇKS belgesini kayıtlı oldukları il ve ilçe müdürlüklerinden alırlar.",
"Prim ödemeleri" başlıklı 4. maddesinin birinci fıkrası ise;
"Prim ödemeleri için başvurular ilgili tarım kredi kooperatifine yapılır. Başvuruda bulunanlardan bu kooperatiflere ortaklık şartı aranmaz. Çiftçi Kayıt Sistemi belgesi ve satış belgeleri tarım kredi kooperatiflerine ibraz edilir. Gerekli kontrol ve hesaplamalar tarım kredi kooperatiflerince yapılmak suretiyle, alıcıların adı-soyadı veya unvanı ile vergi kimlik numarası ve satış tutarlarını da içerecek şekilde düzenlenecek icmaller T.C. Ziraat Bankasına gönderilir. T.C. Ziraat Bankası gerekli kaynağı Tarım ve Köyişleri Bakanlığından talep eder. Gerekli kaynağın Tarım ve Köyişleri Bakanlığından T.C. Ziraat Bankasına aktarılmasını müteakip, banka tarafından bir gün içerisinde hububat üreticilerini destekleme primi, üreticilerin açmış oldukları hesaba aktarılır." biçiminde düzenlenmiştir.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Sanık ..."ın yetkilisi olduğu şirketin hububat alım satımı yaptığı, 2007 yılında Kızılırmak ilçesinde meydana gelen kuraklıktan dolayı buğday üretiminin azlığı nedeniyle hem sanığın işlerinin iyi gitmemesi hem de çiftçilerin ektikleri arazi alanlarının kayıtlı olduğu sisteme göre üretebilecekleri miktarda buğday elde edememeleri nedeniyle satışını yaptıkları buğday karşılığında aldıkları müstahsil makbuzlarının Bakanlar Kurulu kararı ile devletten alabilecekleri destekleme priminin tamamını almalarına yeterli olmadığı, sanığın bu sebeple buğday alımı olmaksızın sırf destekleme priminin tamamını almak isteyen ve çiftçilik yapan inceleme dışı sanıklar ..., ... ve ..."a istekleri üzerine sahte müstahsil makbuzları düzenleyerek komisyon karşılığında verdiği, adı geçen inceleme dışı sanıkların da temin etmeleri gereken diğer belgelerle birlikte sanıktan aldıkları sahte müstahsil makbuzlarını Kızılırmak Tarım Kredi Kooperatifine ibraz edip destekleme primi almak için müracatta bulundukları, 05.11.2007 tarihinde ...isimli şahsın yaptığı ihbar üzerine Kızılırmak ilçesinde hububat alım satımı yapanlar ile sanık hakkında başlatılan soruşturma nedeniyle destekleme prim ödemelerinin durdurulduğu, ancak kovuşturma evresinde 05.02.2009 tarihinde inceleme dışı sanıkların banka hesaplarına yatan destekleme primlerinin Yerel Mahkemece verilen karar tarihinden önce inceleme dışı sanıklar tarafından hesaplarından çekildiği olayda;
Sanığın kendi şirketine ait olmayan müstahsil makbuzlarını düzenleyip komisyon karşılığında verdiğini kabul etmesi, inceleme dışı sanıkların, sanığa sattıkları buğdaydan daha fazla buğday satmış gibi sanıktan müstahsil makbuzu aldıklarına dair kovuşturma evresindeki birbiriyle tutarlı beyanda bulunmaları, vergi dairesince düzenlenen vergi tekniği raporu ile Yerel Mahkemece alınan bilirkişi raporlarında, sanığın 2007 yılına ilişkin düzenlediği tüm hububat satış faturalarının sahte olduğunun, alım satımların gerçek bir ticari ilişkiyi yansıtmadığının ve sanığın komisyon karşılığı sahte müstahsil makbuzları sattığının belirtilmesi, katılan kurumca, destekleme primi ödenmesi müracaatında bulunan çiftçilerin çiftçi kayıt sistemi ile uyumlu olarak beyan ettikleri arazide üretim yapmış olmaları kaydıyla ibraz ettikleri müstahsil makbuzlarının sahteliği nedeniyle mağdur edilmeyip primlerinin ödenmesini istenilmesi dolayısıyla tarım kredi kooperatiflerinin müstahsil makbuzlarının sahteliğini araştırma yükümlülüklerinin bulunmaması, ayrıca sanığın, yetkilisi olduğu şirketin faaliyet alanı itibarıyla komisyon karşılığı düzenlediği sahte müstahsil makbuzlarının destekleme primi alınmasında kullanılacağını bilmemesinin hayatın olağan akışına aykırı olması ve inceleme dışı sanıklara prim ödemelerinin ihbar üzerine başlatılan soruşturmadan katılan kurumun haberdar edilmesi neticesinde durdurulması nedeniyle inceleme dışı sanıkların icra hareketlerini tamamladıklarının anlaşılması hususları birlikte değerlendirildiğinde, sanığın eyleminin sabit olduğu ve sanığa atılı nitelikli dolandırıcılık suçunun unsurları itibarıyla oluştuğu kabul edilmelidir.
Bu itibarla, bu uyuşmazlık bakımından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyeleri ... ve ...; "Zahirecilik işi yapan sanık ..."ın herhangi bir şekilde hububat alımı yapmaksızın komisyon karşılığı inceleme dışı şahıslardan hububat almış gibi müstahsil makbuzu düzenleyerek vermek suretiyle inceleme dışı şahısların destekleme primi almalarını sağlamaktan ibaret eyleminin nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağı konusunda sayın çoğunluk ile aramızda uyuşmazlık doğmuştur.
Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle sanığın ihtilafa konu sahte müstahsil makbuzu düzenleyerek satış yapmayan çiftçilerin Devletten destekleme primi almalarını sağlamaktan ibaret eyleminin, yargılamanın dayanığını teşkil eden iddianamede ve mahkemece yapılan yargılama sonucunda verilen mahkûmiyet kararında nasıl nitelendirildiği, yargılamaya konu edilen müstahsil makbuzunun destekleme primi almanın dışında başka amaçlarla kullanılıp kullanılamayacağı, destekleme primi almak için başka hangi tür belgelere ihtiyaç duyulduğu açıklanıp, itiraza konu dolandırıcılık suçunun oluşup oluşmadığının belirlenebilmesi için iştirak koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediğinin teorideki görüşlerden yararlanmak suretiyle açıklığa kavuşturulmasından sonra, 5237 TCK"nın 37 ve 39. maddelerinin somut olayımızı ilgilendiren unsurları irdelenerek; hukuk devleti, kusursuz suç ve ceza olmaz ve tek fiilden dolayı iki ceza verilemez gibi hukukun evrensel ilkeleri ile ilişkilendirilmesi, buna göre de koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğinin yasal düzenleme, yargı kararları ve öğretideki tanımlardan yararlanılarak ortaya konması gerekmektedir.
Sanık hakkında;
1-) 2006-2007 yıllarında hiçbir ticari işlem yapmaksızın, hububat ticareti yapmış gibi komisyon karşılığı düzenlediği sahte müstahsil makbuzları ile sahte faturaları başka mükelleflere vererek hem kendi gelirlerini kayıt ve beyan dışı bıraktıkları, hem de faturaları kullanan vergi mükelleflerinin vergi matrahlarının noksan gösterilerek vergi kaybına sebebiyet vermekten;
2-) Sanık tarafından düzenlenen müstahsil makbuzlarını alan diğer çiftçilerin, almış oldukları makbuzları Kızılırmak Tarım Kredi Koooperatifine ibraz ederek, Devletten destekleme primi almak için müracaatta bulunmalarını sağlamak;
Fiillerinden dolayı Vergi Usul Kanunu"na muhalefet ve kamu kurumu aleyhine dolandırıcılık suçuna iştirak etmekten kamu davasının açıldığı,
Çankırı Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda; hem dolandırıcılık hem de Vergi Usul Kanunu"na muhalefet suçlarından mahkûmiyet kararı verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, sanığın dolandırıcılık suçuna iştirak ettiğine dair mahkûmiyete yeterli ve inandırıcı kesin kanıtlar elde olunamadığından beraat kararı verilmesi gerektiğinden bahisle sanık lehine itiraz edilmiştir.
213 sayılı VUK"un 235. md. hükmüne göre 1 ve 2. sınıf tüccarlar ile defter tutmak zorunda olan çiftçiler, gerçek usulde vergiye tabii olmayan çiftçilerden satın aldıkları malların bedelini ödedikleri esnada iki nüsha olarak düzenleyip, bunlardan birini imzalayarak satıcı çiftçiye verdikleri ve diğer nüshasını ona imzalattırarak geri almak zorunda oldukları belge, müstahsil makbuzu olarak adlandırılmıştır.
Müstahsil makbuzlarının, destekleme primi alabilmek için sunulması zorunlu olan belgelerden olmakla birlikte ayrıca vergilendirme işleminde kullanıldıkları gibi uygulamada zaman zaman gerçekte üretim yaptıkları halde ürettikleri ürünleri belge almaksızın daha yüksek fiyata başka bir tüccara satmayı tercih eden çiftçilerin gerçek satıştan almadığı belgeyi gerçek alışveriş olmaksızın komisyon karşılığı belge (müstahsil makbuzu) düzenleyen kişilerden temin ederek destekleme primi almak için kullanmak suretiyle bir taraftan destekleme primi alırken diğer taraftan hem stopaj vergisinden kurtulmak, hem de ürettikleri üründen daha fazla kâr elde etmek gayesiyle hareket ettikleri de bilinmektedir. Somut olayımızda, gerek hazırlık aşamasında, gerekse yargılama aşamasında üretici çiftçilerin gerçek üretim yapıp yapmadığı açıklığa kavuşturulmamıştır.
