
Esas No: 2015/188
Karar No: 2018/9
Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2015/188 Esas 2018/9 Karar Sayılı İlamı
"İçtihat Metni"
Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 9. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Asliye Ceza
Sayısı : 546-615
Sanık ..."ın kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşünde dağılmamakta ısrar etme suçundan 2911 sayılı Kanunun 32/1 ve 5237 sayılı TCK"nun 31/3, 62, 50/1-a ve 52/2-4. maddeleri uyarınca 2.000 TL, toplantı ve gösteri yürüyüşüne silahla katılma suçundan 2911 sayılı Kanunun 33/1 ve 5237 sayılı TCK"nun 31/3, 62, 50/1-a ve 52/2-4. maddeleri uyarınca 2.000 TL, görevi yaptırmamak için direnme suçundan 5237 sayılı TCK"nun 265/1, 31/3, 62, 50/1-a ve 52/2-4. maddeleri uyarınca 2.000 TL, silahlı terör örgütü propagandası yapma suçundan ise 3713 sayılı Kanunun 7/2 ve TCK"nun 31/3, 62, 50/1-a ve 52/2-4. maddeleri uyarınca 4.000 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve taksitlendirmeye ilişkin Silopi 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 05.01.2012 tarihli ve 446-9 sayılı hükümlerin, sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 26.07.2012 gün ve 78137 sayı ile; 6352 sayılı Kanunun geçici 2. maddesinin birinci fıkrası uyarınca yeniden değerlendirme yapılmak üzere dosyanın mahalline gönderilmesine karar verilmiş,
Yeniden inceleme yapan Silopi 2. Asliye Ceza Mahkemesince 01.11.2012 tarih ve 546-615 sayı ile; önceki hükümde olduğu gibi sanığın tüm suçlardan mahkûmiyetine karar verilmiş, bu hükümlerin sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine yerel mahkemece 26.12.2012 gün ve 546-615 sayılı ek karar ile; süresinden sonra yapıldığı gerekçesiyle temyiz isteminin reddine karar verilmiş, anılan kararın da sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 19.09.2014 tarih ve 17598-9200 sayı ile;
"Hükmün sonunda temyiz süresinin başlangıcının gösterilmemesi nedeniyle sanığın temyizinin süresinde olduğu kabul edilip, 26.12.2012 tarihli temyizin reddine ilişkin karar kaldırılarak yapılan incelemede;
Sanığın saiki de dikkate alındığında; 6352 sayılı Kanunun geçici 1. maddesi kapsamında düşünce ve kanaat açıklama yöntemi olarak kabul edilemeyecek olan 3713 sayılı Kanunun 7/2-a maddesine uygun "terör örgütünün propagandasına dönüştürülen gösteri yürüyüşünde kimliğin gizlenmesi amacıyla yüzün kapatılması" ve görevi yaptırmamak için direnme eylemlerinden açılan davalara ilişkin dosyanın 6352 sayılı Kanunun geçici 2/1. maddesi uyarınca hükmü veren mahkemeye gönderilmeyip incelenmesi gerektiği ve yüz kapatmak suretiyle işlenen terör örgütünün propagandasını yapma suçu için gereken saik de nazara alındığında, 3713 sayılı Kanunun 7. maddesinin 2. fıkrasına 6459 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle, örgüt propagandası ile oluşacak tehlikeyi somutlaştırmak amacıyla getirilen unsurun aynı fıkranın (a) bendinde düzenlenen suç için öngörülmediği belirlenerek yapılan incelemede;
1- Silahlı terör örgütünün propagandasını yapma suçundan kurulan hükme ilişkin yapılan incelemede;
Yapılan yargılama sonunda toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanığın suçunun sübutu kabul, olay niteliğine ve kovuşturma sonuçlarına uygun şekilde vasfı tayin edilmiş, cezayı azaltıcı sebebin niteliği takdir kılınmış, savunması inandırıcı gerekçelerle reddedilmiş, incelenen dosyaya göre verilen hükümde bir isabetsizlik görülmemiş olduğundan, sanık müdafiinin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükmün onanmasına,
2- Görevi yaptırmamak için direnme suçundan kurulan hükme ilişkin temyizin incelenmesinde;
Sanık hakkında görevi yaptırmamak için direnme suçundan tayin olunan cezanın, suçun birden fazla kişi ile birlikte ve silahtan sayılan taşla işlenmesi nedeniyle TCK’nun 265/3-4. maddesi gereğince ayrı ayrı artırılması gerektiği gözetilmeden eksik ceza tayini aleyhe temyiz bulunmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.
Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre sanık müdafiinin yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddine, ancak;
Suçu işlediği tarihte 15-18 yaş grubunda olan sanık hakkında 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 106/4. madde ve fıkrası uyarınca ödenmeyen adli para cezasının hapse çevrilemeyeceği gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesi,
Kanuna aykırı olup, hükmün bu nedenle bozulmasına, bu hususun yeniden yargılama yapılmaksızın CMUK"nın 322. maddesine göre düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, hüküm fıkrasından hükmün 8. bendinde "ödenmeyen adli para cezasının hapse çevrilmesine" ilişkin bölümün çıkarılması suretiyle sair yönleri usul ve yasaya uygun olan hükmün düzeltilerek onanmasına,
3- 2911 sayılı Kanuna aykırılık suçlarından kurulan hükme yönelik temyize gelince;
Kanun koyucunun "sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleri" ifadesiyle, 6352 sayılı Kanunun geçici 1. maddesinin uygulanma kapsamı bakımından; düşünce ve kanaatin içeriğinden çok açıklama yöntemini dikkate aldığı, cezanın tür ve miktarı itibarıyla bir sınırlama yanında suçların tek tek sayılması yerine, düşünce ve kanaat açıklama yöntemleri bağlamında işlenebilecek suçların işlenme biçimleri itibarıyla bir düzenleme yapmayı amaçladığı anlaşılmaktadır.
Kanun koyucunun yukarıdaki amacı gerçekleştirmeye çalışırken daha genel ve imkânlara işaret eden ifade biçimleri yerine "yöntem" ifadesini tercih etmesi üzerinde durulmalıdır.
Bir amaca ulaşmak için izlenen yol, usul ve metot gibi anlamlara gelen "yöntem" ifadesi, Kanunun geçici 1. maddesi çerçevesinde ele alındığında, korunmak istenenin; her türlü düşünce ve kanaat açıklama biçimi olmadığı, aksine; bir eylemin bu kapsamda kalabilmesi için meşru olan ve düşünce ve kanaat açıklaması bağlamında mutat olan bir yöntemle işlenmiş olması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Buradan hareketle, eylemin işleniş yönteminin bizzat ayrı bir suç oluşturduğu veya düşünce ve kanaati açıklamak bakımından mutat kabul edilemeyecek olması halinde geçici 1. madde hükmü uygulanamayacaktır.
6352 sayılı Kanunun geçici 1. maddesinde ifadesini bulan ve başkaca yazım biçimleri arasından tercih edilen "düşünce ve kanaat açıklama yöntemleri" ibaresi bu ilkeler ve Kanunun genel gerekçesi çerçevesinde değerlendirilmiş, örgütlenme özgürlüğü bağlamında ele alınan toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma özgürlüğünün kolektif niteliği, ifade özgürlüğü ile yakın ilişkisi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince değerlendiriliş biçimi (29.06.2006 tarihli Öllinger - Avusturya, 26.07.2007 tarihli Barankevich - Rusya kararları gibi) nazara alınmıştır. Buna göre, sanığın 2911 sayılı Kanunun 32/1 ve 33/1. maddelerine uygun olduğu kabul edilen eylemlerinin mutat ve meşru bir "düşünce ve kanaat açıklama yöntemi" olduğu değerlendirildiğinden, sanığa yüklenen suçların tarihi ve işlenme yöntemi ile temel şekli itibarıyla gerektirdiği cezanın süresine göre, hükümden önce 05.07.2012 tarihinde Resmi Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanunun geçici 1. maddesi kapsamında düşünce ve kanaat açıklama yöntemiyle işlendiği ve bu nedenle sanık hakkında açılan davalara ilişkin olarak kovuşturmanın ertelenmesine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,
Bozmayı icap ettirmiş, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükümlerin bu sebepten dolayı bozulmasına" karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 13.11.2014 tarih ve 44179 sayı ile;
"...Çözümlenmesi gereken sorun, yerel mahkeme kararındaki yasa yolu bildiriminin yasal ve yeterli olup olmadığı ile buna bağlı olarak sanık müdafinin temyizinin süresinde yapılıp yapılmadığına ilişkindir.
