Taraflar arasında görülen davada;Davacı Hazine, davalıların miras bırakanı adına kayıtlı 293 ada 32 sayılı parselin kıyıda kaldığını ileri sürerek, tapusunun iptalini istemiştir.Davalı taraf, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, 3402 Sayılı Yasanın 12/3.maddesindeki hak düşürücü sürenin geçtiği gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, Hazine tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi ...... raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.
Dava, 3621 Sayılı Yasa"dan kaynaklanan tapu iptali isteğine ilişkindir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden, 1 pafta 3 parsel sayılı ana kadastral taşınmazın 1954 yılında yapılan kadastro tespitinde tapuya dayalı olarak 8540 m2. tarla vasfıyla kişiler adına tespit gördüğü, Hazinenin itirazı üzerine, Gezici Arazi Kadastro Mahkemesinin 1956/28-184 sayılı tespite itiraz davası sonucunda 4232 m2.lik kısmının 515 parsel numarası ve tarla vasfıyla tespit malikleri adına, 4308 m2.lik kısmının ise 514 parsel numarası ve “kumluk” vasfıyla Hazine adına tescil edildikleri, çekişme konusu 640 m2. “kumluk” vasıflı 293 ada 32 sayılı parselin de 514 sayılı parselin ifrazından oluştuğu ve satışlar suretiyle davalıların miras bırakanına intikal ettiği anlaşılmaktadır.
Davacı Hazine, 293 ada 32 sayılı parselin kıyıda kaldığını ileri sürerek eldeki davayı açmıştır.
Gerçekten de, taşınmazın tamamının belirlenen kıyı-kenar çizgisine göre kıyıda kaldığı uzman bilirkişi heyeti tarafından keşfen saptanmıştır.
Yerel Mahkeme, 3402 Sayılı Yasa"nın 5841 Sayılı Yasa ile değişik 12. maddesindeki 10 yıllık hak düşürücü süre geçtiğinden bahisle davanın reddine karar vermiştir.
Hemen belirtilmelidir ki, 3 sayılı parselle ilgili görülen dava sonucunda 4308 M² lik bölümün kumluk vasfında olduğu belirlenmiş olmasına göre, bu niteliğiyle sicile bağlanmasına yasal olanak bulunmamasına karşın sicil kaydı oluşturulmuş ise de, bu kaydın temelinin illetten yoksun olduğu, bir başka söyleyişle yolsuz tescil sonucu oluştuğu, bu kayda hukuksal bir değer izafe edilemeyeceği, taşınmazın niteliği itibariyle kumluk olması nedeniyle bunu görerek satın alan kişinin sicile bağlanamayacağını bilmesi gerekmesine göre, iyiniyet kuralından, yani Türk Medeni Kanunu’nun 1023. maddesinin koruyuculuğundan da yararlanamayacağı açıktır. Esasen sözü edilen Gezici Arazi Kadastro Mahkemesinin tescil kararı, sicil oluşturulması ile tevhit ve ifraz işlemleri kadastro tespitinden sonra gerçekleşen olaylardır. Başka bir anlatımla eldeki davada kadastro tespitinden önceki sebeplere değil,sonraki nedenlere dayanılmış olup. Somut olayda 3402 Sayılı Yasanın 12/3. maddesi hükmünün ve bu hükme ilaveler yapan 14.3.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5841 Sayılı Yasanın uygulanamayacağı tartışmasızdır.
Hal böyle olunca, anılan Gezici Kadastro Mahkemesi’nin 15.09.1956 tarih ve 1956/28-184 E.K. sayılı ilamıyla Hazine adına kumluk vasfı ile tescil edilen 514 parsel sayılı taşınmazdan ifrazen oluştuğu anlaşılan çekişme konusu 293 ada 32 parsel bakımından davanın kabulüne karar verilmesi gerekir.
Ancak, Mülkiyet hakkı gerek Anayasa ve yasalarla iç hukuk yönünden, gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokolleri ile kabul edilmiş temel haklardandır. (Anayasa Md. 35/1, AİHS Ek Prot. 1-1). Türk Medeni Yasasının 683. maddesinde de bir şeye malik olan kimsenin hukuk düzeninin sınırları içerisinde o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisi belirtilmiş, malikin malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi her türlü haksız el atmanın önlenmesini de dava konusu edebileceği hüküm altına alınmıştır.