Destekleme primi almak için istenen belgeler;
1-) Başvuru dilekçesi, 2-) Çiftçi Kayıt Formu, 3-) T.C. Kimlik numarasını taşıyan nüfus cüzdan fotokopisi ve aslı, 4-) Çiftçi belgesi aslı ve 1 adet onaylı sureti, 5-) Hisseli tapularda diğer hissedarlardan alınan muhtar onaylı muvafakatname veya noter onaylı tek taraflı Taahhütname (Ek 6) Tarım arazisinin mülkiyeti (eş, anne, baba ve çocuklara) ait ise maliklerin onaylarının olduğu Taahhütname 2 (Ek 7), 6-) Yıl içinde araziyi işlediğine ve üretim yaptığına dair muhtar onaylı belge, 7-) Başvuru sahibi Sosyal güvenlik kurumuna kayıtlı ise (Emekli Sandığı-SSK-Bağ-Kur-Tarım Bağ-Kur gibi) durumunu gösterir belge, 8-) Tarım arazisi başka bir gerçek ve tüzel kişiye ait ise muhtar ve iki azanın imzaladığı onaylı zirai ortaklık ve kira mukavelesi (Tarım İlçe Müdürlüğünce onaylanacaktır), 9-) Kendi malı-kiraladığı-kullandığı arazilerin güncel tarih ve onay içeren tapu kayıt örnekleri (İlçe Tapu Müdürlüğünce onaylanacaktır).
Yukarıda açıklandığı üzere, destekleme primi alabilmek için müstahsil makbuzunun yanında, pek çok belge ibraz edilmekte olup, ticaret borsalarının olduğu yerleşim birimlerinde, borsa tescil belgesi ile gerçek üretim ile birlikte gerçek satışın yapılıp yapılmadığı denetlenmektedir. Komisyon karşılığı içerik itibarıyla sahte müstahsil makbuzu düzenleyerek üretici çiftçilere veren sanığın diğer belgelerin temininde iştirak iradesiyle hareket ettiğine dair herhangi bir iddia dahi ileri sürülmemiştir.
Somut olayımızda sanığın ticari alışveriş olmaksızın komisyon karşılığı müstahsil makbuzu vermekten ibaret eyleminin, bu belgeleri kullanarak destekleme primi alan üreticilerin eylemine yardım niteliğinde olup olmadığının doktrinde nasıl karşılandığının belirlenmesi gerekmektedir.
Prof. Dr. İzzet ÖZGENÇ;
Birlikte suç işleme kararına bağlı olarak, suçun icrai hareketlerinin birlikte gerçekleştirilmesi ve dolayısıyla, haksızlık teşkil eden fiilin icrası üzerine müşterek hâkimiyet kurulması hâlinde söz konusu olan iştirak şekline müşterek faillik denmektedir. Müşterek fillikte, birlikte suç işleme kararının yanı sıra, fiil üzerinde müşterek hâkimiyet kurulduğu için, her bir suç ortağı fail statüsündedir.
Hazırlık hareketleriyle fiil üzerinde hâkimiyet kurulamaz. Müşterek faillik için aranan fiil hâkimiyeti için ilk önce kanunda tanımı yapılan muayyen fiil gözönünde bulundurulmak gerekecektir. Bu itibarla suçun işlenişine bulunulan katkı, kanunda tanımlanan tipik hareketlere uymayıp, nitelik itibarıyla hazırlık hareketi mahiyetinde ise, ilgili suç ortağını, müşterek fail olarak değil, ancak yardım eden olarak sorumlu tutmamız gerekecektir. Hazırlık hareketi mahiyetinde bir katkıda bulunmakla, suçun işlenişine iştirak eden kişi fiilin işlenişi üzerinde müşterek bir hâkimiyet kuramamaktadır. Daha ziyade suçun işlenmesini, bilahare suçun icrai hareketlerini gerçekleştirecek olan suç ortaklarına havale etmektedir. Hâlbuki müşterek faillikte bütün suç ortakları, aralarındaki müşterek iş bölümüne dayanarak suçun icrasını gerçekleştirmektedirler.
Bir suçun işlenmesinde maddi yardımdan söz edilebilmesi için;
1-) Suçun işlenmesine bulunulan yardımın, en geç bu suçun unsurlarının gerçekleştirilişi sırasında yani tamamlanmadan önce yapılması gerekir.
2-) Bir suçun işlenmesine yardımda bulunanın, kasten hareket etmiş olması gerekir.
3-) Yardımda bulunanın kastının, somut bir suça ilişkin olması gerekir.
4-) İcrasına yardımda bulunulan suçun, kasten işlenen bir suç olması gerekir.
5-) İcrasına yardımda bulunulan suçun, tamamlanması veya en azından teşebbüs derecesinde kalması gerekir.
Prof. Dr. Kayıhan İÇEL;
Suç ortaklığının koşulları;
1-) Birden çok kişi tarafından gerçekleştirilen birden çok hareketin bulunması,
2-) Gerçekleştirilen hareketlerin nedensellik değeri taşıması,
3-) Suça katılma iradesinin bulunması,
4-) Katılanlar bakımından aynı olan suçun icrasına başlanılmış olması ve bağlılık kuralı;
Olarak sıralandıktan sonra; somut olayımızı ilgilendirmesi bakımından; suça katılma iradesi, aşağıdaki şekilde açıklanmıştır.
Fail tarafından gerçekleştirilen ve nedensel değere sahip hareketlerin iştirak kapsamında kabul edilebilmesi için bir diğer koşulda, kastedilen suça yönelik bu tarz hareketlerin iştirak (suça katılma iradesi) diğer bir deyişle birlikte suç işleme kararı ile gerçekleştirilmiş olmasıdır.
Prof. Dr. Zeki HAFIZOĞULLARI, Prof. Dr. Muharrem ÖZEN;
İştirak koşulları:
1-) Birden çok failin katılımı,
2-) Suçun en azından teşebbüs derecesinde gerçekleştirilmiş olması,
3-) Nedensel katkı,
4-) İştirak iradesi;
Olarak sıralandıktan sonra; somut olayımızı ilgilendirmesi bakımından; suça katılma iradesi, aşağıdaki şekilde açıklanmıştır.
İştirak iradesinin olması için, bilme unsuru yanında; ayrıca failin, fiilin gerçekleşmesine bizzat davranışı ile katılmak istemesi de gerekmektedir. Bu tür bir irade zorunludur, çünkü suça katılanların hepsi bakımından ortaklığın mümkün kılan tek bir netice üzerinde anlaşma sağlanmış, ancak katılanlardan her birinin faaliyetinin bir ürünü olarak gerçekleşmiş olmadıkça, bir suçu ortaklaşarak işleme gerçekleşmiş olmaz.
İştirak iradesi suça iştirakin her türünde zorunludur. Gerçekten cürmi fiili birlikte işlemek, ister bir icra, isterse bir ihmal hareketi ile gerçekleştirilmiş olsun ve ister maddi isterse manevi birlikteliğe dayansın, ortaklarda kanunun suç saydığı fiili, ortaklaşarak işleme iradesi yoksa, doğal olarak suça iştirakte yoktur.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2015/203 K. sayılı ilamında; "yardım" türündeki iştirakin tüm şekillerini şöyle açıklamaktadır.
"Kanunda suç olarak tanımlanan fiilin, birden fazla suç ortağı tarafından iştirak hâlinde gerçekleştirilmesi durumunda TCK"nın 37/1. maddesinde düzenlenen müşterek faillik söz konusu olacaktır.
Öğretideki görüşler de dikkate alındığında müşterek faillik için iki şartın birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir:
1- Failler arasında birlikte suç işleme kararı bulunmalıdır.
2- Suçun işlenişi üzerinde birlikte hâkimiyet kurulmalıdır.
Müşterek faillikte, birlikte suç işleme kararının yanı sıra fiil üzerinde ortak hâkimiyet kurulduğu için her bir suç ortağı "fail" konumundadır. Fiil üzerinde ortak hâkimiyetin kurulup kurulmadığının belirlenmesinde suç ortaklarının suçun icrasında üstlendikleri rolleri ve katkılarının taşıdığı önem göz önünde bulundurulmalıdır. Suç ortaklarının, suçun işlenmesinde yaptıkları katkının, diğerinin fiilini tamamladığı durumlarda da müşterek faillik söz konusu olacaktır. Buna göre her müşterek fail, suçun icrasına ilişkin etkin, fonksiyonel bir katkıda bulunmaktadır.
TCK"nın 39/2. maddesindeki düzenlemeye göre, yardım etme; maddi yardım ve manevi yardım olarak ikiye ayrılmaktadır.
Suçun icrasına iştirak etmekle birlikte, işlenişine bulunduğu katkının niteliği gereği kanuni tanımdaki fiili gerçekleştirmeyen diğer suç ortaklarına "şerik" denilmekte olup, 5237 sayılı TCK"da şeriklik, azmettirme ve yardım etme olarak iki farklı şekilde düzenlenmiştir. Buna göre, kanuni tanımdaki fiili gerçekleştirmeyen veya özel faillik vasfını taşımadığı için fail olamayan bir suç ortağı, gerçekleşen fiilden 5237 sayılı Kanun"un 40. maddesinde düzenlenen bağlılık kuralı uyarınca sorumlu olmaktadır.
Kişinin eyleminin, bir suça katılma aşamasına ulaşıp ulaşmadığı, ulaşmışsa da suça katılma düzeyinin belirlenmesi için, eylemin bir aşamasındaki durumun değil, eylemin yapılması için verilen kararın, bu kararın icra ediliş biçiminin, olay öncesi, sırası ve sonraki davranışların da dikkate alınıp, tüm delillerin birlikte değerlendirilmesi gerekir. Zira "yardım etme"yi müşterek faillikten ayıran en önemli unsur, kişinin suçun işlenişi sırasında fiil üzerinde ortak hâkimiyetin bulunmamasıdır.
Yukarıda ayrıntılı bir şekilde açıklanan öğretideki görüşler ve uygulamadaki kararlar ışığında uyuşmazlığa konu somut olayımıza baktığımızda;
Hiçbir şekilde hububat alımı yapmayan sanığın almış olduğu komisyon karşılığında; içerik itibarıyla sahte müstahsil makbuzu vermekten ibaret eyleminde; destekleme primi almak isteyen üretici çiftçiler ile iştirak iradesi içerisinde hareket ettiğine dair hiçbir delil elde olunamadığı gibi bu hususta herhangi bir iddia dahi ileri sürülmemiştir. İçerik itibarıyla sahte müstahsil makbuzlarının destekleme primi alınması için verildiğinin dosya içeriğinden anlaşılamadığı gibi ayrıca destekleme primi almak için temin edilmesi gereken çok sayıda belge üzerinde sanığın fiili hâkimiyet kurduğuna ya da yardımcı olduğuna dair hiçbir delil elde olunamamıştır.