İncelenen dosya içeriğinden:
Sanık müdafinin bulunduğu 01.11.2012 tarihli oturumda verilen kararın yasa yolu bildiriminin "SSÇ"nin yokluğunda, SSÇ müdafiinin yüzüne karşı verilen kararın tefhim veya tebliğinden itibaren mahkememize verilecek bir dilekçe ile veya mahkememiz zabıt kâtibine yapılacak beyanın tutanağa geçirilmesi suretiyle Yargıtay ilgili Ceza Dairesine 7 gün içinde temyiz yolu açık olmak üzere verilen karar açıkca okundu, usulen anlatıldı." şeklinde olduğu, bu hükmün sanık müdafii tarafından 25.12.2012 tarihinde temyiz edildiği, temyizin son gününün 08.11.2012 olduğu anlaşılmaktadır.
1412 sayılı CMUK’nun 5320 sayılı Yasanın 8. maddesi gereğince hâlen yürürlükte bulunan 310. maddesinde, temyiz isteminin yüze karşı verilen kararlarda hükmün tefhiminden itibaren bir hafta içinde hükmü veren mahkemeye verilecek bir dilekçe veya zabıt kâtibine yapılacak beyanla olacağı, bu takdirde, beyanın tutanağa geçirilerek hâkime tasdik ettirileceği, yoklukta verilen kararlarda ise temyiz süresinin tebliğle başlayacağı belirtilmiştir.
5271 sayılı CMK’nun 34/2, 231/2 ve 232/6. maddelerinde ise, hüküm ve kararlarda, başvurulacak yasa yolu, başvurunun yapılacağı merci, başvuru yöntemi ve süresinin hiçbir duraksamaya yer vermeksizin açıkça belirtileceği hükümlerine yer verilmiş olup bu hükümlere aykırılık anılan Kanunun 40. maddesi uyarınca eski hâle getirme nedeni oluşturacaktır. Bu bildirimlerdeki temel amaç süjelerin başvuru haklarını etkin bir biçimde kullanmalarının sağlanması, bu eksiklik nedeniyle hak kayıplarına yol açılmamasıdır. Ancak burada dikkat edilecek veya eski hâle getirme nedeni oluşturacak husus, eksik veya yanılgılı bildirim nedeniyle bir hakkın kullanılmasının engellenip engellenmediğinin belirlenmesidir. Bildirimdeki eksikliğin yol açtığı bir hak kaybı bulunmamakta ise, bu durum eski hâle getirme nedeni oluşturmayacaktır.
1136 sayılı Avukatlık Kanununun "Yalnız Avukatların Yapabileceği İşler" başlıklı 35. maddesinin 1. fıkrasında ise; "Kanun işlerinde ve hukuki meselelerde mütalaa vermek, mahkeme, hakem veya yargı yetkisini haiz bulunan diğer organlar huzurunda gerçek ve tüzel kişilere ait hakları dava etmek ve savunmak, adli işlemleri takip etmek, bu işlere ait bütün evrakı düzenlemek, yalnız baroda yazılı avukatlara aittir" şeklindeki düzenlemeyle mahkeme huzurunda kişilerin savunma ve adli işlemlerini takip etme görevinin yalnızca avukatlar tarafından yapılabileceği belirtilmiştir.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Suça sürüklenen çocuk müdafiinin yüzüne karşı verilen hükümde başvurulacak yasa yoluna ilişkin bildirimde temyiz süresinin başlama şeklinin "tefhim veya tebliğinden itibaren" biçiminde gösterildiği, suça sürüklenen çocuk müdafiinin yüzüne karşı tefhim edilen bu hükmü süresinden sonra temyiz ettiği, temyiz dilekçesinde, bildirimdeki bu eksiklik nedeniyle temyiz süresinin ne zaman başlayacağı hususunda bir duraksama yaşadığına ilişkin herhangi bir ifadenin yer almadığı gibi temyiz süresinden sonra dilekçenin verilmesine ilişkin de herhangi bilginin bulunmadığı görülmektedir.
