
Esas No: 2016/1169
Karar No: 2018/490
Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2016/1169 Esas 2018/490 Karar Sayılı İlamı
"İçtihat Metni"
Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 18. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Sulh Ceza
Sayısı : 340-977
Hakaret suçundan sanık ...’ün, TCK’nın 125/1, 125/3-a, 125/4, 62 ve 51. maddeleri uyarınca 11 ay 20 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve ertelemeye ilişkin Adana (Kapatılan) 4. Sulh Ceza Mahkemesince verilen 01.10.2013 tarihli ve 340-977 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 18. Ceza Dairesince, 15.12.2015 tarih ve 11626-13521 sayı ile;
"Dosya kapsamına göre; katılanın, Gençlik ve Spor Hizmetleri İl Müdürlüğü"nde Şube Müdürü olduğu, Adana 6. Asliye Ceza Mahkemesinin 1991/464 Esas, 1992/149 Karar sayılı kararı ile şehvet hissi ile alıkoymak suçundan cezalandırıldığı, sanığın da söz konusu karara konu olayı katılanın da fotoğrafını kullanarak haber yapıp Yeni Gözlem Haber Gazetesi internet sitesinde yayımladığı, bu hali ile haberin görünür gerçeğe uygun olduğu, katılanın, yürüttüğü hizmetin niteliği ve toplum içindeki konumu gereği söz konusu haberin ve fotoğrafının yayımlanmasında kamu yararı ve toplumsal ilgi bulunduğu, haberin verilişinde tahkir edici bir dil kullanılmayıp, haberde kullanılan ifadelerin ve haberle beraber yayımlanan fotoğrafın, habere konu olayla düşünsel bağlantısının bulunduğu, sonuç olarak, haberin verilişinde ölçülülük ilkesinin ihlal edilmemiş olduğu, haberin, basının haber verme hakkı sınırları içerisinde kaldığı anlaşılmakla, atılı suçun yasal unsurları oluşmadığından sanığın beraatine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi..." isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 25.02.2016 tarih ve 385368 sayı ile;
""5237 sayılı TCK’nın "Hakaret" başlıklı 125. maddesinde; "(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilât ederek işlenmesi gerekir.
(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.
(3) Hakaret suçunun;
a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı,
b) Dinî, siyasî, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı,
c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle,
İşlenmesi hâlinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz.
(4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır.
(5) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır" hükmü yer almaktadır.
Maddenin birinci fıkrasında hakaret suçunun temel şekli, üçüncü ve dördüncü fıkralarında ise nitelikli halleri düzenlenmiş olup, madde gerekçesinde de; "Hakaret" fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığıdır" şeklinde açıklama yapılmıştır. Buna göre, suçun konusu kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, somut bir fiil veya olgu isnat etme ya da sövme suretiyle kişilerin onur, şeref ve saygınlığına saldırma eylemi hakaret suçunu oluşturacaktır.
Maddenin ikinci fıkrasıyla yapılan düzenlemede, "suçun mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi hâlinde birinci fıkrada belirtilen cezaya hükmonulacağı" açıklanmaktadır. Buna göre, mesaj ya da elektronik posta vs. yolu ile hakaret suçunun oluşumu için, mektubun ya da telgrafın doğrudan doğruya mağdura gönderilmiş olması ve telefon görüşmesinin mağdurla yapılmış olması gerekir. Başkasına gönderilen iletilerle gıyapta hakaret suçu oluşabilir. Bunun için ihtilât öğesinin gerçekleşmesi gerekmektedir. Basın yoluyla suçun işlenmesi hâlinde doğrudanlık söz konusu olmadığından, yoklukta ve alenen hakaret suçu gerçekleşmiş olabilecektir.
Ceza Genel Kurulunun 31.10.2012 tarihli ve 850-1828; 26.06.2012 tarihli ve 419-247; 27.10.2009 tarihli ve 196-248; 14.10.2008 tarihli ve 170-220 sayılı kararlarında da belirtildiği üzere; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu"nda, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu"ndaki hakaret ve sövme suçu ayrımı kaldırılmıştır.
Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığı olduğundan bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Somut bir fiil ya da olgu isnat etmek veya sövmek şeklindeki seçimlik hareketlerden biri ile gerçekleştirilen eylem, bireyin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte ise hakaret suçu oluşacaktır.
5237 sayılı TCK"nın 127. maddesine göre,
"1- İsnat edilen ve suç oluşturan fiilin ispat edilmiş olması hâlinde kişiye ceza verilmez. Bu suç nedeniyle hakaret edilen hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı verilmesi hâlinde, isnat ispatlanmış sayılır. Bunun dışındaki hâllerde isnadın ispat isteminin kabulü, ancak isnat olunan fiilin doğru olup olmadığının anlaşılmasında kamu yararı bulunmasına veya şikâyetçinin ispata razı olmasına bağlıdır.
(2) İspat edilmiş fiilinden söz edilerek kişiye hakaret edilmesi hâlinde, cezaya hükmedilir."
Madde metninde, kişiye somut isnatta bulunulması hâlinde, isnadın ispatı düzenlenmektedir. Anayasamızda da, isnadın ispatına ilişkin özel bir hüküm bulunmaktadır. Anayasamıza göre; kamu görev ve hizmetinde bulunanlara karşı bu görev ve hizmetin yerine getirilmesiyle ilgili olarak isnatta bulunulması durumunda, isnatta bulunan isnadın doğruluğunu ispat hakkına sahiptir. Bunun dışında, kişilere somut bir fiil isnadında bulunarak hakaret edilmiş olması hâlinde, isnadın doğruluğunun ispat edilebilmesi için iki koşuldan birinin gerçekleşmesi gerekir. Birinci koşul, isnadın doğruluğunun ispatında kamu yaran bulunmasıdır. Diğer koşul ise, şikâyetçinin yani kendisine hakaret edilenin ispata razı olmasıdır.