Ayrıntısı Yargıtay Ceza Genel Kurulu"nun 17.06.2003 tarihli ve 2010/10-166-90 sayılı kararın da açıklandığı üzere; bir kimseyi kandırabilecek nitelikte hileli hareketler yaparak hataya düşürüp onun veya başkasının zararına, kendisine veya bir başkasına haksız yarar sağlaması dolandırıcılık suçunun maddi unsurudur. Dolandırıcılık suçunun en önemli unsurlarından birisi olan hileli belgelerin kuruma verilmesine hiçbir katkısı bulunmayan ve müşteki kurum ile hiçbir aşamada dolaylı da olsa yüz yüze gelmeyen sanığın, hangi amaçla kullanılacağını dahi bilmeden komisyon karşılığı üretici çiftçilere verdiği müstahsil makbuzlarının destekleme primi almak amacıyla kullanılmalarının dolandırıcılık suçuna iştirak olarak kabul edilmesinin, Yargıtayın iştirak hükümleri ile ilgili olarak hiçbir duraksamaya yer vermeksizin kabul ettiği kriterlere dayanarak oluşturduğu ve uzun yıllar içerisinde yerleşik uygulamaya dönüştürdüğü içtihatlarına aykırı olacağı gibi suç politikasında izlenen maddî adalet amacına ulaşmak için uyulması gereken başlıca ana ilkeler arasında yer alan kusursuz suç ve ceza olmaz ilkesi ve bunun doğal sonucu olarak hukuk devleti ilkesine de aykırı olacağı açıktır. Zira, cezanın, failin eyleminden dolayı kınanabilmesi durumunda uygulanabilmesini ifade eden kusur ilkesi, çağdaş ceza hukukunda ceza sorumluluğunun en önemli özelliğidir. Bu ilke, bir yandan kusursuz bir kimseye ceza verilemeyeceğini öngördüğü gibi, diğer yandan faile kusurundan daha ağır bir cezanın uygulanmasını da yasaklar. İlkel ceza hukuklarında görülen kişinin kusuruna bakılmaksızın neticeden sorumluluğun (Erfolgshaftung) çağdaş ceza hukukunda yeri yoktur. 5237 sayılı yeni TCK"nın 21. m., suçun oluşmasını kastın varlığına bağlı tutarak, bilerek ve istenerek suçun işlenmesini temel kusurluluk şekli olarak kabul etmiş, 22. m. ise taksirle işlenen eylemlerin ancak kanunun açıkça belirttiği durumlarda cezalandırılacağını öngörmüştür. Bunun gibi, sonuç nedeniyle ağırlaşmış suçlarda en azından taksir düzeyinde bir kusurun aranması (m. 23), kusur ilkesi bakımından yeni yasanın getirdiği çağdaş ceza hukukuna uygun önemli bir düzenleme olmuştur. Kusur ilkesinin doğal sonucu "ceza sorumluluğunun bireyselliği ilkesi"dir. İnsanları, başkalarının eylemlerinden dolayı cezalandıran totaliter rejimlerin insanlığa getirdiği acı deneyimlerden sonradır ki, bir kimsenin yalnız kendi hareketinden sorumlu olabileceği esasının anayasalarda yer alması gerekli görülerek, 1982 Anayasamızın 38. maddesi sözü geçen ilkeye yer vermiştir. Yeni TCK"nın 20. maddesi ise «Ceza sorumluluğu şahsîdir. Kimse başkasının fiilinden dolayı sorumlu tutulamaz» hükmüyle ceza sorumluluğunun bireyselliğine ilişkin anayasal ilkeyi Ceza Kanunu kapsamına almıştır.
Gerek objektif sorumluluk esasına dayanan düzenlemelere yer veren 765 sayılı Kanun döneminde, gerekse kusurluluk esasına dayanan 5237 sayılı Kanun dönemindeki Yargıtay içtihatlarında; iştirak iradesi içerisinde hareket etmeyen failler sadece kendi hukuka aykırı hareketlerinden sorumlu tutulmuş, kendi iradesinin dışında işlenen suçlardan dolayı asla sorumlu tutulmamışlardır. Örneğin sahte evrakı düzenleyerek, başka bir kişiye veren sanık evrakın niteliğine göre sadece resmî evrakta sahtecilik ya da özel evrakta sahtecilik suçundan sorumlu tutulurken, iştirak iradesi içerisinde hareket etmeyen diğer sanığın sahte evrakı kullanarak sağlamış olduğu haksız kazançtan sorumlu tutulmadığı gibi evrak içeriğinde yaptığı değişiklikten dolayı ağırlaşan suçtan dahi sorumlu tutulmamıştır. Aksine düşünce de; silah satıcılığı yapan sanığın sattığı silahlarla iştirak iradesi olmadığı gibi hiç tanımadığı şahıslar tarafından işlenen bütün suçlardan, uyuşturucu madde ticareti yapan sanığın, kendisi tarafından yapılan satıştan sonra hiç tanımadığı failler tarafından gerçekleştirilen sonraki bütün satışlardan; sorumlu tutulması gerekir ki... böylesine bir kabulün; çağdaş hiçbir ceza kanununun kabul etmediği şart teorisinin kabul edilmesi sonucunu doğuracağı ve buna bağlı olarak hukuk devleti ilkesinin zedeleneceği kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır.
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun görüşüne iştirak etmemekle birlikte, bir an için sayın çoğunluğun görüşünün doğru olduğunun kabul edilmesi durumunda: bu sefer de karşımıza çağdaş bütün ceza kanunlarının kabul ettiği Non bis in idem (Aynı fiil nedeniyle faile bir ceza verilmesi) prensibi karşımıza çıkacaktır.
Prof. Dr. Ersan ŞEN; Non bis in idem olarak bilinen prensibi şöyle açıklamaktadır.
"Non bis in idem" olarak da söylenen ve Ceza Hukuku ile Ceza Yargılaması Hukukunda benimsenen bu prensip, aynı suç nedeniyle faile bir ceza verilmesi demektir. Herkes, bir suçtan ancak bir defa yargılanabilir ve bir defa cezalandırılabilir. Kişi, yargılandığı suçtan keyfi olarak tekrar yargılanıp cezalandırılamaz. Bu prensip, "bir koyundan iki post çıkmaz" olarak da bilinir.
1982 Anayasası"nda yer almayan bu prensibin bir yansıması, suçların içtimaını (toplanmasını) düzenleyen "Fikri içtima" başlıklı Türk Ceza Kanunu m. 44"te görülmektedir. Bu maddeye göre; "İşlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren kişi bunlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılır".
Anayasada yer almasa bile, hukukun bu evrensel prensibinin kanun tarafından korunduğunu gösteren bir başka çarpıcı düzenleme de Ceza Muhakemesi Kanunu"nun 223. maddesinin 7. fıkrasında yer almaktadır. Bu hükme göre, "Aynı fiil nedeniyle, aynı sanık için önceden verilmiş bir hüküm veya açılmış bir dava davanın reddine karar verilir".
Yukarıda ayrıntılı bir şekilde açıklandığı üzere, ister müşterek fail ister şerik olarak suça iştirak eden birden fazla failin birlikte suç işleme iradesi ile hareket etmesi gerektiği hususunda gerek doktrinde gerekse uygulamada herhangi bir duraksamanın bulunmaması, komisyon karşılığı sahte müstahsil makbuzu düzenleyerek itiraz kapsamı dışındaki faillere veren sanığın; suça konu belgelerin nerede ne şekilde kullanılacağını bildiğine, ya da iştirak iradesi içerisinde hareket ettiğine dair herhangi bir iddianın dahi ileri sürülmemiş olması, suça konu müstahsil makbuzlarının tek başına destekleme primi alınmasını sağlayacak belgelerden olmadığı gibi anılan makbuzların bir anlamda sağlamasını yapan diğer belgelerin düzenlenmesine sanık tarafından katkıda bulunulmamış olması, sanığın içerik itibarıyla sahte müstahsil makbuzu düzenlemekten ibaret eyleminin özel norm niteliğinde olan 213 sayılı VUK"nın 359. maddesine muhalefet suçunu oluşturması ve bu eylemden dolayı verilen mahkûmiyet kararının kesinleşmesi karşısında; sanık hakkında dolandırıcılık suçundan dolayı beraat kararı verilmesi gerekirken yerel mahkemece verilen mahkûmiyet hükmünün onanmasına dair karara karşı, anılan suçun oluşmadığından bahisle sanık lehine itiraz eden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının kabul edilmesi gerekirken itirazın reddine dair sayın çoğunluğun görüşüne iştirak edilmemiştir." düşüncesiyle,
Çoğunluk görüşüne katılmayan diğer üç Ceza Genel Kurulu Üyesi de; benzer düşüncelerle karşı oy kullanmışlardır.
II- Suçun unsurları itibarıyla oluştuğu sonucuna ulaşılmış olmakla; sanığın, komisyon karşılığı düzenleyip verdiği sahte müstahsil makbuzlarını kullanan inceleme dışı sanıkların gerçekleştirdikleri nitelikli dolandırıcılık suçlarına iştirakinin TCK"nın 37. maddesi kapsamında "müşterek faillik" mi, yoksa TCK"nın 39. madde kapsamında "yardım eden" niteliğinde mi olduğu;
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu"nda suça iştirakte, faillik ve şeriklik ayrımı öngörülmüş, azmettirme ve yardım etme şeriklik kavramı içinde değerlendirilmiştir.
TCK"nın 37. maddesindeki; "(1) Suçun kanuni tanımında yer alan fiili birlikte gerçekleştiren kişilerden her biri, fail olarak sorumlu olur.
(2) Suçun işlenmesinde bir başkasını araç olarak kullanan kişi de fail olarak sorumlu tutulur. Kusur yeteneği olmayanları suçun işlenmesinde araç olarak kullanan kişinin cezası, üçte birden yarısına kadar artırılır" şeklindeki hüküm ile maddenin birinci fıkrasında müşterek faillik, ikinci fıkrasında ise dolaylı faillik düzenlenmiştir.
