
Esas No: 2013/2030
Karar No: 2013/2030
Karar Tarihi: 26/6/2014
Anayasa Mahkemesinin bu kararı bireysel başvuru kararı olup kişisel veri içerme ihtimali bulunmaktadır. Her ne kadar yayınlamakta yasal bir sakınca bulunmasa da bunun kişilere zarar verme ihtimali karşısında bu kararı yayınlamıyoruz.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ |
ANAYASA MAHKEMESİ |
|
|
İKİNCİ BÖLÜM |
|
KARAR |
|
MEHMET KARADAĞ BAŞVURUSU |
(Başvuru Numarası: 2013/2030) |
|
Karar Tarihi: 26/6/2014 |
|
İKİNCİ BÖLÜM |
|
KARAR |
|
Başkan |
: |
Alparslan ALTAN |
Üyeler |
: |
Serdar ÖZGÜLDÜR |
|
|
Osman Alifeyyaz PAKSÜT |
|
|
Recep KÖMÜRCÜ |
|
|
M. Emin KUZ |
Raportör |
: |
Elif KARAKAŞ |
Başvurucu |
: |
Mehmet KARADAĞ |
Vekili |
: |
Av. Fethi GÜMÜŞ |
I. BAŞVURUNUN
KONUSU
1. Başvurucu, boş alanda
bulduğu roketatar mermisinin patlaması sonucu uğradığı zararın tazmini için
açtığı davada mahkemenin hiçbir ölçüt ortaya koymaksızın izafe ettiği kusur
oranına bağlı olarak tazminat miktarı belirlediğini ve yargılamanın makul
sürede sonuçlandırılmadığını belirterek Anayasa’nın 36.,
40. ve 125. maddelerinde güvence altına alınan haklarının ihlal edildiğini
ileri sürmüş, ihlalin tespitiyle maddi ve manevi zararının tazminine karar
verilmesini talep etmiştir.
II. BAŞVURU
SÜRECİ
2. Başvuru, 14/3/2013
tarihinde Diyarbakır 1. İdare Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. Dilekçe ve
eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına
engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir.
3. 2. Bölüm 3. Komisyonunca,
kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere, dosyanın Bölüme
gönderilmesine karar verilmiştir.
4. İkinci Bölümün 14/1/2014 tarihli ara kararı gereğince başvurunun, kabul
edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına ve bir örneğinin görüş
için Adalet Bakanlığına gönderilmesine karar verilmiştir.
5. Başvuru konusu olay ve
olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiş,
Adalet Bakanlığınca 13/2/2014 tarihli yazı ile görüş
sunulmayacağı bildirilmiştir
III. OLAY VE
OLGULAR
A. Olaylar
6. Başvuru dilekçesinde ifade
edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:
7. Başvurucu, 10/3/1998 tarihinde Diyarbakır ili Lice ilçesi Yatılı
İlköğretim Bölge Okulu alanında yer alan ve yakınlarında 1. Piyade Tabur
Komutanlığı bulunan boş arazide arkadaşlarıyla birlikte kola kutusu
topladıkları sırada bir arkadaşının siyah renkli bir metali (roketatar mermisi)
yerde bulması ve arkasında bulunan pervaneyi çıkartmak için bu metali taşa
vurması üzerine meydana gelen patlamada iki arkadaşıyla birlikte yaralanmıştır.
Başvurucunun roketatar mermisini taşa vuran arkadaşı ise ağır yaralanarak
hayatını kaybetmiştir.
8. Başvurucunun, söz konusu
olay nedeniyle uğramış olduğu zararlarının tazmini amacıyla 27/2/2002
tarihinde yaptığı idari başvurunun reddedilmesi üzerine açtığı tam yargı
davasında, Diyarbakır 1. İdare Mahkemesinin 27/6/2007 tarih ve E.2002/1080,
K.2007/902 sayılı kararıyla başvurucunun bilirkişi raporuyla belirlenen
53.177,74 TL tutarındaki çalışma gücü kaybı ve % 75 oranında belirlenen müterafik kusuru gözetilerek 13.294,43 TL maddi ve
başvurucunun duyduğu elem ve acının karşılığı olarak da 2.500,00 TL manevi
tazminatın ödenmesine hükmedilmiştir.
9. Temyiz edilen karar,
Danıştay 10. Dairesinin 26/11/2012 tarih ve
E.2008/1108, K.2012/6002 sayılı kararıyla onanmış, karar düzeltme yoluna ise
gidilmemiştir.
10. Karar, başvurucu vekiline 18/2/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir.
B. İlgili
Hukuk
11. Anayasa’nın 125. maddesinin
son fıkrası şöyledir:
“İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle
yükümlüdür.”