Yine Anayasamıza göre, isnadın doğruluğunun ispat edilmiş olması, hakaret suçunun hukuka aykırılığını ortadan kaldırmaktadır. Bu nedenle, hakarette bulunan kişi hakkında beraat kararı verilmelidir.
Madde metnindeki düzenleme yapılırken, Anayasamızın bu konuda belirlediği kurallar da göz önünde bulundurulmuştur.
Madde metninde kabul edilen sisteme göre, isnadın doğruluğunun ispat edilebilmesi için, isnadın bir suç vakıasına ilişkin olması gerekir. Yani kişiye belli bir suçu işlediğinden bahisle hakaret edilmiş olması gerekir. Aynca, hakaretin yapıldığı anda isnadın konusunu oluşturan suç dolayısıyla kişi hakkında henüz bir hüküm verilmemiş olmalıdır.
Bu sistemde, isnat konusu suç vakıası dolayısıyla açılan ceza davası sonucunda bu suç nedeniyle hakaret edilen hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet karan verilmesi hâlinde; isnat ispatlanmış addedilir ve maddenin birinci fıkrası gereğince, hakarette bulunan kişiye ceza verilmez. Ancak, hakarete uğrayan, isnat edilen fiil dolayısıyla hakkında açılan davada kesinleşmiş bir hükümle beraat etmişse, isnat ispat edilmemiş sayılır ve hakaret eden kişi cezalandınlır.
İsnat olunan fiilin doğru olup olmadığının anlaşılmasında kamu yararı bulunması gerekliliği konusunda mağdura yönelik isnat olunan fiil suç niteliğinde olmamalıdır. Aksi halde kamu yararı bulunup bulunmadığı ayrıca değerlendirilmeyecek, yukarıda açıklandığı üzere, maddenin birinci fıkrasının, birinci ve ikinci cümleleri uyarınca işlem yapılacaktır.
Mahkeme, hakaret suçu failinin ispat istemi üzerine fiilin doğruluğunun anlaşılmasında kamu yararı bulunup bulunmadığını kendisi takdir edecektir. Kamunun isnat edilen fiilleri öğrenmek hususunda faydası olduğu hâllerde, mahkeme ispata izin vermelidir.
Mağdurun gerek resmi, gerekse özel hayatının bilinmesinde kamu yararının bulunup bulunmadığının belirlenmesinde en önemli kriter, mağdurun kişiliği ve kim olduğudur.
Mağdur kamu görevlisi ise, bu görev ve hizmetin yerine getirilmesiyle ilgili olarak yapılan isnatlardan dolayı açılan hakaret davalarında, bu isnadın gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda isnadın ispatında kamu yararının olduğu kabul edilerek, failin rızası olmasa bile, faile isnadın ispatı imkânı tanımak gerekecektir.
Ancak, mağdur kamu görevlisi bile olsa, yaptığı kamu göreviyle ilgili olmayan isnatların ispatı için eylemin suç olmasına veya mağdurun rızasının olup olmadığına bakılacaktır.
Örneğin, bir polis memuruna komşusunun kızıyla cinsel ilişkiye girdiğine dair yapılan bir isnadın ispatı konusunda kamu yararı bulunmamaktadır. Bu nedenle mağdurun rızası olduğu oranda, isnadın ispatı söz konusu olabilecektir.
Kamu hayatında rol almamış olan ve böyle bir rol almaya istekli olmayan kimsenin işlediği iddia olunun bir fiilin gerçek olup olmadığının bilinmesinde kural olarak kamu yararı yoktur. Özel hayata ait bir fiilin bilinmesinde de kamu yararından söz edilemez.
Bir kimse hakkında kesin hükümle sonuçlanmış bir davayla işlendiği sabit görülen bir fiilden dolayı, hükmün kesinleşmesinden sonra bu husustan söz edilerek o kişiye isnatta bulunulması hâlinde isnadın ispatı söz konusu olamaz, böyle bir olanak hayatında bir kez hırsızlık yapmış olan bir kişiye sürekli hırsız denmesi, bir defa adam öldürmüş birisine sürekli katil denmesi ve sahtecilik suçunu işlemiş birisine sürekle sahtekar denilmesi bu sonucu doğuracaktır. Bu husus çağdaş hukuk anlayışı ve düşüncesine uygun düşmediğinin kabulü gerekmektedir.