Kanunda suç olarak tanımlanan fiilin, birden fazla suç ortağı tarafından iştirak hâlinde gerçekleştirilmesi durumunda TCK"nın 37. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen müşterek faillik söz konusu olacaktır.
Öğretideki görüşler de dikkate alındığında müşterek faillik için iki şartın birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir:
1) Failler arasında birlikte suç işleme kararı bulunmalıdır.
2) Suçun işlenişi üzerinde birlikte hâkimiyet kurulmalıdır.
Müşterek faillikte, birlikte suç işleme kararının yanı sıra fiil üzerinde ortak hâkimiyet kurulduğu için her bir suç ortağı "fail" konumundadır. Fiil üzerinde ortak hâkimiyetin kurulup kurulmadığının belirlenmesinde, suç ortaklarının suçun icrasında üstlendikleri rolleri ve katkılarının taşıdığı önem göz önünde bulundurulmalıdır. Suç ortaklarının, suçun işlenmesinde yaptıkları katkının, diğerinin fiilini tamamladığı durumlarda da müşterek faillik söz konusu olacaktır. Buna göre her müşterek fail, suçun icrasına ilişkin etkin, fonksiyonel bir katkıda bulunmaktadır.
"Yardım etme" ise 5237 sayılı TCK"nın 39. maddesinde; "(1) Suçun işlenmesine yardım eden kişiye, işlenen suçun ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirmesi hâlinde, onbeş yıldan yirmi yıla; müebbet hapis cezasını gerektirmesi hâlinde, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde cezanın yarısı indirilir. Ancak, bu durumda verilecek ceza sekiz yılı geçemez.
(2) Aşağıdaki hâllerde kişi işlenen suçtan dolayı yardım eden sıfatıyla sorumlu olur:
a) Suç işlemeye teşvik etmek veya suç işleme kararını kuvvetlendirmek veya fiilin işlenmesinden sonra yardımda bulunacağını vaat etmek.
b) Suçun nasıl işleneceği hususunda yol göstermek veya fiilin işlenmesinde kullanılan araçları sağlamak.
c) Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak" şeklinde düzenlenmiştir.
Suçun icrasına iştirak etmekle birlikte, işlenişine bulunduğu katkının niteliği gereği kanuni tanımdaki fiili gerçekleştirmeyen diğer suç ortaklarına "şerik" denilmekte olup, 5237 sayılı TCK"nda şeriklik, azmettirme ve yardım etme olarak iki farklı şekilde düzenlenmiştir. Buna göre, kanuni tanımdaki fiili gerçekleştirmeyen veya özel faillik vasfını taşımadığı için fail olamayan bir suç ortağı, gerçekleşen fiilden 5237 sayılı Kanun"un 40. maddesinde düzenlenen bağlılık kuralı uyarınca sorumlu olmaktadır.
TCK"nın 39. maddesinin ikinci fıkrasındaki düzenlemeye göre, yardım etme; maddi yardım ve manevi yardım olarak ikiye ayrılmaktadır.
1) Bir suçun işlenmesine maddi yardımda bulunma çok çeşitli şekillerde ortaya çıkmakla birlikte anılan maddede maddi yardım;
a-) Suçun işlenmesinde kullanılan araçları temin etmek,
b-) Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında maddi yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak,
Olarak sayılmıştır.
2) Manevi yardım ise;
a-) Suç işlemeye teşvik etmek,
b-) Suç işleme kararını kuvvetlendirmek,
c-) Suçun işlenmesinden sonra yardımda bulunmayı vaad etmek,
d-) Suçun nasıl işleneceği konusunda yol göstermek,
Şeklinde belirtilmiştir.
Kişinin eyleminin, bir suça katılma aşamasına ulaşıp ulaşmadığı, ulaşmışsa da suça katılma düzeyinin belirlenmesi için, eylemin bir aşamasındaki durumun değil, eylemin yapılması için verilen kararın, bu kararın icra ediliş biçiminin, olay öncesi, sırası ve sonraki davranışların da dikkate alınıp, tüm delillerin birlikte değerlendirilmesi gerekir. Zira "yardım etme"yi müşterek faillikten ayıran en önemli unsur, kişinin suçun işlenişi sırasında fiil üzerinde ortak hâkimiyetinin bulunmamasıdır.
Görüldüğü üzere, 5237 sayılı TCK"nın 37 ve 39. maddelerindeki açık düzenlemeler uyarınca suçun kanunî tanımında yer alan fiili gerçekleştirenler "fail" olarak kabul edilirken, suçun kanunî tanımında yer alan fiili gerçekleştirmeyen, ancak suç işlemeye teşvik eden veya suç işleme kararını kuvvetlendiren veya fiilin işlenmesinden sonra yardımda bulunacağını vaat eden, suçun nasıl işleneceği hususunda yol gösteren veya fiilin işlenmesinde kullanılan araçları sağlayan, suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında yardımda bulunarak icrasını kolaylaştıran kimseler ise "suça yardım eden" olarak sorumlu tutulmaktadır.
Suçun işlenilmesi için gerekli olan araçların başkası tarafından temin edilmesi hâlinde, bu araçları sağlayan kişi maddi yardım eden olarak ve şerik sıfatıyla cezalandırılır. Hırsızlık suçunda çalınan malların taşınması için taşıt verilmesi, kilidi açmak için maymuncuk temin edilmesi, adam öldürme suçunda kullanılması için tabanca verilmesi gibi yardım eylemleri bu kapsamdadır. Temin edilen araçların suçta kullanılmaya elverişli olması ve kullanılması da gerekir (Osman Yaşar, Hasan Tahsin Gökcan, Mustafa Artuç, Türk Ceza Kanunu, 1. Cilt, Ankara, 2014, s. 1158).
Bu aşamada, uyuşmazlık konusu ile ilgisi bakımından suça teşebbüse de değinmek gerekmektedir.
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu"nun "Suça teşebbüs" başlıklı 35. maddesinde;
"Kişi, işlemeyi kastettiği bir suçu elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlayıp da elinde olmayan nedenlerle tamamlayamaz ise teşebbüsten dolayı sorumlu tutulur" hükmü yer almaktadır.
Buna göre suça teşebbüs, işlenmesi kast olunan bir suçun icrasına elverişli araçlarla başlanmasından sonra, elde olmayan nedenlerle suçun tamamlanamamasıdır. Maddenin açık hükmüne göre, icra hareketlerinin yarıda kalması ya da sonucun meydana gelmemesi failin iradesi dışındaki engel nedenlerden ileri gelmelidir.
Öte yandan, suça teşebbüsle ilgili değerlendirme yapılabilmesi, failin hangi suçu işlemeyi kastettiğinin belirlenmesini gerektirir ki buna "subjektif unsur" denir. Failin gerçekleştirdiği davranış ile bir suçu işlemeye teşebbüs edip etmediğini, eğer etmişse hangi suça teşebbüs ettiğini belirleyebilmek için öncelikle kastın varlığının belirlenmesi gerekmektedir. Başka bir deyişle, tıpkı tamamlanmış suçta olduğu gibi, teşebbüs aşamasında kalan suçta da, işlenmek istenen suç tipindeki bütün unsurlar failce bilinmelidir (Kayıhan İçel, Füsun Sokullu-Akıncı, İzzet Özgenç, Adem Sözüer, Fatih S. Mahmutoğlu, Yener Ünver, İçel Suç Teorisi, 2. Kitap, 2. Baskı, İstanbul, 2000, s. 315).
Bu husus, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 765 sayılı TCK"nın yürürlükte olduğu dönemde verilmiş olup kabul edilen ilkeler açısından 5237 sayılı TCK"nın teşebbüse ilişkin 35. maddesi yönüyle de varlığını devam ettiren 04.06.1990 tarihli ve 101-156 sayılı kararında da; "Teşebbüste aranan kast, icrasına başlanmış cürmü teşebbüs aşamasında bırakma kastı olmayıp, söz konusu suçu tamamlamaya yönelmiş kasttır" şeklinde açıklanmıştır.
Bu açıklamalardan sonra sanığın zahirecilik faaliyeti ile iştigal ettiğinden hareketle müstahsil makbuzu düzenlemesinin mesleğinin gereğini yerine getirmesi kapsamında cezalandırılabilir nitelikte olup olmadığı da değerlendirilmelidir.
213 sayılı Vergi Usul Kanunu"nun "Müstahsil makbuzu" başlıklı 235. maddesinin birinci ve ikinci fıkraları "Birinci ve ikinci sınıf tüccarlar ile kazancı basit usulde tespit edilenler ve defter tutmak mecburiyetinde olan çiftçiler gerçek usulde vergiye tabi olmayan çiftçilerden satın aldıkları malların bedelini ödedikleri sırada iki nüsha makbuz tanzim etmeye ve bunlardan birini imzalıyarak satıcı çiftçiye vermeye ve diğerini ona imzalatarak almaya mecburdurlar. Mal tüccar veya çiftçi adına bir adamı veya mutavassıt tarafından alındığı takdirde makbuz bunlar tarafından tanzim ve imza olunur.
Çiftçiden avans üzerine yapılan mubayaalarda (satın almalarda), makbuz, malın teslimi sırasında verilir." şeklinde düzenlenmiştir. Buna göre tarım ürünleri ticareti yapanların çiftçilerden aldıkları ürün karşılığında müstahsil makbuzu düzenlemeleri gerekmektedir.
Toplum yaşamında hayatın olağan akışı içerisinde gerçekleştirilen bazı davranışlar, özellikle de bir mesleğin gereklerine uygun olarak icra edilen fiiller, olağan akışa uygun olsa bile kimi zaman işlenecek bazı suçlara katkı sağlayabilir. İşte bu durumlarda suç teşkil eden harekete tesir eden ve fakat hayatın olağan akışına da uygun olan bu tür davranışlara "günlük olağan hareketler" adı verilmektedir. Eğer bu hareketler, herkese karşı bir mesleğin icra edilmesi çerçevesinde, failden ve failin fiilinden bağımsız olarak hukuken uygun görülmeyen bir amaca yönelik olmayıp tamamen kendi menfaatleri doğrultusunda mesleğin ifa edilmesi amacıyla gerçekleştirilen, bu anlamda da ilk etapta başkasının işlediği suça etki etmiş olsa da tipik bir destekleme hareketi şeklinde görünüm arz etmeyen hareketlerse bu defa "mesleki hareketler" olarak nitelendirilmektedir. Bu bağlamda kişilerin failin işleyeceği suçtan haberdar olmadığı durumlarda herhangi bir sorumluluklarının ortaya çıkmayacağı açıktır (Muhammed Demirel, Mesleki Hareketlerle Suça Yardım Etmenin Cezalandırılabilirliği, İÜHFM C. LXXV, S. 2, 2017, s. 492-494).