1412 sayılı CMUK’nun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi gereğince hâlen yürürlükte bulunan 310. maddesi uyarınca, 01.11.2012 günü yüze karşı verilmiş olan karara yönelik temyiz isteminin tefhimden itibaren bir hafta içerisinde yapılması gerekmekte olup suça sürüklenen çocuk müdafii bir haftalık süreden sonra 25.12.2012 günü temyiz başvurusunda bulunmuştur. Her ne kadar kararda başvurulacak kanun yollarına ilişkin bildirimde, sürenin başlangıcının "tefhim veya tebliğ" şeklinde gösterilmesi nedeniyle bildirimin eksik olduğu ve bu durumun eski hâle getirme nedeni olarak kabulü ile temyiz başvurusunun süresinde yapıldığı ileri sürülebilirse de bildirimdeki bu eksiklikler sanık müdafii açısından bir yanılgı oluşturmayacağından kanun yolu süresinin işlemeye başlamasını engellemez.
Öte yandan, Ceza Genel Kurulunun 27.12.2011 gün ve 377-301 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında da vurgulandığı üzere; mesleği bir kamu hizmeti niteliğindeki avukat olan, suça sürüklenen çocuğu ceza muhakemesinde temsil eden ve bu bağlamda yasa yollarına başvurma açısından yeterli düzeyde hukuki bilgiye sahip olan vekilin, temyiz süresinin kararın yüze karşı verildiği hâllerde tefhimden itibaren işlemeye başlayacağını bilmemesi düşünülemeyeceğinden, kanun yolu bildirimindeki bu eksiklik müdafi açısından bir yanılgı ve bu kapsamda hakkın kullanılması yönünden bir engel oluşturmayacaktır. Kaldı ki suça sürüklenen çocuğun müdafii süresinden sonra verdiği temyiz dilekçesinde, bildirimdeki eksikliğin kendisini yanılgıya düşürdüğüne ilişkin bir iddia da ileri sürmemiştir.
Yukarıda açıklanan nedenlerle; suça sürüklenen çocuk müdafiinin yasal süreden sonra yaptığı temyiz isteminin 1412 sayılı CMUK’nun 5320 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca hâlen yürürlükte bulunan 310 ve 317. maddeleri uyarınca reddine karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
5271 sayılı CMK"nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince 21.01.2015 tarih ve 8234-222 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; yerel mahkemenin 01.11.2012 tarihli ve 546-615 sayılı kararındaki kanun yolu bildiriminin yasal ve yeterli olup olmadığı ve buna bağlı olarak sanık müdafisinin temyizinin süresinde yapılıp yapılmadığının belirlenmesine ilişkin olup; ayrıca 6352 sayılı Kanun kapsamına girmeyen görevi yaptırmamak için direnme suçundan yerel mahkemece verilen 05.01.2012 tarihli ve 446-9 sayılı mahkûmiyet hükmüne yönelik sanık müdafisinin temyiz isteği göz önüne alındığında, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 6352 sayılı Kanunun geçici 2. maddesinin birinci fıkrası uyarınca dosyanın mahalline gönderilmesinden sonra yerel mahkemece görevi yaptırmamak için direnme suçundan verilen 01.11.2012 tarihli ve 546-615 sayılı mahkûmiyet hükmü ve 26.12.2012 tarihli temyiz isteminin reddine ilişkin kararın hukuki değerden yoksun olup olmadığı, bu bağlamda Özel Dairece ilk hükmün incelenmesinin gerekip gerekmediği belirlenmelidir.