Yukarıda yapılan açıklamalar çerçevesinde,
Maddi olayda, sanık ..."ün imtiyaz sahibi olduğu Gözlem Gazetesi"nin 11/01/2012 tarihli internet sayfasında, "Adana da bir kamu kurumunda görev yapan M. L. isimli şahıs kendi hocalığını yaptığı takımda reşit olmayan kızla cinsel ilişkiye girdiği, bu ilişki sırasında suç üstü yakalandığı ortaya çıktı, yetkili Mahkeme tarafından suçu sabit görülen bu şahıs olayın üzerinden uzun bir süre geçmesine rağmen çalıştığı kurumda adete ödüllendirilerek üst makamlara terfi ettirildiği ortaya çıktı, kendi öğrencisi ile cinsel ilişki sırasında yakalanan bu kişiyi neden üst makamlara terfi ettirdiler? çalıştığı kurumun veya farklı kurumlarda bırakın terfi ettirilmesini çalıştırılması bile toplum tarafından ve ahlaki değerler açısından uygun görülmeyen bu şahsı kimler, neden görevde tutuyor? Adana Valisini, Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılınç"ı, Spor Genel Müdürünü ve tüm yetkili merciileri bu şahsın o camiadan uzaklaştırılması için göreve çağırıyoruz, saygın kurumda çalışan ve terfilerle sürekli ödüllendirilen M. L. isimli kişi maalesef şu an şube müdürü, reşit olmayan bir öğrencisine yaptığı mahkeme kararı ile kesinleşen bu şahsın hâlâ görevde olması düşündürücüdür, toplumumuzda cinsel taciz asla hoş görülmemelidir, toplumda çok kötü bir örnek teşkil eden bu tür eğilimlerin yaygınlaşması ahlaki değerleri çökertecek ve pek çok mağdur yaratacaktır" şeklinde açıklamalarda bulunulduğu,
Katılana yönelik olduğu açıkça anlaşılan ve katılanın fotoğrafını kullanarak "Kamu kurumunda görev yapan ve cinsel istismarcı M.L. kim" başlığı altında "... Bu tür insanların işlediği adi ve sapık suçun..." şeklinde yazı yazarak katılana yönelik sarf edilen sözlerin, haberin hiçbir güncel değerinin olmadığı, katılanın yaşamında 22 yıl önce gerçekleşen ve özel yaşamını ilgilendiren reşit olmayan mağdureyi evine götürmesi ve ihbar soncunda sanık ve mağdurenin birlikte yakalandığı ve sanığın şehvet hissiyle mağdureyi alıkoymak suçundan Adana 6. Asliye Ceza Mahkemesinin 05.03.1992 tarih ve 464-149 sayılı ilamıyla 5 ay hapis cezasına mahkûm edildiği ve cezasının paraya çevrilerek ertelendiğinin anlaşılması karşısında, bu kadar uzun bir aradan sonra, mağdurun özel yaşamının toplumca bilinmesinde bir faydanın olmadığı, bu durumun mağdurun, işlediği suçların göreviyle ilgisinin bulunmadığı kabul edilmelidir.
Bunun dışında, medyatik demokrasinin kuralları çerçevesinde, toplum nezdinde kamuoyu oluşturmak ve birey hakkında olumsuz algı yaratmak isteyen kesimin, mağdur ..."un terfi etmesine tepki göstererek olumsuz bir imaj yaratmak adına, medya aracılığıyla mağduru küçük düşürmek istemesi kabul edilemez bir durumdur, bu tür kampanyalarla bireylerin karalanması, insanın, temel değerlerini koruma altına alan çağdaş hukuk anlayışıyla bağdaşmayan bir durumdur. Sanık ..."ün imtiyaz sahibi olduğu Gözlem Gazetesi"nin 11.01.2012 tarihli internet sayfasında yapmış olduğu açıklamaların, bireyin özeline ilişkin olup, göreviyle ilgili katlanabilirlik ve tahammül edilebilirlik niteliğinde, bir eleştiri olmadığı ve mağdura yönelik olumsuz imaj yaratmayı amaçlayan şeref ve itibarını zedeleyen, küçültücü değer yargısı taşıdığı kuşkusuzdur.
Sanığın eyleminin, TCK"nın 127/2. maddesinde yazılı "ispat edilmiş eyleminden söz edilerek kişiye hakaret edilmesi hâlinde, cezaya hükmedilir." kapsamında, hakaret suçunu oluşturduğu..." görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur.
CMK"nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 18. Ceza Dairesince 14.06.2016 tarih ve 745-13213 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı hakaret suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
Katılan ...’un, Adana Cumhuriyet Başsavcılığına 13.01.2013 ve 14.01.2013 tarihlerinde vermiş olduğu dilekçelerde; sanığın imtiyaz sahibi olduğu “Yeni Gözlem Haber” isimli gazetenin internet sayfasında 11.01.2013 tarihinde sanık tarafından yazılan "Kim Bu Cinsel İstismarcı" başlıklı yazı ile yazıda kullanılan fotoğraf vasıtasıyla kendisinin hedef alındığını, haberin güncel olmadığını, küçük düşürüldüğünü, kendisinin ve ailesinin zor durumda bırakıldığını belirterek şikâyetçi olduğu,
Yeni Gözlem Haber isimli gazetenin internet sayfasında 11.01.2013 tarihinde ve "Kim Bu Cinsel İstismarcı" başlığıyla yayımlanan yazıda;
"Cinsel istismar, genel tanım olarak kişilerin başkaları tarafından cinsel olarak kötüye kullanılmalar, suistimal edilmeleri, istemedikleri hâlde başkalarının cinsel yönelimlerine hedef olmaları durumunu ifade eder.
Her cinsiyetten, her sosyal tabakadan ve meslek grubundan kişiler cinsel istismara uğrayabilmektedirler, ancak genel olarak kadınların ve çocukların cinsel istismara daha çok maruz kaldıkları söylenebilir.
"Cinsel taciz" ise genel anlamda istenmeyen cinsel mağduriyeti ifade eder, daha özel anlamda ise dolaylı ya da dolaysız bir şekilde, kişilerin kendi rızalarına rağmen cinsel yönden istismar edilmeleri, yani doğrudan olarak ya da zorla ya da kandırılarak (anal, oral, vajinal) cinsel ilişkiye zorlanmaları, ya da cinsel uyarılara yönelik davranışlara maruz edilmeleri ve dolaylı olarak da cinsel ilişki teklifi, cinsel organların gösterilmesi ya da izlenilmesi durumudur. Bunların sonucunda kişi istemediği bir cinsel ilişkiye girmek zorunda kalmakta, girmeye zorlanmakta ya da bir ilişkiye girmeden cinsel yönden istismar edilmektedir.