Toplumsal hayatın gereği veya bir mesleğin icrası nedeniyle yapılan hareket, bir suçun icrası açısından katkı sağlasa bile yardım eden şerik olarak sorumlu tutulmak için yeterli kabul edilmemelidir. Yardım eden olarak sorumlu tutabilmek için suça iştirak iradesiyle suçun işlenmesi açısından nedensel değeri olan katkının sağlanmış olması gerekir. Yardım eden, failin suç işleme iradesini kesin olarak bilmeli ve bu konuda ona yardım etme kastı ile hareket etmelidir (Vesile Sonay Evik, Suça İştirakte Yardım Edenin Ceza Sorumluluğu, On İki Levha Yayıncılık, İstanbul, Ekim 2011, s. 247).
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Bir numaralı uyuşmazlık konusunda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, sanık ..."in, komisyon karşılığı düzenleyerek verdiği sahte müstahsil makbuzlarını kullanan inceleme dışı sanıkların katılan kurum zararına nitelikli dolandırıcılık suçlarını işledikleri olayda; sanığın, ürettikleri buğday miktarına göre elde ettikleri müstahsil makbuzları karşılığında kısmen alabilecekleri destekleme priminin tamamını alabilmek amacıyla hareket eden inceleme dışı sanıklara ürün alımı olmaksızın sahte müstahsil makbuzu düzenleyip komisyon karşılığı vermesi şeklindeki eyleminin, öncelikle mesleğinin gereklerine uygun olarak icra ettiği faaliyet kapsamında bulunmaması, nitekim bu nedenle hakkında 213 sayılı Vergi Usul Kanunu"na muhalefet suçundan soruşturma açılması, vermiş olduğu müstahsil makbuzlarının katılan kurumdan haksız destekleme primi alınmasında kullanılacağını bilmesi, inceleme dışı sanıkların da sanığın katılımı olmaksızın ve sanıktan bağımsız bir şekilde kendilerinin temin ettikleri çiftçi kayıt sistemi belgesi ile birlikte suça konu müstahsil makbuzlarını tarım kredi kooperatifine ibraz etmek suretiyle haksız destekleme primi almaları hususları birlikte değerlendirildiğinde; sanık ..."in inceleme dışı sanıkların işledikleri nitelikli dolandırıcılık suçlarının icrasındaki rolü ve katkısının taşıdığı önem göz önünde bulundurulduğunda fiiller üzerinde asıl failler ile birlikte ortak bir hâkimiyet kurmadığı, katkısının 5237 sayılı TCK"nın 39. maddesinin ikinci fıkrasının (b) bendi kapsamında fiillerin işlenmesinde kullanılan araçları sağlamak suretiyle yardım etme niteliğinde kaldığı kabul edilmelidir.
Bu itibarla, bu uyuşmazlık bakımından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçeyle kabulüne karar verilmelidir.
III- Sanığın, komisyon karşılığı düzenleyip verdiği sahte müstahsil makbuzlarını kullanan inceleme dışı üç sanık hakkında nitelikli dolandırıcılık suçlarından ayrı ayrı mahkûmiyet hükümleri kurulmuş olması karşısında, sanığın eylemlerinin TCK"nın 43. maddesi kapsamında zincirleme şekilde nitelikli dolandırıcılık suçunu mu yoksa ayrı ayrı nitelikli dolandırıcılık suçlarını mı oluşturacağı;
Uyuşmazlık konusunda isabetli bir hukuki çözüme ulaşılabilmesi bakımından öncelikle zincirleme suç hükümlerinin açıklanmasında yarar bulunmaktadır.
5237 sayılı TCK"na hâkim olan ilke gerçek içtima olduğundan, bunun sonucu olarak, "kaç fiil varsa o kadar suç, kaç suç varsa o kadar ceza" söz konusu olacaktır. Nitekim bu husus Adalet Komisyonu raporunda da; "Ceza hukukunun temel kurallarından birisi, "kaç fiil varsa o kadar suç, kaç suç varsa o kadar ceza vardır" şeklinde ifade edilmektedir. Bunun istisnaları, suçların içtimaı bölümünde belirlenmiştir. Bu istisnalar dışında, işlenen her bir suçla ilgili olarak ayrı ayrı cezaya hükmedilecektir. Böylece verilen her bir ceza, bağımsızlığını koruyacaktır" şeklinde ifade edilmiştir. Bu kuralın istisnalarına ise, TCK"nın "suçların içtimaı" bölümünde, 42 (bileşik suç), 43 (zincirleme suç) ve 44. (fikri içtima) maddelerinde yer verilmiştir.
TCK"nın 43. maddesinin ilk fıkrasında; "Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir. Ancak bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır. Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır. Mağduru belli bir kişi olmayan suçlarda da bu fıkra hükmü uygulanır" biçiminde zincirleme suç düzenlemesine yer verilmiş, ikinci fıkrasında; "Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükmü uygulanır" denilmek suretiyle aynı neviden fikri içtima kurumu hüküm altına alınmış, üçüncü fıkrasında ise; "Kasten öldürme, kasten yaralama, işkence, ... ve yağma suçlarında bu madde hükümleri uygulanmaz" düzenlemesi ile zincirleme suç ve aynı neviden fikri içtima hükümlerinin uygulanamayacağı suçlar belirtilmiştir.
TCK"nın 43. maddesinin birinci fıkrası uyarınca zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için;
a-) Aynı suçun değişik zamanlarda birden fazla kez işlenmesi,
b-) İşlenen suçların mağdurlarının aynı kişi olması,
c-) Bu suçların aynı suç işleme kararı altında işlenmesi gerekmektedir.
Zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için gerekli olan unsurların üzerinde ayrıntılı olarak durulmasında yarar bulunmaktadır.
a-) Aynı suçun değişik zamanlarda birden fazla kez işlenmesi;
Aynı suç kavramı, TCK"nın 43. maddesinde; "Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır" denmek suretiyle açıklığa kavuşturulmuştur. Öğretide de "Aynı suçtan anlaşılması gerekenin, aynı suç tipi olduğu" kabul edilmektedir. Örneğin, dolandırıcılık ile nitelikli dolandırıcılık eylemleri aynı suç sayılır iken, dolandırıcılık ile güveni kötüye kullanma, hırsızlık ile dolandırıcılık, hırsızlık ile suç eşyasını satın alma aynı suç kavramı içerisinde değerlendirilemeyecektir. Aynı suç kavramına, suçun teşebbüs aşamasında kalmış hâli de dâhildir (Nevzat Toroslu, Ceza Hukuku Genel Kısım, Savaş Yayınevi, Ankara, 2008, s. 316; Yaşar, Gökcan, Artuç, s. 1241-1242; Mahmut Koca, İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınları, Ankara, Eylül 2017, s. 514; Türkan Yalçın Sancar, Yeni Türk Ceza Kanununda Zincirleme Suç, TBB Dergisi, sayı 70, Mayıs/Haziran 2007, s. 253).
TCK"nın 43. maddesinin birinci fıkrasında bulunan "değişik zamanlarda" ifadesinin açıklığı karşısında, zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için suçların farklı zamanlarda işlenmesi gerektiği konusunda öğreti ve uygulamada tam bir görüş birliği bulunmaktadır. Bunun sonucu olarak, aynı mağdura, aynı zamanda, aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda tek suçun oluşacağı kabul edilmiştir. Bu hâlde zincirleme suç hükümleri uygulanarak artırım yapılamayacak, ancak bu husus TCK"nın 61. maddesi uyarınca temel cezanın belirlenmesinde göz önünde bulundurulacaktır.
b-) İşlenen suçların mağdurlarının aynı kişi olması;
Mağdur; Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlüğünde, "haksızlığa uğramış kişi" olarak tanımlanmaktadır. Ceza hukukunda ise mağdur kavramı, suçun konusunun ait olduğu kişi ya da kişilerdir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu"nun hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde suçun maddi unsurları arasında yer alan mağdur, ancak gerçek bir kişi olabilecek, tüzel kişilerin suçtan zarar görmeleri mümkün ise de bunlar mağdur olamayacaklardır. Suçtan zarar gören ile mağdur kavramları da aynı şeyi ifade etmemektedir. Mağdur suçun işlenmesiyle her zaman zarar görmekte ise de, suçtan zarar gören kişi her zaman suçun mağduru olmayabilir. Bazı suçlarda mağdur belirli bir kişi olmayıp; toplumu oluşturan herkes (geniş anlamda mağdur) olabilecektir (Mehmet Emin Artuk, Ahmet Gökcen, A. Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 9. bası, Ankara, 2015, s. 289; İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 11. bası, Ankara, 2015, s. 214-216; Koca, Üzülmez, s. 115; Yaşar, Gökcan, Artuç, s. 7958-7959).
Mağdurun kim olduğunun belirlenmesinde öncelikle madde metnine bakılmalı, madde metninin yeterli olmadığı durumlarda hükmün konuluş amacı, suçun düzenlendiği yer gibi hususlar birlikte değerlendirilerek sonuca ulaşılmaya çalışılmalıdır.