Suç tarihinde 18 yaşından küçük olan sanık hakkında kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşünde dağılmamakta ısrar etme, toplantı ve gösteri yürüyüşüne silahla katılma, silahlı terör örgütü propagandası yapma ve görevi yaptırmamak için direnme suçlarından cezalandırılması talebiyle açılan kamu davalarında, yerel mahkemece 5271 sayılı CMK"nun 150. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca Av. ..."ın zorunlu müdafii olarak atandığı, sanığın 08.12.2011 tarihli oturumda adı geçen müdafi huzurunda sorgusunun yapıldığı ve müdafinin hazır olduğu 05.01.2012 tarihli oturumda atılı suçlardan mahkûmiyetine karar verildiği, hükümlerin sanık müdafisi tarafından kanuni süresi içerisinde temyiz edilmesi üzerine dosyanın Yargıtaya gönderildiği, ancak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 26.07.2012 tarihinde; hükümden sonra 05.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanunun geçici 2. maddesinde yer alan, "Bu Kanunda yapılan değişiklikler karşısında; ilgili suçlardan dolayı açılan ve temyiz aşamasında bulunan dava dosyalarından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında bulunanlar, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca; Yargıtay ilgili dairesinde bulunan dosyalar ise bu dairece, hükmü veren mahkemeye gönderilir" şeklindeki birinci fıkra uyarınca, tüm suçlardan kurulan hükümler bakımından dosyanın temyiz incelemesinden geçmeksizin yerel mahkemeye gönderildiği, böylece sanık hakkında 6352 sayılı Kanun kapsamına girmeyen görevi yaptırmamak için direnme suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü yönünden de müdafinin temyiz istemine dair inceleme yapılmadan dosyanın mahalline iade edildiği,
Yerel mahkemece, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının gönderme kararından sonra yapılan yargılamada, sanık ve müdafisine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının gönderme kararı ve duruşma gününün tebliğ edildiği, sanık müdafisinin hazır bulunduğu 01.11.2012 tarihli oturumda sanığın önceki hükümlerde olduğu gibi tüm suçlardan mahkûmiyetine karar verildiği,
Tefhim edilen hükümlerdeki kanun yolu bildiriminin; “SSÇ"nin yokluğunda, SSÇ müdafiinin yüzüne karşı verilen kararın tefhim veya tebliğinden itibaren mahkememize verilecek bir dilekçe ile veya mahkememiz zabıt kâtibine yapılacak beyanın tutanağa geçirilmesi suretiyle Yargıtay ilgili Ceza Dairesine 7 gün içinde temyiz yolu açık olmak üzere” şeklinde olduğu, bu hükümlerin sanık müdafisi tarafından 25.12.2012 tarihinde temyiz edildiği, sanık müdafiinin temyiz dilekçesinde, yanıltma nedeniyle temyiz başvurusunda bulunulmadığına dair herhangi bir ifadeye yer vermediği gibi, sanığın da mevcut müdafisinin görevinin sona ermesini istediğini ortaya koyan bir açıklamasının bulunmadığı,
Yerel mahkemece 26.12.2012 tarihli ek karar ile; sanık müdafisinin temyiz isteminin süresinden sonra yapıldığı gerekçesiyle reddine karar verildiği, bu kararın ise süresi içinde sanık müdafisi tarafından temyiz edildiği,
Anlaşılmaktadır.
1412 sayılı CMUK’nun, 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 310. maddesinde, temyiz isteminin yüze karşı verilen kararlarda hükmün tefhiminden itibaren bir hafta içinde hükmü veren mahkemeye verilecek bir dilekçe ile veya zabıt kâtibine yapılacak beyanla olacağı, bu takdirde, beyanın tutanağa geçirilerek hâkime tasdik ettirileceği, yoklukta verilen kararlarda ise temyiz süresinin tebliğle başlayacağı belirtilmiştir.