Geçelim Haberimize:
Adana’da bir kamu kurumunda görev yapan M.L. isimli şahıs kendi hocalığını yaptığı takımdaki, yaşı reşit olmayan kızla cinsel ilişkiye girdiği, bu ilişki sırasında suçüstü yakalandığı ortaya çıktı.
Yetkili mahkeme tarafından suçu sabit görülen bu şahıs, olayın üzerinden uzun bir süre geçmesine rağmen çalıştığı kurumda adeta ödüllendirilerek üst makamlara terfi ettirildiği ortaya çıktı.
Kendi öğrencisi ile cinsel ilişki sırasında yakalanan bu kişiyi neden üst makamlara terfi ettirdiler?
Çalıştığı kurumun veya farklı kurumlarda bırakın terfi ettirilmesini çalıştırılması bile toplum tarafından ve ahlaki değerler açısından uygun görülmeyen bu şahsı kimler neden görevde tutuyor?
Adana Valisini, Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılınç"ı Spor Genel Müdürünü ve tüm yetkili mercileri bu şahsın o camiadan uzaklaştırması için göreve çağırıyoruz.
Bu tür insanların işlediği adi ve sapık suçun çalıştırıldığı ve çalıştığı kurum ve yetkililerini de zan altında bırakacağından dolayı yıllardır birileri tarafından kollanan bu şahsın geçmişteki adi suçunun görülmesinde fayda olacaktır.
Çocuğa yönelik cinsel taciz, bir yetişkin ya da yaşça daha büyük bir çocuğun çocukla yaptığı her türlü cinsel aktivitedir. Bu aktivite çocuğun cinsel organlarını okşamayı; çocuğa diğer kişinin cinsel organlarını okşattırmayı; ağız yoluyla cinsel organa dokundurmayı içerebileceği gibi çocuğun vajina ya da anüsüne cinsel organ ya da başka şeylerin sokulmasını içerebilir.
Cinsel tacizin diğer formlarının saptanması ise güç olabilir. Bir yetişkinin cinsel organını çocuğa göstermesi, çocuğa pornografik ya da açık saçık materyallerin gösterilmesi veya çocuğun pornografik materyal üretmek amacıyla model olarak kullanılmasını bunlar arasında sayabiliriz.
Çocuğa yönelik taciz genellikle çocuğun tanıdığı ve çocuk üzerinde otorite kullanabilecek kişilerden kaynaklandığı görülmektedir. Tacizciler çocuğu cinsel ilişkiye girmek ya da cinsel aktivitelerde bulunmak için ikna edebilir, rüşvet verebilir, kandırabilir ya da zorlayabilir. Her durumda cinsel tacizi yaşayan çocukta çeşitli stres verici duygular, düşünceler ve davranışların gelişebilir.
Süreğen bir cinsel tacizin kurbanı olan çocukta düşük özsaygı, değersizlik duygusu ve cinselliğe yönelik anormal veya bozulmuş bir bakış gelişebilir. Çocuk içine kapanabilir ve yetişkinlere güvenini kaybedebilir ve intihara eğilim gösterebilir.
Cinsel tacize uğrayan çocukların bazıları başkaları ile cinsellik harici konularda bağlantı kurmakta zorlanabilirken, bazıları da yetişkin olduklarında cinsel tacizde bulunmaya veya fahişeliğe yönelebilir ya da daha başka ciddi sorunlar geliştirebilir.
Saygın kurumda çalışan ve terfilerle sürekli ödüllendirilen M.L. isimli kişi maalesef şu an şube müdürü. Reşit olmayan bir öğrencisine taciz yaptığı mahkeme kararı ile kesinleşen bu şahsın hâlâ görevde olması düşündürücüdür.
Toplumumuzda cinsel taciz asla hoş görülmemelidir. Toplumda çok kötü bir örnek teşkil eden bu tür eğilimlerin yaygınlaşması ahlaki değerleri çökertecek ve pek çok mağdur yaratacaktır.” ifadelerine ve yazının sağ üst köşesinde gözü bantlı bir erkek şahıs ile çığlık atan bir kadının resimlerine yer verildiği,
Yargılama sırasında getirtilen Adana 6. Asliye Ceza Mahkemesinin 05.03.1992 tarihli ve 464-149 sayılı ilamına göre; sanık sıfatıyla yargılandığı davada, katılan hakkında mağdur G.Ç.’ye karşı işlemiş olduğu şehvet hissi ile alıkoymak suçundan dolayı 765 sayılı TCK’nın 430/2, 59/2 ve 647 sayılı Kanun’un 4 ve 6. maddeleri uyarınca 750.000 TL ağır para cezasına ve ertelemeye hükmedildiği,
Anlaşılmıştır.
Katılan ...; 1991 yılında istemediği bir olay yaşadığını, bu olay sebebiyle aynı yıl yargılanıp ceza aldığını ve cezanın ertelendiğini, 1998 yılında Osmaniye"de Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürlüğünde yönetici olarak görev aldığını, aradan 22 yıl geçtikten sonra böyle bir olayın gündeme getirilmesinin kendisini yıpratmaya yönelik olduğunu, haberde herhangi bir kamu yararı bulunmadığını, bundan dolayı ailesinde ciddi sıkıntılar yaşadığını, arkadaşlarının bildirmesi üzerine haberi öğrendiğini beyan etmiştir.