Dolandırıcılık suçunun mağduru, mal varlığına zarar verilen veya aldatılan kişilerdir. Suç tipinin düzenlendiği TCK"nın 157. maddesinde "bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak" ibaresine yer verildiğine göre aldatılan ile zarara uğrayanın aynı kişi olması zorunlu değildir. Ancak aldatılanın mal varlığı üzerinde tasarruf edebilme yetkisinin bulunması gerekir. Gerçek kişiler hem aldatılan hem de mal varlığına zarar verilen kişi olarak suçun mağduru olabilir (Veli Özer Özbek, Yeni Türk Ceza Kanununun Anlamı, 2. Cilt, Seçkin Yayınları, Ankara, 2008, s. 1209; Centel, Zafer, Çakmut, s. 499).
c-) Bu suçların aynı suç işleme kararı altında işlenmesi;
Ceza Genel Kurulunun 14.01.2014 tarihli ve 384-2, 03.12.2013 tarihli ve 1475-577, 30.05.2006 tarihli ve 173-145, 08.07.2003 tarihli ve 189-207, 13.10.1998 tarihli ve 205-304, 20.03.1995 tarihli ve 48-68 ile 02.03.1987 tarihli ve 341-84 sayılı kararlarında "aynı suç işleme kararı" kavramından, kanunun aynı hükmünü birçok kez ihlâl etme hususunda önceden kurulan bir plan, genel bir niyetin anlaşılması gerektiği, bu bağlamda failin suçu işlemeden önce bir plan yapmasının veya bu suça niyet etmesinin, fakat fiili bir defada yapmak yerine, kısımlara bölmeyi ve o surette gerçekleştirmeyi daha uygun görmesinin, her hareketinin birbirinin devamı olmasının ve tüm hareketleri arasında sübjektif bir bağlantı bulunmasının anlaşılması gerektiği kabul edilmiş, ilk eylemle ikinci eylem arasında makul sayılamayacak uzunca bir sürenin geçmesinin, sanığın aynı suç işleme kararıyla değil, çıkan fırsatlardan yararlanmak suretiyle suçu işlediğini gösterdiği belirtilmiştir.
Öğretide ise aynı suç işleme kararının, kanunun aynı hükmünü birden fazla ihlâl etmek hususunda önceden kurulan bir plan ve genel bir niyet anlamında bulunduğu (Sulhi Dönmezer, Sahir Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku Cilt 1, 14. bası, İstanbul, 1999, s. 398 vd), çok genel bir birliğin, genel bir saik birliği sonucuna götüreceği, saik birliğinin, kararda birliği meydana getiremeyeceği, suç saiki, niyeti, amacı ile kararının karıştırılmaması gerektiği, yine fırsat çıktığı zaman suç işlemek için verilen genel bir kararın, müteselsil suçun bu sübjektif şartını oluşturmayacağı (Türkan Yalçın Sancar, Müteselsil Suç, Seçkin Yayınevi, Ankara, 1995, s. 70 vd), failin çıkacak her fırsattan yararlanmak hususunda genel ve soyut bir kararının varlığının aynı suç işleme kararının kabulünü gerektirmeyeceği (Kayıhan İçel, Suçların İçtimaı, İstanbul, 1972, s. 136-137; Koca, Üzülmez, s. 519), zincirleme suç hâlinde failin somut fiiline ve fiillerin bütününe yönelik olmak üzere iki iradesinden söz edilebileceği, zincirleme suç işlemeye yönelik iradenin, yani bir suç işleme kararının her bir suça ilişkin kasıttan önce geldiği (Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayımcılık, 4. bası, İstanbul, 2015, s. 456), zincirleme suçun sübjektif şartının bir suç işleme kararının icrası kapsamında işlenen suçlar arasında manevi bir bağ bulunması olduğu (Özgenç, s. 564), suçların işleniş biçimindeki benzerlik, aynı türden fırsatları değerlendirme, suçla korunan hukuki değer, hareketin yöneldiği maddi konunun nitelik ve başkalıkları ve suçlar arasındaki zaman aralığı gibi dışa yansıyan veri ve davranışlardan yararlanılarak tespit edilecek olan bir suç işleme kararının kanunun aynı hükmünü ihlâl etmek hususundaki failin genel planı olduğu (Artuk, Gökcen, Yenidünya, s. 697-698) görüşleri ileri sürülmüştür.
Suç kastından daha geniş bir anlamı içeren suç işleme kararı, suç kastından daha önce gelen genel bir karar ve niyeti ifade etmektedir. Önce suç işleme kararı verilmekte ve bundan sonra bu genel kararın icrası farklı zamanlardaki suçlarla gerçekleştirilmektedir. Kararın gerçekleştirilmesi için gerekli suçların her birinde ayrı suç kastları, bir başka deyişle bir suç için gerekli olan maddi ve manevi unsurlar ayrı ayrı yer almaktadır. Böylece suç işleme kararı denilen genel plân, niyet veya karar, zinciri oluşturan ve her biri birbirinden bağımsız olan suçları birbirine bağlayan ortak bir zemini oluşturur.
Suç işleme kararının yenilenip yenilenmediği, birden çok suçun aynı karara dayanıp dayanmadığı, aynı zamanda suçlar arasındaki süre ile de ilgilidir. İşlenen suçların arasında kısa zaman aralıklarının olması suç işleme kararında birlik olduğuna; uzun zaman aralıklarının olması ise suç işleme kararında birlik olmadığına karine teşkil edebilecektir. Yine de çeşitli suçlar arasında az veya çok uzun zaman aralığının var olması, bu suçların aynı suç işleme kararının etkisi altında işlendiğini ya da işlenmediğini her zaman göstermeyecektir. Diğer bir anlatımla, sürenin uzunluğu kararın yenilendiğini düşündürebileceği gibi, kısalığı da her zaman kararın yürürlükte olduğunu göstermeyebilecektir. Diğer taraftan, hukuki veya fiili kesintiler olduğunda farklı değerlendirmeler yapılması mümkündür. Ancak bu değerlendirme her olayda ayrı ayrı ve diğer şartlar da dikkate alınarak yapılmalıdır. Bu nedenle, başlangıçta belirli bir süre geçince suç işleme kararı yenilenmiş ya da değişmiş olur demek, soyut ve delillerden kopuk bir değerlendirme olacaktır. Failin iç dünyasını ilgilendiren bu kararın varlığının her olayın özelliğine göre suçun işleniş biçimi, suçun işlenmesindeki özellikler, fiillerin işlendikleri yer ve işlenme zamanı, fiiller arasında geçen süre, korunan değer ve yarar, hareketin yöneldiği maddi konunun niteliği, olayların oluşum ve gelişimi ile dış dünyaya yansıyan diğer tüm özellikler değerlendirilerek belirlenmesi gerekecektir.
Yapılan açıklamalara göre, zincirleme suçun oluşumu için işlenen suçlar arasında ne kadar zaman geçmesi gerektiği konusunda genel ve mutlak bir kural koymak mümkün olmadığından, hangi süre içerisinde işlenirse işlensin, işlenen suç başlangıçtaki genel niyete veya suç işleme konusundaki tek karara dayanıyor ise zincirleme suç hükümleri uygulanacak, ancak işlenen suç failin yeni bir suç işleme kararına dayanıyorsa artık zincirleme suç söz konusu olmayacaktır.
Dolandırıcılık suçunda fail tarafından yapılan ve mağduru aldatıcı nitelikteki hileli davranışlar suçun unsurudur. Fail, yaptığı hileli davranışlarla mağduru aldatıp iradesini fesada uğratarak mağdurun gerçekte yapmak istemediği hareketleri yapmasını sağlayarak haksız yarar sağlamaktadır.
Dolandırıcılık suçlarında zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için suçun temel şekli veya nitelikli hallerinin değişik zamanda en az iki kez işlenmesi gerekmektedir.
Diğer bir ifadeyle kanunda suç olarak tanımlanmış eylem değişik zamanlarda en az iki kez gerçekleştirilmelidir. Suçun unsuru olan veya ilk hareketin devamı niteliğindeki hareketler nedeniyle zincirleme suç hükümleri uygulanamayacağı gibi, ilk suç tamamlandıktan sonra yapılan ve tek başına suçun tüm unsurlarını üzerinde taşımayan eylemler nedeniyle de zincirleme suç hükümleri uygulanmayacaktır. Başka bir anlatımla, failin aynı mağdura karşı değişik zamanlarda birden fazla dolandırıcılık suçunu işlemesi ve bu eylemlerini aynı suç işleme kararı altında gerçekleştirmesi durumunda ancak zincirleme suç hükümleri uygulanabilir. Fail ile dolandırıcılık suçunun mağduru arasında devam eden ilişkide birden fazla haksız yarar sağlanması dolandırıcılık suçunun birden fazla işlendiği anlamına gelmemektedir. Failin aynı hileli davranışlarla ya da önceki davranışların devamı niteliğinde olan ancak tek başına dolandırıcılık suçunun oluşumuna yetmeyen fiillerle mağdurdan birden fazla haksız yarar elde etmesi durumunda fail tek bir dolandırıcılık suçundan cezalandırılacak ve zincirleme suç hükümleri uygulanmayacaktır.
Bu aşamada, zincirleme suçlar bakımından yardım edenin ceza sorumluluğu hususuna da değinmek gerekmektedir.
Aralarında teselsül ilişkisi bulunan fiillerin tümüne iştirak edilmesi mümkündür. Böylece her fiilin aynı suç işleme kararına dayanılarak aynı failler tarafından iştirak durumunda işlenmesi teselsül hükümlerinin uygulanmasını sonuçlar (İçel, s. 140).
Suçlardan bazılarını tek başına işleyen failin diğer suçlara yardım eden şerik olarak iştirak etmesi, zincirleme suç hükümlerinin uygulanmaması için başlı başına bir neden kabul edilmemek gerekir. Aynı şekilde, suça iştirak şekillerinin farklı olması, tek başına suç işleme kararının değiştiğini göstermez. Aynı kişiye karşı birden fazla dolandırıcılık suçu işlenmesi olayında birinci seferde suçun işlenmesi için sadece yol gösteren veya teşvik eden kişi, ikinci seferde bu kişinin aldatılmasında bilfiil rol oynayarak müşterek fail olarak katılırsa, aynı suç işleme kararının değiştiğini gösteren bir durum olmadıkça, en ağır iştirak şeklinden zincirleme suç hükümlerine göre sorumlu olabilir.
Suça iştirak şekillerinin değişmesi, ancak, aynı suçu işleme kararının değiştiğine karine sayılabilir. Bu konuda önemli olan, zincirleme suç şartlarının, özellikle aynı suç işleme kararı şeklindeki sübjektif şartın her bir yardım eden şerik açısından gerçekleşmiş olmasıdır. Bu durum, somut olayda her bir şerik açısından ayrı ayrı araştırılmalıdır. Tekrarlanan yardım hareketlerini aynı suç işleme kararı ile yapmayan yardım eden şerikler varsa, bunlar hakkında zincirleme suç hükümleri uygulanamaz.