5271 sayılı CMK’nun 34/2, 231/2 ve 232/6. maddelerinde ise, hüküm ve kararlarda, başvurulacak kanun yolu, başvurunun yapılacağı merci, yöntemi ve başvuru süresinin hiçbir tereddüte yer vermeksizin açıkça belirtileceği hükümlerine yer verilmiş olup bu hükümlere aykırılık aynı Kanunun 40. maddesi uyarınca eski hâle getirme nedeni oluşturacaktır. Bu bildirimlerdeki temel amaç sujelerin başvuru haklarını etkin bir biçimde kullanmalarının sağlanması, bu eksiklik nedeniyle hak kayıplarına yol açılmamasıdır. Ancak burada dikkat edilecek veya eski hâle getirme nedeni oluşturacak husus, eksik veya yanılgılı bildirim nedeniyle bir hakkın kullanılmasının engellenip engellenmediğinin belirlenmesidir. Bildirimdeki eksikliğin yol açtığı bir hak kaybı yok ise, bu durum eski hâle getirme nedeni oluşturmayacaktır.
Öte yandan 7201 sayılı Tebligat Kanununun 11. maddesi uyarınca vekil vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligat vekile yapılmalıdır. Vekilin ceza muhakemesindeki karşılığı olan müdafiye yapılan tefhim veya tebligattan sonra ayrıca yeniden sanığa tebligat yapılmasına gerek olmayıp, buna rağmen yapılan tebligat temyiz süresini yeniden başlatmayacağı gibi yeni bir temyiz hakkı da doğurmayacaktır.
Bununla birlikte Ceza Genel Kurulunun 05.06.2012 tarihli ve 616-218 sayılı kararında da açıklandığı üzere; kendisine zorunlu müdafi atandığının sanığa bildirilmediği ve bu konudaki iradesine değer verilmediği ya da bu konudaki görüşünün dosya kapsamından anlaşılamadığı durumlarda, hükmün müdafi yanında sanığın kendisine de tebliğinin adil yargılanma hakkının gereği olduğu kabul edilmelidir. Buna karşın kendisine zorunlu müdafi atandığının sanığa bildirildiği ve sanığın da buna itiraz etmediği durumlarda ise, zorunlu müdafiye yapılmış bulunan tefhim veya tebliğ işlemlerinin, aynen vekâletnameli müdafide olduğu gibi geçerli olacağı ve gerek tefhime, gerekse tebliğe bağlı olan sürelerin işlemeye başlayacağı hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Aksi hâlde, zorunlu müdafiliğe kanunun arzu etmediği ölçüde simgesel bir anlam yüklenmiş olur ki, bu kabul hak arama hürriyeti ve adil yargılanma hakları açısından birçok karmaşayı da birlikte getirecektir.
Uyuşmazlığın sağlıklı bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi açısından ceza muhakemesinde sanığın savunmasını üstlenen müdafinin konumu üzerinde de durulmalıdır.
5271 sayılı CMK"nun 2/1-c maddesinde müdafi; şüpheli veya sanığın ceza muhakemesinde savunmasını yapan avukat olarak tanımlanmış, 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 1. maddesinde avukatlığın bir kamu hizmeti ve serbest meslek olduğu vurgulandıktan sonra 2. maddesinde “Avukatlığın Amacı”; “Avukatlığın amacı; hukuki münasebetlerin düzenlenmesini, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını her derecede yargı organları, hakemler, resmi ve özel kişi, kurul ve kurumlar nezdinde sağlamaktır.
Avukat bu amaçla hukuki bilgi ve tecrübelerini adalet hizmetine ve kişilerin yararlanmasına tahsis eder…” şeklinde açıklanmıştır.