12. 22/4/1926 tarih ve 818 sayılı Borçlar
Kanunu’nun “Tazminatın tenkisi” başlıklı
44. maddesi şöyledir:
“Mutazarrır olan taraf zarara razı olduğu
yahut kendisinin fiili zararın ihdasına veya zararın tezayüdüne yardım ettiği
ve zararı yapan şahsın hal ve mevkiini ağırlaştırdığı takdirde hakim, zarar ve ziyan miktarını tenkis yahut zarar ve ziyan
hükmünden sarfınazar edebilir.
Eğer zarar kasten
veya ağır bir ihmal veya tedbirsizlikle yapılmamış olduğu ve tazmini de
borçluyu müzayakaya maruz bıraktığı takdirde hakim,
hakkaniyete tevfikan zarar ve ziyanı tenkis edebilir.”
13. 6/1/1982 tarih ve 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanunu’nun “Kapsam ve nitelik” kenar başlıklı 1. maddesinin (2) numaralı
fıkrası şöyledir:
“Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare mahkemeleri ve
vergi mahkemelerinde yazılı yargılama usulü uygulanır ve inceleme evrak
üzerinde yapılır.”
14. 2577 sayılı Kanun’un “Dosyaların incelenmesi”
kenar başlıklı 20. maddesinin (1) ve (5) numaralı fıkraları şöyledir:
“(1) Danıştay ile
idare ve vergi mahkemeleri, bakmakta oldukları davalara ait her çeşit
incelemeleri kendiliklerinden yaparlar. Mahkemeler belirlenen süre içinde lüzum
gördükleri evrakın gönderilmesini ve her türlü bilgilerin verilmesini
taraflardan ve ilgili diğer yerlerden isteyebilirler. Bu husustaki kararların
ilgililerce, süresi içinde yerine getirilmesi mecburidir. Haklı sebeplerin
bulunması halinde bu süre, bir defaya mahsus olmak üzere uzatılabilir.”
“(5) Danıştay, bölge
idare, idare ve vergi mahkemelerinde dosyalar, bu Kanun ve diğer kanunlarda
belirtilen öncelik veya ivedilik durumları ile Danıştay için Başkanlar Kurulunca;
diğer mahkemeler için Hakimler ve Savcılar Yüksek
Kurulunca konu itibariyle tespit edilip Resmi Gazete"de
ilan edilecek öncelikli işler gözönünde bulundurulmak
suretiyle geliş tarihlerine göre incelenir ve tekemmül ettikleri sıra dahilinde
bir karara bağlanır. Bunların dışında kalan dosyalar ise tekemmül ettikleri
sıraya göre ve tekemmül tarihinden itibaren en geç altı ay içinde
sonuçlandırılır.”
IV. İNCELEME VE
GEREKÇE
15. Mahkemenin 26/6/2014 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucunun
14/3/2013 tarih ve 2013/2030 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği
düşünüldü:
A. Başvurucunun
İddiaları
16. Başvurucu, idarenin kamu
hizmetini gereği gibi yerine getirmemesi sonucu yaralanması nedeniyle maddi ve
manevi yönden zarara uğradığını, yerel mahkemenin kendisine izafe ettiği kusur
oranını belirlerken hukuka uygun bir tespit yapmadığını, olay tarihindeki
yaşının ve diğer şartların değerlendirilmeden kusur oranı konusunda karar
verdiğini ve bu orana bağlı olarak düşük miktarda bir tazminata hükmettiğini,
dava sürecinin uzun olduğunu, taleplerinin yargı yerince ısrarla dikkate
alınmadığını belirterek Anayasa’nın 36., 40. ve 125.
maddelerinde güvence altına alınan haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve
ihlalin tespiti ile maddi ve manevi tazminat ödenmesini talep etmiştir.
B. Değerlendirme
1. Kabul Edilebilirlik Yönünden
a. Anayasa’nın 17. Maddesinin İhlal Edildiği
İddiası
17. Başvurucu, idarenin kamu
hizmetini gereği gibi yerine getirmemesi sonucu yaralanması nedeniyle maddi ve
manevi yönden zarara uğradığını, Mahkemece lehine hükmedilen tazminat miktarı
belirlenirken hiçbir ölçüt ortaya konulmaksızın yüzde yetmiş beş kusurlu olarak
kabul edildiğini, olay tarihinde on yedi yaşında olmasının nazara alınmadığını
ve ödenmesine hükmedilen tazminatın yetersiz olduğunu belirterek Anayasa’nın
40. maddesi ile 125. maddesinin son fıkrasının ihlal edildiğini ileri
sürmüştür.
18. Adalet Bakanlığı görüşünde,
başvurucunun şikâyetlerinin “delillerin
değerlendirilmesi, hukuk kurallarının uygulanması, ve
derece mahkemelerinin uyuşmazlığa getirdiği çözümün adil olmamasına”
ilişkin olduğu belirtilerek görüş sunulmasına gerek görülmediği bildirilmiştir
19. Başvurucu her ne kadar Anayasa’nın
40. ve 125. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüş ise de Anayasa
Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki tavsifi ile bağlı
değildir. Bu sebeple başvurucunun bu şikâyeti Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan
yaşam hakkı kapsamında incelenecektir.