Zincirleme suç, sadece cezalandırma açısından tek suç sayılır. Suçların her biri, ceza hukukunun diğer kurumları açısından (örneğin af, şikâyet süresinin başlangıcının saptanması vs) bağımsızlıklarını korur. Dolayısıyla, iştirak açısından da suçlar bağımsızlıklarını korurlar. Bu nedenle, zincirleme suça dahil suçlardan sadece birine yardım eden şerik şeklinde iştirak eden kişi, sadece iştirak ettiği suç açısından iştirak hükümlerine göre sorumlu olur. Onun hakkında zincirleme suç hükümleri uygulanamaz. (Evik, s. 353-354)
Zincirleme suç hükümlerine ilişkin bu açıklamalardan sonra sanığın eyleminin suça yardım etme niteliğinde olduğuna dair bir önceki uyuşmazlık konusunda ulaşılan sonuç da dikkate alınarak "bağlılık kuralı", "cezanın belirlenmesi" ve "yardım edenin cezasının belirlenmesi" hususları üzerinde durulması gerekmektedir.
Bağlılık kuralı:
Suçun kanuni tanımında kural olarak, fiilin bir fail tarafından tek başına gerçekleştirilmesi esas alınmakta ve tek failin cezasının tespit edilmesi güçlük arzetmemektedir. Ancak suçun birden çok failin katılımıyla gerçekleştirilmesi hâlinde faillerin cezai sorumluluğunu belirlemek bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Bu ikinci durumda suçun gerçekleştirilmesi açısından yapılan katkılar aynı değere sahip bulunmamaktadır. Bazıları suçun kanuni tanımına uygun katkı niteliği taşırken, bazıları da suçun gerçekleştirilmesi açısından değer taşımakla birlikte korunan hukuki değeri doğrudan ihlal etmemektedir. Dolayısıyla faillik niteliğinde katkı sağlayan kişiler kanuni tanım gereğince cezalandırılırken, katkıları faillik niteliğinde olmayan, şerik olarak nitelendirilen kişiler özel kısımda düzenlenen norma dayanılarak sorumlu tutulamamaktadırlar. Bunun için kanunlar genel kısma iştirakle ilgili hükümler koymakta ve fail dışında şeriklerin de cezalandırılacağını hükme bağlamaktadırlar.
Bu doğrultuda, TCK"nın "Genel Hükümler" başlıklı birinci kitabının "Ceza Sorumluluğunun Esasları" başlıklı ikinci kısmında suça iştirake ilişkin bölümde bağlılık kuralına yer verilmiş ve anılan Kanun"un 40. maddesinde bağlılık kuralı; "1) Suça iştirak için kasten ve hukuka aykırı işlenmiş bir fiilin varlığı yeterlidir. Suçun işlenişine iştirak eden her kişi, diğerinin cezalandırılmasını önleyen kişisel nedenler göz önünde bulundurulmaksızın kendi kusurlu fiiline göre cezalandırılır.
2) Özgü suçlarda, ancak özel faillik niteliğini taşıyan kişi fail olabilir. Bu suçların işlenişine iştirak eden diğer kişiler ise azmettiren veya yardım eden olarak sorumlu tutulur.
3) Suça iştirakten dolayı sorumlu tutulabilmek için ilgili suçun en azından teşebbüs aşamasına varmış olması gerekir" biçiminde düzenlenmiştir. Bu hüküm ile şeriklerin işlenen suçtan sorumlu olması için aranan şartların neler olduğu ve kusurluluk ile kişisel cezasızlık nedenlerinin ilgilisi için sonuç doğuracağı, diğerleri içinse göz önüne alınmayacağı ifade edilmiş, diğer bir ifadeyle bağlılık kuralı ile neyin kastedildiği ve bağlılığın ölçüsünün ne olduğu belirtilmiştir. Nihai olarak kanun koyucu tarafından şeriklerin cezalandırılması temeline ilişkin olarak bağlılığa dayanılmıştır (Muhammed Demirel, Suça İştirakte Bağlılık Kuralı, On İki Levha Yayınları, İstanbul, Aralık 2017, s. 256).
TCK"da, suçun işlenişine ortak olan şeriklerin cezalandırılabilmesi, bazı kuralların gerçekleşmesine bağlı tutulmuştur:
1) Kasten işlenmiş bir fiilin olması: Her şeyden önce kasten işlenen bir suç bulunmalıdır. Başka bir anlatımla, şerikin cezalandırılabilmesi, failin kasten işlediği bir eylemin varlığına bağlıdır. Bu bakımdan, müstakil veya müşterek faillerce kasten işlenen bir fiil olmadan, şeriklikten söz edilemez.
2) Fiilin hukuka aykırı olması: Fiilin tipik olması, yani kanundaki suç tanımına uyması suç oluşturması için yeterli değildir. Ayrıca fiilin hukuka aykırı olması, yasak ya da emir içeren bir hukuk kuralını ihlal etmesi yani hukuk düzeniyle çatışma içinde olması gerekmektedir. Hukuk düzeniyle çatışma içinde olmayan bir fiil, tipik olsa dahi suç oluşturmamaktadır. Hukuka aykırılık işlenen tipik fiilin sadece ceza hukuku ile değil, tüm hukuk düzeniyle çatışması, fiilin işlenmesine hukuk düzeni tarafından izin verilmemiş olmasıdır.
3) Suçun en azından teşebbüs aşamasına varması: Bağlılık kuralı nedeniyle suç ortaklarının cezalandırılabilmesi için failin tüm suç ortakları bakımından aynı olan bir suçu işlemiş ya da işlemeye teşebbüs etmesi gereklidir. Hazırlık hareketlerinde kalmış bir eyleme yardım eden veya azmettiren kişinin cezalandırılması olanaklı değildir.
Bağlılık kuralı, faillik ile şeriklik arasında ayrım yapıldığı sistemlerde katkıları faillik niteliğinde olmayan kişilerin, işlenen fiilden sorumluluğunu sağlamaktadır. Bir başka ifadeyle fail olamayan kişinin işlenen fiilden sorumluluğu bağlılık kuralıyla mümkün olmaktadır (Berrin Akbulut, Bağlılık Kuralı, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt XIV, 2010, s. 167-168).
Suçun işlenişine bulunduğu katkı kanunî tarifteki haksızlığı gerçekleştirmeyen diğer suç ortakları, şerik olarak nitelendirilmektedir. Şeriklik hallerinde her ne kadar şerikin bir fiil icra etmesi gerekli ise de; bu fiil, kanunî tarifteki haksızlığı gerçekleştirecek nitelikte değildir. Failin sorumluluk sebebi olan kanunî tarife uygun haksızlıkla doğrudan temas hâlinde olmasına karşılık; şerik için böyle bir doğrudan temas söz konusu olmayıp şerikin bu ilişkisi ancak fail aracılığıyla gerçekleşmektedir. İcra ettiği fiil, ilgili suç tanımıyla korunan hukuki değeri ihlal mahiyetinde olan ancak suçun kanunî tarifine uygun haksızlık niteliğine varmayan şerik, fail ile doğrudan ilişki hâlindedir. Suçun icrasına iştirak etmekle beraber, suçun işlenişine bulunduğu katkı suçun kanundaki tarifine uygun olmayan diğer suç ortaklarının da gerçekleşen haksızlıktan sorumlu tutulabilmeleri gerekir. Şerik, faille olan şahsi bağlantısı nedeniyle ve ancak bağlılık kuralı vasıtasıyla söz konusu haksızlıktan sorumlu tutulacaktır. Failin gerçekleştirdiği kanunî tarife uygun haksızlıktan şerikin sorumluluğu, kendisinin bu haksızlıkla doğrudan bağlantısı olmadan, sadece faille şahsi bir irtibatın bulunması sebebiyle mümkün olmaktadır. Bu itibarla, bağlılık kuralı şeriklik hâlinde cezalandırılabilmenin dayanağını oluşturmaktadır. Bağlılık kuralının söz konusu fonksiyonu ifa edebilmesi için esas fiilin bir haksızlık ifade etmesi, başka bir deyişle, mutlaka kasten işlenmesi ve hukuka aykırı olması gerekli ve yeterlidir (Özgenç, s. 542-543).
Her şeriklik, bağlıdır. Yani failin işlediği fiile bağlıdır. Dolayısıyla failin fiili kasıtlı ve hukuka aykırı değilse bu fiile iştirak edildiği ifade edilemez. Bir başka ifadeyle suç teşkil etmeyen fiile iştirak söz konusu değildir. Şerik, sorumluluğunu failin fiilinden almaktadır. Zira bağlılık, ancak hareketi tipik olmayan bir kimsenin, hareketi tipik olan bir başka kimsenin hareketine sağlamış olduğu katkı nedeniyle cezalandırılabilirliğini sağlamaktadır. Böylece bağlılık kuralı, fail tarafından işlenmiş fiile katılmayı şart koştuğu gibi, şeriklerin sorumluluğunun işlenen asıl fiil kapsamında olduğu sonucunu da ortaya çıkarmaktadır.
Cezanın belirlenmesi:
Temel cezanın belirlenmesinde izlenecek usul ve göz önünde bulundurulması gereken kriterler 5237 sayılı TCK"nın 61. maddesinde gösterilmiş olup maddenin ilgili birinci ve beşinci fıkraları;
"(1) Hâkim, somut olayda;
a) Suçun işleniş biçimini,
b) Suçun işlenmesinde kullanılan araçları,
c) Suçun işlendiği zaman ve yeri,
d) Suç konusunun önem ve değerini,
e) Meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını,
f) Failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığını,
g) Failin güttüğü amaç ve saiki,
Göz önünde bulundurarak, işlenen suçun kanunî tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında temel cezayı belirler.
....
(5) Yukarıdaki fıkralara göre belirlenen ceza üzerinden sırasıyla teşebbüs, iştirak, zincirleme suç, haksız tahrik, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı ve cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsî sebeplere ilişkin hükümler ile takdiri indirim nedenleri uygulanarak sonuç ceza belirlenir" şeklindedir.