Kanunun “Avukatın Hak ve Ödevleri” kısmında yer alan 34. maddesinde; “Avukatlar, yüklendikleri görevleri bu görevin kutsallığına yakışır bir şekilde özen, doğruluk ve onur içinde yerine getirmek ve avukatlık unvanının gerektirdiği saygı ve güvene uygun biçimde davranmak ve Türkiye Barolar Birliğince belirlenen meslek kurallarına uymakla yükümlüdürler” denilmek suretiyle avukatların görevlerini yerine getirirken uyacakları yükümlülükler ifade edilmiş,
“Yalnız Avukatların Yapabileceği İşler” başlıklı 35. maddesinin 1. fıkrasında ise; “Kanun işlerinde ve hukuki meselelerde mütalaa vermek, mahkeme, hakem veya yargı yetkisini haiz bulunan diğer organlar huzurunda gerçek ve tüzel kişilere ait hakları dava etmek ve savunmak, adli işlemleri takip etmek, bu işlere ait bütün evrakı düzenlemek, yalnız baroda yazılı avukatlara aittir” şeklindeki düzenlemeyle de mahkeme huzurunda kişilerin savunma görevinin yalnızca avukatlar tarafından yapılabileceği belirtilmiştir.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Sanık müdafisinin yüzüne karşı verilen hükümlerde başvurulacak kanun yoluna ilişkin bildirimde temyizin “SSÇ müdafiinin yüzüne karşı verilen kararın tefhim veya tebliğinden itibaren” yapılabileceği belirtilmiştir. Sanık müdafisinin, yüzüne karşı verilen bu hükümleri süresinden sonra temyiz ettiği ve temyiz dilekçesinde, bildirimdeki bu ifadeler nedeniyle temyiz süresinin ne zaman başlayacağı hususunda bir tereddüt yaşadığına ve bu nedenle dilekçeyi temyiz süresinden sonra verdiğine ilişkin bir beyanın bulunmadığı anlaşılmaktadır.
1412 sayılı CMUK"nun, 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi gereğince karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 310. maddesi uyarınca, hükmün açıklanması sırasında hazır bulunanlar yönünden temyiz talebinin hükmün tefhiminden itibaren bir hafta içerisinde yapılması gerekmekte olup sanık müdafisince 01.11.2012 tarihinde tefhim olunan karara karşı bir haftalık süreden sonra 25.12.2012 tarihinde temyiz başvurusunda bulunulmuştur. Her ne kadar kararda başvurulacak kanun yoluna ilişkin bildirimde, sürenin başlangıcının tefhim ya da tebliğ olarak gösterilmiş bulunması nedeniyle bildirimin yanıltıcı mahiyette olduğu, bu durumun eski hâle getirme nedeni olarak kabulü ile temyiz başvurusunun süresinde yapıldığı ileri sürülebilirse de, bu husus sanık müdafisi açısından bir yanılgı oluşturmayacağından “kanun yolu süresinin” işlemeye başlamasını engellemeyecektir.
Mesleği bir kamu hizmeti niteliğindeki avukatlık olan, sanığın savunmasını üstlenen ve bu bağlamda savunma ve kanun yollarına başvuru için yeterli düzeyde hukuki bilgiye sahip olan müdafinin, kararın yüze karşı verildiği hâllerde temyiz süresinin tefhimden itibaren işlemeye başlayacağını bilmemesi düşünülemeyeceğinden, kanun yolu bildirimindeki bu eksiklik müdafi açısından bir yanılgı ve bu bağlamda hakkın kullanılması yönünde bir engel oluşturmayacaktır. Kaldı ki, sanık müdafisi süresinden sonra verdiği temyiz dilekçesinde, bildirimdeki ifade nedeniyle temyiz süresinin başlangıcı konusunda yanılgıya düşürüldüğü yönünde bir iddiada da bulunmamıştır.
Bu itibarla, sanık hakkında kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşünde dağılmamakta ısrar etme, toplantı ve gösteri yürüyüşüne silahla katılma ve silahlı terör örgütü propagandası yapma suçları yönünden yerel mahkemenin temyiz isteminin reddine ilişkin ek kararının usul ve kanuna uygun olduğu kabul edilmelidir.