Sanık ...; Yeni Gözlem Gazetesi"nde yazı işleri müdürü olduğunu, hem gazete de hem de gazetenin internet sitesinde yayımlanan haber içeriğinin doğru ve gerçek olduğunu, 1991 yılında yaşanan cinsel istismar davasına ilişkin katılanın cezalandırılmasına dair mahkeme kararının mevcut olduğunu, ancak haberde katılanı deşifre edecek şekilde isim ve resim kullanmadığını, katılanı daha önceden tanıdığını, herhangi bir husumetinin bulunmadığını, haberi olayın üzerinden uzun bir süre geçtikten sonra yapmasının sebebinin olayı yeni öğrenmiş olmasından kaynaklandığını savunmuştur.
Uyuşmazlık konusunun ifade ve basın hürriyetleriyle doğrudan ilgisi nedeniyle, öncelikle bu hususlar ulusal ve uluslararası düzenlemeler kapsamında değerlendirilmeli, ardından haber verme, eleştiri ve ayrıca hukukumuzda içtihatlar yoluyla yer edinen unutulma hakkı ile TCK’nın 125. maddesinde düzenlenen hakaret suçunun unsurları üzerinde durulmalıdır.
Doğal haklardan kabul edilen ifade hürriyeti, çoğulcu demokrasilerde, vazgeçilemez ve devredilemez bir niteliğe sahiptir. Öğretide değişik tanımlara rastlanmakla birlikte, genel bir kabulle ifade/düşünce hürriyeti, insanın özgürce fikirler edinebilme, edindiği fikir ve kanaatlerinden dolayı kınanmama, bunları meşru yöntemlerle dışa vurabilme imkân ve özgürlüğüdür. Demokrasinin "olmazsa olmaz şartı" olan ifade hürriyeti, birçok hak ve özgürlüğün temeli, kişisel ve toplumsal gelişmenin de kaynağıdır. İşte bu özelliğinden dolayı ifade hürriyeti, temel hak ve hürriyetler kapsamında değerlendirilerek, birçok uluslararası belgeye konu olmuş, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da ayrıntılı düzenlemelere tabi tutulmuştur.
Bu bağlamda;
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19. maddesinde;
"Herkesin görüş ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, karışmasız görüş edinme ve herhangi bir yoldan ve hangi ülkede olursa olsun bilgi ve düşünceleri arama, alma ve yayma özgürlüğünü içerir",
İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 10. maddesinin birinci fıkrasında;
"Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir" hükümlerine yer verilmiştir
Anayasamıza bakıldığında;
25. maddesinde “Düşünce ve kanaat hürriyeti” başlığı altında;
“Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz”
26. maddesinde, AİHS’nin 10. maddesinin birinci fıkrasındaki düzenlemeye benzer şekilde;
"Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir" hükümleri yer almıştır.
Görüldüğü gibi, Sözleşme"nin 10. maddesinin birinci fıkrası ile Anayasa’nın 25 ve 26. maddelerinde ifade (düşünce) hürriyeti en geniş anlamıyla güvence altına alınmıştır.
Basın hürriyeti ise Anayasanın 28. maddesinde;
"Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz.
Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır.
Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın 26 ve 27 nci maddeleri hükümleri uygulanır" şeklinde düzenlenmiş,
Maddenin atıf yaptığı "Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti" başlıklı 26. maddenin ikinci ve devamı fıkralarında;
"Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.
Haber ve düşünceleri yayma araçlarının kullanılmasına ilişkin düzenleyici hükümler, bunların yayımını engellememek kaydıyla, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlanması sayılmaz.
Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir" hükümlerine yer verilmiştir.
AİHS’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında da;
"Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir" denilmiştir.
Basın özgürlüğü, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddesinde, "Basın Özgürlüğü" başlığı altında;
"Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir.
Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir" biçimindeki düzenleme altına alınmış ve sınırları çizilmek istenilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi konuya ilişkin olarak; "İfade özgürlüğü Demokratik toplumun temelini oluşturan ana unsurlardan birini ve toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini teşkil etmektedir. 10. maddenin 2. paragrafı saklı tutulmak üzere, ifade özgürlüğü sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız veya ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil, incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. Bu, yokluğu halinde demokratik bir toplumdan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir. 10. maddede güvence altına alınan bu hak, bazı istisnalara tabi ise de, bu istisnaların dar yorumlanması ve bu hakkın sınırlandırılmasının ikna edici olması gerekir" şeklinde görüş belirtmiştir. (Handyside/ Birleşik Krallık, B. No: 5493/72, 07.12.1976).
Ceza Genel Kurulunun 20.03.2007 tarihli ve 65-70 sayılı kararında da belirtildiği gibi; geneli ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında, halkı objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde aydınlatmak, çeşitli sorunlar üzerinde kamuoyunu düşünmeye çağıracak tarzda tartışmalar açmak, onu toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu yöntemlerle denetlemek, ayrıca içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek durumunda olan basına, bu ödevlerini yerine getirirken ihtiyaç duyacağı bir kısım haklar da tanınmıştır. Bunlar; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser ortaya koyma haklarıdır.