Buna göre, öncelikle maddenin birinci fıkrası uyarınca, fıkrada belirtilen ilkeler gözönünde bulundurulmak suretiyle, suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırları arasında temel ceza tespit edilmeli, sonrasında da belirlenen ceza üzerinden sırasıyla teşebbüs, iştirak, zincirleme suç, haksız tahrik, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı ve cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsî sebeplere ilişkin hükümler ile takdiri indirim nedenleri uygulanarak sonuç ceza belirlenmelidir.
Yardım edenin cezasının belirlenmesi:
5237 sayılı TCK"nın 39. maddesinin birinci fıkrasında yardım edenin "işlenen suçun cezası" ile cezalandırılacağı belirtilmiştir. TCK"da yardım edenin fail için öngörülen ceza ile cezalandırılacağı şeklinde bir ifade yer almayıp, "işlenen suçun cezası" ile cezalandırılacağı belirtildiğine göre, yardım edene ceza tayin edilirken failin cezası ölçü olarak alınmayacaktır. Diğer bir ifadeyle Kanun, yardım edenin sorumluluğu yoluna gidilebilmesi için fail tarafından suçun kanuni tanımında yer alan fiilin gerçekleştirilmiş olmasını aramakla beraber, suça katılanın cezasını asli faile bağlı tutmamıştır. Zira "işlenen suçun cezası", "faile verilecek ceza" ile aynı anlama sahip değildir. Bundan anlaşılması gereken şudur: Eğer yardım eden bizzat kendisi fail olarak suç işlemiş olsaydı kendisine ne ceza tayin edilmesi gerekli idiyse o ceza tayin edilecektir. Elbette ki yardım eden olarak suça katıldığı için kanunun öngördüğü oranlarda cezası bir indirime tabi tutulacaktır.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Bir numaralı uyuşmazlık konusunda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere sanık ..."in farklı zamanlarda inceleme dışı üç sanığa verdiği sahte müstahsil makbuzları kullanılarak üç ayrı nitelikli dolandırıcılık suçunun işlendiği olayda; inceleme dışı sanıkların aynı katılan kuruma karşı işledikleri nitelikli dolandırıcılık suçları arasında her bir inceleme dışı sanık bakımından zincirleme suç ilişkisi bulunmadığı ve sanığın, inceleme dışı sanıkların işledikleri nitelikli dolandırıcılık suçları ile doğrudan ilişkisi olmadan gerçekleştirdiği sahte müstahsil makbuzları verme eylemlerinin nitelikli dolandırıcılık suçunun hukuki konusunu ihlal edecek boyuta ulaşmamış olması nedeniyle inceleme dışı sanıkların eylemlerine katkı sağladığı ve sorumluluğu da inceleme dışı sanıkların eylemlerine bağlı olduğu için ancak TCK"nın 40. maddesinde düzenlenen bağlılık kuralı gereğince yardım eden sıfatıyla cezalandırılabileceği anlaşılmakta ise de; sanığın sorumluluğunun dayanağını oluşturan bağlılık kuralının zincirleme suç hükümlerinin uygulanmasına engel oluşturmaması ve inceleme dışı sanıkların sahte müstahsil makbuzlarını aynı katılan kuruma ibraz ederek haksız destekleme primi alınmasında kullanmak suretiyle nitelikli dolandırıcılık suçlarını işleyeceklerini bilen sanığın bir suç işleme kararının icrası kapsamında hareket ederek her bir inceleme dışı sanığa ayrı ayrı yardım etmesi hususları birlikte değerlendirildiğinde; sanığın eylemlerinin zincirleme suç kapsamında değerlendirilmesi ve yardım eden sıfatıyla zincirleme şekilde nitelikli dolandırıcılık suçundan cezalandırılması gerektiği kabul edilmelidir.
IV- Katılan ... Hazinesi vekili lehine vekâlet ücretine hükmolunmasının gerekip gerekmediği;
Yerel Mahkemece 07.07.2009 tarihli oturumda Maliye Hazinesinin davaya katılmasına karar verildiği, Av. Selma Balcı, Av. ... ve Av. Aydın Arslan"ın katılan ... Hazinesi vekili olarak duruşmaları takip ettikleri, sanık ..."ın nitelikli dolandırıcılık suçundan mahkûmiyetine ilişkin olarak kurulan hükümde kendisini vekil ile temsil ettiren katılan yararına vekâlet ücretine hükmedilmediği, katılan vekili Av. Meryem Hacıbaloğlu"nun sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünü katılan lehine vekalet ücretine hükmedilmemesi nedeniyle temyiz ettiği görülmektedir.
Avukatlık sözleşmesinden kaynaklanan avukatlık ücreti ve Avukatlık Asgari Ücret Tarifesine göre karşı tarafa yüklenen avukatlık ücreti olarak ikiye ayrılan "avukatlık ücreti", 1136 sayılı Avukatlık Kanunu"nun 164. maddesinin 1. fıkrasında; "avukatın hukuki yardımının karşılığı olan meblağı veya değeri ifade eder" şeklinde tanımlanmıştır. Hukuki yardımın ne şekilde yerine getirileceği maddede açıklanmamış ve tarafların aralarındaki yapacakları anlaşmaya bırakılmıştır.
Avukatlık Kanunu"nun 168. maddesi uyarınca hazırlanıp 21.12.2011 tarihli ve 28149 sayılı Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren ve Yerel Mahkemenin karar tarihinde geçerli olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin "Ceza davalarında ücret" başlıklı 13. maddesinin birinci fıkrasındaki; "Kamu davasına katılma üzerine, mahkûmiyete karar verilmiş ise vekili bulunan katılan lehine Tarifenin ikinci kısım ikinci bölümünde belirlenen avukatlık ücreti sanığa yükletilir." şeklindeki hükmüne göre, sanığın mahkûm olması hâlinde, kendisini vekille temsil ettiren katılan lehine, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin ikinci kısım ikinci bölümüne göre vekâlet ücreti ödenmesine karar verilmelidir. Katılan lehine vekâlet ücretine hükmedilmesi için ceza davasının mahkûmiyetle sonuçlanması ve katılanın kendisini hukuki yardımından yararlandığı bir vekille temsil ettirmesi yeterli olup ayrıca vekilin duruşmaları takip etmesi zorunluluğu bulunmamaktadır. Zira tarifeye göre hükmedilmesi gereken vekâlet ücreti, katılana vekili tarafından sunulan hukuksal yardımın şekli ve kalitesiyle ilintili olmayıp katılanın kendisini vekil ile temsil ettirmesinin bir sonucudur. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 14.06.2005 tarihli ve 66-65 sayılı kararı da aynı doğrultudadır.
Öte yandan, 5271 sayılı CMK"nın "Yargılama Giderleri" başlıklı 324. maddesinin birinci fıkrasındaki; "Harçlar ve tarifesine göre ödenmesi gereken avukatlık ücretleri ile soruşturma ve kovuşturma evrelerinde yargılamanın yürütülmesi amacıyla Devlet Hazinesinden yapılan her türlü harcamalar ve taraflarca yapılan ödemeler yargılama giderleridir" şeklindeki hüküm uyarınca avukatlık ücreti yargılama giderlerindendir. Bu nedenle, isteme bağlı olmaksızın diğer yargılama giderleri gibi avukatlık ücretine de kendiliğinden hükmedilmesi gerekir.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Katılan ... Hazinesi, nitelikli dolandırıcılık suçundan sanık ..."ın mahkûmiyetiyle sonuçlanan ceza davasında kendisini vekille temsil ettirdiğinden, karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca lehine CMK"nın 324. maddesinin birinci fıkrasındaki yargılama giderlerinden olan vekâlet ücretine hükmedilmesi gerekmekte olup Yerel Mahkemece kendisini vekille temsil ettiren katılan lehine vekâlet ücretine hükmedilmemesinde isabet bulunmamaktadır.
Bu itibarla, bu uyuşmazlık bakımından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçe ile kabulüne karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının;
a) Sanığa atılı nitelikli dolandırıcılık suçunun sabit olup olmadığı, sabit olduğunun kabulü hâlinde suçun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığına ilişkin uyuşmazlık bakımından REDDİNE,
b) Sanığın, komisyon karşılığı düzenleyip verdiği sahte müstahsil makbuzlarını kullanan inceleme dışı sanıkların gerçekleştirdikleri nitelikli dolandırıcılık suçlarına iştirakinin TCK"nın 37. maddesi kapsamında "müşterek faillik" mi, yoksa TCK"nın 39. madde kapsamında "yardım eden" niteliğinde mi olduğuna ve katılan ... Hazinesi vekili lehine vekâlet ücretine hükmolunmasının gerekip gerekmediğine ilişkin uyuşmazlıklar bakımından DEĞİŞİK GEREKÇE İLE KABULÜNE,
2- Yargıtay 15. Ceza Dairesinin 17.11.2016 tarihli ve 3129-8775 sayılı sanık ... hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan verilen mahkûmiyet hükmüne ilişkin düzelterek onama kararının KALDIRILMASINA,
3- Çankırı Ağır Ceza Mahkemesi"nin 05.07.2012 tarihli ve 71-89 sayılı sanık ... hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan verilen mahkûmiyet hükmünün,
a) Sanığın komisyon karşılığı düzenleyip verdiği sahte müstahsil makbuzlarını kullanan inceleme dışı sanıkların gerçekleştirdikleri nitelikli dolandırıcılık suçlarına iştirakinin TCK"nın 39. madde kapsamında "yardım eden" niteliğinde olduğunun,
b) Katılan ... Hazinesi lehine vekâlet ücretine hükmolunması gerektiğinin,
Gözetilmemesi isabetsizliklerinden BOZULMASINA,
4- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 19.12.2019 tarihinde yapılan müzakerede, bir numaralı uyuşmazlık bakımından oy çokluğu, diğer uyuşmazlıklar bakımından ise oy birliği ile karar verildi.
Sayın kullanıcılarımız, siteden kaldırılmasını istediğiniz karar için veya isim düzeltmeleri için bilgi@abakusyazilim.com.tr adresine mail göndererek bildirimde bulunabilirsiniz.