Ancak, 6352 sayılı Kanunda, görevi yaptırmamak için direnme suçuna ilişkin bir düzenleme bulunmadığından, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 6352 sayılı Kanunun Geçici 2. maddesinin birinci fıkrası uyarınca yeniden değerlendirme yapılmak üzere dosyanın mahalline gönderilmesinden sonra, yerel mahkemece sanık hakkında bu suçtan 01.11.2012 tarihinde verilen ikinci hüküm ile bu hükme yönelik temyiz istemi üzerine 26.12.2012 tarihinde verilen temyiz isteminin reddi kararı hukuki değerden yoksun olup, Özel Dairece, görevi yaptırmamak için direnme suçundan kurulan 05.01.2012 tarihli hükme ilişkin temyiz isteminin incelenmesi gerekmektedir.
Sonuç olarak, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazı, sanık hakkında kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşünde dağılmamakta ısrar etme, toplantı ve gösteri yürüyüşüne silahla katılma ve silahlı terör örgütü propagandası yapma suçlarından kurulan hükümler bakımından, yerel mahkemenin süresinden sonra yapılan temyiz isteminin reddine ilişkin ek kararı isabetli olduğundan, bu yönden kabulüne; sanık hakkında görevi yaptırmamak için direnme suçundan verilen karar bakımından ise; Özel Dairece, sanık müdafisinin 05.01.2012 tarihli mahkûmiyet hükmüne yönelik temyizinin incelenmesi gerektiğinden değişik gerekçe ile kabulüne karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının;
a- Silopi 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 26.12.2012 tarihli ve 546-615 sayılı temyiz isteminin reddi kararı; sanık hakkında kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşünde dağılmamakta ısrar etme, toplantı ve gösteri yürüyüşüne silahla katılma ve silahlı terör örgütünün propagandasını yapma suçlarından aynı mahkemece kurulan 01.11.2012 gün ve 546-615 sayılı hükümlere ilişkin temyiz istemleri bakımından isabetli olduğundan bu uyuşmazlık yönünden KABULÜNE,
b- 6352 sayılı Kanunda, görevi yaptırmamak için direnme suçuna ilişkin bir düzenleme bulunmadığından, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 6352 sayılı Kanunun geçici 2. maddesinin birinci fıkrası uyarınca yeniden değerlendirme yapılmak üzere dosyanın mahalline gönderilmesinden sonra, yerel mahkemece sanık hakkında bu suçtan 01.11.2012 tarihinde verilen ikinci hüküm ile bu hükme yönelik temyiz istemi üzerine 26.12.2012 tarihinde verilen temyiz isteminin reddi kararı hukuki değerden yoksun olup, Özel Dairece, görevi yaptırmamak için direnme suçundan kurulan 05.01.2012 tarihli hükme ilişkin temyiz isteminin incelenmesi gerektiğinden bu uyuşmazlık yönünden DEĞİŞİK GEREKÇE İLE KABULÜNE,
2- Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 19.09.2014 gün ve 17598-9200 sayılı onama, düzeltilerek onama ve bozma kararları ile hukuki değerden yoksun olan Silopi 2. Asliye Ceza Mahkemesince görevi yaptırmamak için direnme suçundan kurulan 01.11.2012 gün ve 546-615 sayılı mahkûmiyet hükmü ile bu hükme yönelik 26.12.2012 gün ve aynı sayılı temyiz isteminin reddi kararının KALDIRILMASINA,
3- Silopi 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 26.12.2012 gün ve 546-615 sayılı temyiz isteminin reddine ilişkin ek kararının, kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşünde dağılmamakta ısrar etme, toplantı ve gösteri yürüyüşüne silahla katılma ve silahlı terör örgütünün propagandasını yapma suçlarından kurulan hükümler yönünden ONANMASINA,
4- Dosyanın, sanık hakkında görevi yaptırmamak için direnme suçundan kurulan 05.01.2012 tarihli mahkûmiyet hükmüne yönelik temyiz isteğine ilişkin olarak temyiz incelemesi yapılması amacıyla tebliğname düzenlenmesinden sonra Yargıtay 9. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 16.01.2018 tarihinde yapılan müzakerede her iki uyuşmazlık yönünden oybirliğiyle karar verildi.
Sayın kullanıcılarımız, siteden kaldırılmasını istediğiniz karar için veya isim düzeltmeleri için bilgi@abakusyazilim.com.tr adresine mail göndererek bildirimde bulunabilirsiniz.