Temelini Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesi ile Anayasanın 28. ve devamı maddelerinden alan ve 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddesinde düzenlenen basın özgürlüğü ve bu kapsamda bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser ortaya koyma hakkı, TCK"nın 26. maddesinin birinci fıkrasında; "Hakkını kullanan kimseye ceza verilmez" düzenlemesi kapsamında bir hukuka uygunluk nedenidir. Ancak habere ulaşma, haberi yorumlama ve eleştirme ile haberi kamuya ulaştırmayı kapsayan bu hakkın hukuka uygunluk nedeni olarak kabul edilebilmesi için; haberin gerçek ve güncel olması, haberin kamuyu ilgilendirmesi yani kamuoyunun haberi öğrenmekte menfaatinin bulunması ve haber ile haberin veriliş şeklinin uyumlu olması gereklidir. (Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayınevi, İstanbul, 2013, 3. Bası, s. 323; Nur Centel, Hamide Zafer, Özlem Çakmut, Türk Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi, İstanbul, 2010, 6. Bası, s. 336-338; Hakan Hakeri, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2011, 12. Bası, s. 279-282).
Nitekim Ceza Genel Kurulunun 24.02.1998 tarihli ve 386-52 sayılı kararında da aynı hususlara vurgu yapılmıştır.
Anayasanın 2, 13, 14 ve 26/2. ile AİHS’nin 10/2 ve 17. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde; hürriyetlerin demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak; ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü, kamu güvenliği ve düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli kalması gereken haberlerin yayılmasına engel olunması veya yargı gücünün otorite veya tarafsızlığının korunması için kanunla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlama ve yaptırımlara tabii tutulacağı anlaşılmaktadır. Ancak, ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasına ilişkin düzenlemelerin dar yorumlanması gerektiği, sınırlandırma için, önemli bir toplumsal ihtiyaç veya zorunluluğun bulunması, bu sınırlandırmanın meşru bir amacı gerçekleştirmek için yapılması, sınırlandırmada aşırıya gidilmemesi ve her halükârda gelişimi zedelemeyecek ölçüde yapılması görüşü genel bir kabul görmüştür.
Sınırlama veya müdahale için; yasal bir düzenleme, sınırlamanın meşru bir amacı, fıkrada sayılan sınırlama nedenlerinin bulunması, sınırlamanın meşru amaçla orantılı ve önlemin demokratik toplum bakımından “zorunlu” olması gerekmektedir.
Öğretide de, ifade hürriyetinin, demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden ve toplumun gelişip ilerlemesi ve bireyin özgüveni için gerekli temel şartlardan birini teşkil ettiği, bu bağlamda sadece geniş bir kabul gören, zararsız veya kayıtsızlık içeren bilgi ve fikirler için değil aynı zamanda kırıcı, şok edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerli olduğu, demokratik bir toplumda olmazsa olmaz tölerans ve hoşgörünün bunu gerektirdiği vurgulanmaktadır.” (Durmuş Tezcan, M. Ruhan Erdem, Oğuz Sancakdar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Işığında Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu, Seçkin Yayıncılık, 2. Baskı, 2004, s. 462).
Günümüz özgürlükçü demokrasilerinde, istisnalar dışında, geniş bir yelpazeyle düşünceyi açıklama korunmakta ve ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilmek suretiyle özgürlüğün sağladığı haklardan en geniş şekilde yararlandırılmaktadır.
Ne var ki; iftira, küfür, onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici söz ve beyanlar, müstehcen içerikli söz, yazı, resim ve açıklamalar, savaş kışkırtıcılığı, hukuk düzenini cebir yoluyla değiştirmeye yönelen, nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve şiddet yaratmaya yönelik bulunan ifadeler ise düşünce özgürlüğü bağlamında hukuki koruma görmemekte, suç sayılmak suretiyle cezai yaptırımlara bağlanmaktadır.
Bu kapsamda 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Hakaret” başlıklı 125. maddesi incelendiğinde:
“(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir.
(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.
(3) Hakaret suçunun;
a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı,
b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı,
c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle,
İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz
(4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır.
(5) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır.” şeklindeki düzenlenmelere yer verildiği görülmektedir.
Bu düzenlemeyle, 765 sayılı TCK"dan farklı olarak hakaret ve sövme ayrımı kaldırılmış, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat etmek veya sövmek hakaret suçunu oluşturan seçimlik hareketler olarak belirlenmiştir. (Mahmut Koca, İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2013, s. 430).
Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir.
Eleştiri ise, herhangi bir kişiyi, eseri, olayı veya konuyu enine, boyuna, derinlemesine her yönüyle incelemek, belli kriterlere göre ölçmek, değerlendirmek, doğru ve yanlış yanlarını sergilemek amacıyla ortaya konulan görüş ve düşüncelerdir. Genelde beğenmemek, kusur bulmak olarak kabul görmekte ise de eleştirinin bir amacının da konuyu anlaşılır kılmak, sonuç çıkarmak ve toplumu yönlendirmek olduğunda kuşku yoktur.
Kamu görevlilerinin, görevlerini yerine getirirken fonksiyonlarını etkilemeyi ve saygınlıklarına zarar vermeyi amaçlayan aşağılayıcı saldırılara karşı korunmaları zorunludur. Bununla birlikle demokratik bir hukuk devletinde, kamu görevini üstlenenleri denetlemek, faaliyetlerini değerlendirmek ve eleştirmek de kaynağını Anayasa"dan alan düşünceyi açıklama özgürlüğünün sonucudur. Eleştirinin sert bir üslupla yapılması, kaba olması ve nezaket sınırlarını aşması, eleştirenin eğitim ve kültür düzeyine bağlı bir olgu ise de, eleştiri yapılırken görüş açıklama niteliğinde bulunmayan, küçültücü, aşağılayıcı ifadeler kullanılmamalı, düşünceyi açıklama sınırları içinde kalınmalıdır.