Öte yandan, Yargıtay İçtihatları Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun 28.11.1997 tarih 5/3 Sayılı Kararında da ifade edildiği gibi, kıyılar doğal nitelikleri itibariyle herkesin kullanımına açık, diğer taraftan da bu nitelikleri nedeniyle özel mülkiyet alanı dışında ve özel mülkiyete konu olamayacak yerlerdir. Kıyılar, herhangi bir tahsis işlemine gerek olmaksızın doğrudan doğruya herkesin serbestçe yararlanmasına sunulmuş sahipsiz kamu mallarıdır. Bunun sonucu; kıyının zamanaşımı yoluyla kazanılması, tapu sicili hükümlerine bağlı tutulması, haczedilmesi mümkün değildir. Kıyılar, bu özelliklerinden dolayı Anayasanın 43.maddesinde ayrı bir bölümde düzenlenmiş, düzenlemede yukarıda sayılan nitelikler vurgulanmıştır.
Bilindiği ve yukarıda sözü edilen yasa ve sözleşmelerin hakkı tanımlayan maddelerini takip eden fıkralarda ifade edildiği gibi, mülkiyet hakkı da kamu yararının bulunduğu hallerde sınırlandırılabilir veya tamamen kaldırılabilir.
Ne varki, bu sınırlandırma veya kaldırma gerçekleştirilirken; T.C.Anayasasının 90/5.maddesi ile iç hukukun üstünde sayılan AİHS. Hükümlerince AİHM tarafından oluşturulan 30.5.2006 tarih 1262/02 sayılı kararda ifade edildiği üzere; “… bir kişiyi mülkünden yoksun bırakan bir önlemin…”, “kamu yararına meşru bir amaç gütmesi gerektiği…”, bu önlem alınırken “… başvurulan yollar ve gerçekleştirilmesi amaçlanan hedef arasında makul bir oransallık ilişkisi olması gerektiği…”, kişinin “… kişisel ve haddinden fazla yük taşıma zorunda kalması halinde gerekli dengenin kurulamayacağı…” açıktır.
Diğer bir anlatımla, kamu yararı ile mülkiyet hakkından kısmen veya tamamen yoksun bırakılan kişinin hakkı arasında makul, kabul edilebilir, hak ve adalet dengesini sağlayacak bir oranın kurulması asıldır.
Bu arada, üzerinde durulması gereken konulardan biri de; çekişme yaratılan tapu kaydına bağlanan ve böylece kişi adına mülkiyet hakkı oluşturulan kıyı kapsamındaki yere ait tapunun niteliğinin belirlenmesidir.
Devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı tapu ile sağlanan mülkiyet hakkına değer verileceği kuşkusuzdur. Böyle bir yer kıyı kapsamında kalmakla, temel vasfı yani kamu malı olma niteliği değişmemekle birlikte, kişinin söz konusu tapuya dayalı hakkının yukarıda ifade edildiği gibi korunması gerekeceği muhakkaktır.
Aksi düşünce tarzının, devletin verdiği tapunun geçersizliğini ileri sürerek, hiçbir karşılık ödemeksizin iptalini istemesi, geçerli kayda dayalı mülkiyet hakkı ile bağdaşmayacağı gibi, devletin saygınlığını zedeler nitelikte bir tutum olacaktır.Bu durumda, kıyılar kamunun yararlanacağı yerlerden olup buralarda yukarda belirtilen nitelikte tapu kaydı oluşturulmuş ise tapunun iptalinde, Anayasanın 43., Tapu Kanununun 33., Kadastro Kanununun 16.maddesi gözönüne alınarak, kamu yararının bulunduğunun kabulü gerekir. Ancak, kişinin mülkiyet hakkı sona erdirilirken karşılıklı hak dengesinin sağlanması için mülkiyet hakkı sahibine tazmini nitelikte bir bedelin ödeneceği de kuşkusuzdur. Tazminatın nedeni yasa dışı bir işlemden değil, hak dengesinin sağlanmasından kaynaklandığından, taşınmazın tam değerini karşılaması da gerekli değildir. Bu düşünce, AİHM.’sinin bir kararında “…Ulusal hukuk ihlalin yol açtığı sonuçları tam olarak gidermeye imkan tanımıyorsa 41. madde AİHM.’ni uygun gördüğü adil bir tazminata hükmetmeye yetkili kılar…” şeklinde dile getirilmiştir.
Hal böyle olunca, yukarıda belirtilen ilkeler doğrultusunda somut olay incelendiğinde, kamu yararı nedeni ile, Hazine adına kumluk olarak tescilden gelen davalının tapusunun iptal edilmesinden dolayı, davalının ancak, tazminat talebinde bulunabileceği gözetilerek, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.
Davacı Hazine"nin, temyiz itirazları bu nedenle yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan neden ötürü HUMK."nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 17.2.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.