Öte yandan, her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir.
Bu bağlamda düşünceyi açıklama, yayma, ifade ve basın özgürlükleri ile kişilerin şeref ve itibarlarının korunması arasında bir denge kurulması gerektiği açıktır. Özellikle, sürekli yaygınlaşan İnternet kullanımı, anılan temel hak ve özgürlüklerin sanal ortamda da korunmasını gerektirdiği kadar, özel hayatın gizliliği, şeref ve itibar ile maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi gibi hususlarda taşınan riskler karşısında bu hak ve özgürlüklere müdahaleleri de gündeme getirmektedir. Anayasa Mahkemesi"nin 03.03.2016 tarihli ve 2013/5653 başvuru numaralı kararında da vurgulandığı üzere, İnternet kullanımının yaygınlaşmasından önce kişilerin geçmiş yaşamlarına ilişkin tutulan herhangi bir kayıt, bu kayıtlara ulaşmadaki zorluklar nedeniyle zamanla kaybolmakta ve kişilerin önceki hatalarının etkisinde kalmadan hayatlarını sürdürmelerine imkân tanımaktaydı. Ancak İnternet ortamı, sadece araştırmacıların veya meraklıların özel çabasıyla tespit edilebilecek, arşivde kalmış bilgilere dahi rahatlıkla ulaşmayı sağlamakta ve yapılan haberlerin veya hatırlanması istenilmeyen hususların unutulmasına fırsat vermemektedir. Basının İnterneti etkin olarak kullanması, ifade ve basın özgürlükleri ile bireylerin onur ve itibarı arasındaki eşit düzeyde korunması gereken dengeyi ilkinin lehine olacak şekilde bozmuştur. Bu dengenin bozulmasını engellemek, Anayasa ve kanunlarımızda açıkça düzenlenmemiş olan bireylerin unutulma hakkının kabul edilmesiyle mümkün olabilir.
Hukuk Genel Kurulunun 17.06.2015 tarihli ve 56-1679 sayılı kararında unutulma hakkı; "Üstün bir kamu yararı olmadığı sürece, dijital hafızada yer alan geçmişte yaşanılan olumsuz olayların bir süre sonra unutulmasını, başkalarının bilmesini istemediği kişisel verilerin silinmesini ve yayılmasının önlemesini isteme hakkı olarak ifade edilebilir. Bu hak bir yandan kişiye "geçmişini kontrol etme", "belirli hususların geçmişinden silinmesini ve hatırlanmamayı isteme hakkı" sağladığı gibi, diğer yandan muhataplarına kişi hakkındaki bir kısım bilgilerin üçüncü kişilerin kullanmamasını veya üçüncü kişilerin hatırlamamasına yönelik önlemleri alma yükümlülüğü yükler. Bu hakkın; bireylerin fotoğraf, internet günlüğü gibi kendileri hakkındaki içerikleri silmek için üçüncü şahısları zorlamayı içermesinin yanında geçmişteki cezalarına ilişkin bilgilerin veya haklarında olumsuz yorumlara neden olabilecek bilgi ve fotoğraflarının kaldırılmasını isteme hakkını tanıdığı kabul edilmektedir. Diğer taraftan bu hak, bireyin geçmişindeki belirli yönlerinin mümkün olmayacak biçimde hatırlanmaması için önlemler alınmasını gerektirmektedir." şeklinde açıklanmıştır.
Bu doğrultuda, 5651 sayılı "İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi Ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun" kapsamında ve Anayasa"nın 13. maddesindeki ölçülülük kriterleri esas alınarak bir takım tedbirler alınması mümkündür. Ancak unutulma hakkının her türlü İnternet haberi açısından geçerli olmasını beklemek yerinde olmaz. Anılan Anayasa Mahkemesi kararında da vurgulandığı üzere bir İnternet haberinin unutulma hakkı kapsamında kalıp kalmadığının belirlenmesi için; haberin yayında kaldığı süre, güncelliği, kamu yararı ve ilgisi, haberin olgusal gerçekler ya da değer yargısı taşıyıp taşımadığı, habere konu kişinin siyasetçi veya şöhret sahibi olup olmaması gibi hususların her bir somut olay açısından incelenmesi gerekir.
Katılanın suç tarihinden yaklaşık 20 sene önce aldığı ve sanığın yazısında gündeme getirdiği mahkûmiyetine ilişkin hüküm 647 sayılı Kanun"un 6. maddesine göre erteli para cezasına ilişkin olup, sanığın güncel adli sicil ve arşiv kayıtlarında başkaca bir mahkûmiyeti bulunmamaktadır. 647 sayılı Kanun"un 6. maddesi uyarınca ertelenmiş mahkûmiyetlerde, sanığın deneme süresinde kasıtlı bir suç işlememesi hâlinde önceki mahkûmiyet 765 sayılı TCK"nın 95/2. maddesi uyarınca esasen vâki olmamış sayılacağından, 01.06.2005 tarihli ve 85832 sayılı Resmi Gazete"de yayımlanan 25.05.2005 tarihli ve 5351 sayılı Kanunun 18. maddesi ile yürürlükten kaldırılan 3682 sayılı Adli Sicil Kanunu"nun 8. maddesinin ikinci fıkrası gereğince bu mahkûmiyet hükmünün adli sicilde muhafaza edilme niteliğini de yitirdiği anlaşılmaktadır.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Katılanın Adana Gençlik ve Spor Hizmetleri İl Müdürlüğünde şube müdürü olarak görev yaptığı, sanığın ise internette de yayın yapan “Yeni Gözlem Haber Gazetesi”nin imtiyaz sahibi olduğu, aksi ispatlanamayan savunmaya göre katılanın daha önce sanık sıfatıyla yargılandığı bir davada şehvet hissi ile alıkoymak suçundan dolayı 1992 yılında almış olduğu cezayı kimliği belli olmayan bir şahıs vasıtasıyla öğrenmesi üzerine, anılan gazetenin internet sitesinde suça konu 11.01.2013 tarihli ve “Kim Bu Cinsel İstismarcı” başlıklı yazının sanık tarafından kaleme alındığı, katılanın görevi, adı ve soyadının baş harflerine yer verilip, gözlerine siyah bir bant çekilmiş fotoğrafı kullanarak yapılan haberde, cinsel istismar ve taciz üzerine bir takım açıklama ve yorumların yanı sıra, yazıda geçen ve doğrudan katılanı muhatap alan;
“… Adana’da bir kamu kurumunda görev yapan M.L. isimli şahıs kendi hocalığını yaptığı takımdaki, yaşı reşit olmayan kızla cinsel ilişkiye girdiği, bu ilişki sırasında suçüstü yakalandığı ortaya çıktı.
Yetkili mahkeme tarafından suçu sabit görülen bu şahıs, olayın üzerinden uzun bir süre geçmesine rağmen çalıştığı kurumda adeta ödüllendirilerek üst makamlara terfi ettirildiği ortaya çıktı.
Kendi öğrencisi ile cinsel ilişki sırasında yakalanan bu kişiyi neden üst makamlara terfi ettirdiler?
Çalıştığı kurumun veya farklı kurumlarda bırakın terfi ettirilmesini çalıştırılması bile toplum tarafından ve ahlaki değerler açısından uygun görülmeyen bu şahısı kimler neden görevde tutuyor?
Adana Valisini, Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılınç"ı Spor Genel Müdürünü ve tüm yetkili mercileri bu şahsın o camiadan uzaklaştırması için göreve çağırıyoruz.
Bu tür insanların işlediği adi ve sapık suçun çalıştırıldığı ve çalıştığı kurum ve yetkililerini de zan altında bırakacağından dolayı yıllardır birileri tarafından kollanan bu şahsın geçmişteki adi suçunun görülmesinde fayda olacaktır.
… Saygın kurumda çalışan ve terfilerle sürekli ödüllendirilen M.L. isimli kişi maalesef şu an şube müdürü. Reşit olmayan bir öğrencisine taciz yaptığı mahkeme kararı ile kesinleşen bu şahsın hala görevde olması düşündürücüdür...” biçimindeki ifadelere yer verildiği olayda;
Yazının bütünlüğü ve ifadelerin kullanılış şekli, yazıya dayanak teşkil eden ve adli sicil kaydına ilişkin düzenlemelere göre esasen vâki olmamış sayılan katılan hakkındaki mahkûmiyet hükmünün, suç tarihinden yaklaşık yirmi yıl önce gerçekleşmiş bir olaya ilişkin bulunması, bu anlamda söz konusu olay bakımından katılanın unutulma hakkı çerçevesinde gerekli önlemlerin alınmasını isteme hakkına sahip olması, katılanın yerine getirdiği kamu görevinin niteliği itibarıyla toplumun özel olarak ilgisini çeken, siyasi, medyatik veya benzeri bir konumda bulunmaması, katılanın yerine getirdiği kamu görevinin niteliği, yakın bir süreç içerisinde katılan tarafından yerine getirilen görevin derecesinde, yazı içeriğinin aksine dosyaya yansıyan kayda değer bir değişimin olmaması ve gazeteci olan sanığın, bizzat elinde bulundurup inceleme ve değerlendirme fırsatı bulduğu katılan hakkındaki önceki mahkûmiyet hükmünün 765 sayılı TCK"nın 430/2. maddesinde düzenlenen şehvet hissi ile alıkoymak suçuna ilişkin olduğu hâlde, bunu olduğundan farklı ve daha ağır nitelikteki cinsel istismar suçu olarak yansıttığı hususları birlikte değerlendirildiğinde, haberin güncel bir değerinin bulunduğundan ya da kamunun bu durumu öğrenip tartışmasında menfaati olduğundan söz edilemeyeceği, sanığın eylemi sonucunda, kamu görevlisi olan katılana, kamuoyunun duyması gereken güveni ortadan kaldırmaya yönelik gerçek bir tehlike meydana getirdiği anlaşılmakla; yazıda kullanılan ifadelerin, muhatabın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olduğu kabul edilmelidir.
Bu itibarla, haklı nedene dayanan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilerek, dosyanın Yerel Mahkeme uygulamasının denetlenmesi için Özel Daireye gönderilmesi gerekmektedir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan beş Ceza Genel Kurulu Üyesi; "İtirazın reddine karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle,
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,
2- Yargıtay 18. Ceza Dairesinin 15.12.2015 tarihli ve 11626-13251 sayılı bozma ilamının KALDIRILMASINA,
3- Dosyanın uygulamanın denetlenmesi amacıyla Yargıtay 18. Ceza Dairesine gönderilmesine, 30.10.2018 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.
Sayın kullanıcılarımız, siteden kaldırılmasını istediğiniz karar için veya isim düzeltmeleri için bilgi@abakusyazilim.com.tr adresine mail göndererek bildirimde bulunabilirsiniz.