20. Bir olayda yaşam hakkına
ilişkin ilkelerin uygulanabilmesi için gerekli şartlardan biri, doğal olmayan
bir ölümün gerçekleşmesi olmakla birlikte, bazı durumlarda ölüm gerçekleşmese
dahi olayın yaşam hakkı çerçevesinde incelenebilmesi mümkündür. AİHM de, ölümle
sonuçlanmayan yaralanma olaylarını kişiye karşı kullanılan gücün derecesi, türü
ve güç kullanımının ardında yatan niyet ve amacı diğer faktörlerle birlikte göz
önünde tutarak yaşam hakkı kapsamında inceleyebilmektedir (bkz. İlhan/Türkiye [BD], 22277/93, 27/6/2000,
§76; Paşa ve Erkan Erol/Türkiye, 51358/99,
12/12/2006, §27; Makaratzis/Yunanistan [BD], 50385/99, 20/12/2004, §52).
21. Başvuru konusu olayda da,
başvurucu, roketatar mermisinin patlaması neticesinde yaralı olarak kurtulmuş
ise de roketatar mermisinin öldürücü niteliği ve başvurucunun atlattığı hayati
tehlike göz önünde bulundurulduğunda başvuruya konu olayın yaşam hakkı
çerçevesinde incelenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
22. Anayasa’nın “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı”
kenar başlıklı 17. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:
“Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını
koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.
23. Öte yandan, Anayasa
Mahkemesi açısından, idari makamlar ve derece mahkemeleri tarafından
başvurucular lehine bir tedbir ya da kararın alınması suretiyle ihlalin tespit
edilmesi ve verilen karar ile bu ihlalin uygun ve yeterli biçimde giderilmesi
halinde ilgili tarafın artık mağdur olduğu ileri sürülemeyecektir. Bu iki koşul
yerine getirildiği takdirde, bireysel başvuru mekanizmasının ikincil niteliği
dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin inceleme yapmasına gerek kalmayacaktır. Bu
kapsamda, Anayasa’nın 17. maddesine ilişkin şikâyetler açısından, kapsamlı bir
ceza soruşturmasını müteakip yapılan ve makul bir tazminata hükmedilmesi ile
sonuçlanan idari dava yolu, etkili bir başvuru yoludur ve mağdur sıfatını
ortadan kaldırabilecektir (B. No: 2012/752, 17/9/2013,
§ 61 ve 74, benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Scordino/İtalya,
36813/97, 29/3/2006, § 178 ve devamı, Eckle/Almanya,
8130/78, 15/7/1982, § 64-70, Jensen/Danimarka,
48470/99, 20/9/2001; Fatma Yüksel/Türkiye, 51902/08, 9/4/2013, § 45-46) (B.
No:2013/841, 23/1/2014, § 83) (B. No:2013/841, 23/1/2014, § 83).
24. Mağdur sıfatının ortadan
kalkması, özellikle ihlal edildiği ileri sürülen hakkın niteliği ve ihlali
tespit eden kararın gerekçesi ile bu kararın ardından ilgili açısından uğradığı
zararların varlığını devam ettirip ettirmediğine bağlı bulunmaktadır (Benzer
yöndeki AİHM kararı için bkz. Freimanis ve Lidums/Letonya, B. No: 73443/01 ve 74860/01, § 68, 9/2/2006). Başvuruculara sunulan telafi imkânının uygun ve
yeterli olup olmadığı kararı, söz konusu Anayasal temel hak ve özgürlüğün
ihlalinin niteliği göz önünde bulundurularak dava koşullarının tamamının
değerlendirilmesi sonucunda verilebilecektir. Bu çerçevede bir başvurucunun
mağdur sıfatı, Anayasa Mahkemesi önünde şikâyet ettiği durum için aynı zamanda,
idari veya yargısal bir kararla kendisine ödenmesine karar verilen tazminata da
bağlı olabilecektir (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Gafgen/Almanya [BD], B. No: 22978/05, § 116, Fatma
Yüksel/Türkiye, 51902/08, 9/4/2013, § 48-49) (B.
No:2013/841, 23/1/2014, § 84).
25. Belirtilen hususlar
çerçevesinde somut olay değerlendirildiğinde, başvuruya konu patlamanın meydana
geldiği gün emniyet yetkililerinin olay yerine intikal ettikleri, olay yeri
görgü ve tespit tutanağı ile olay yeri krokisinin düzenlendiği, patlayıcı madde
uzman bilirkişisi ile birlikte yapılan çalışmalar sonucunda delillerin
toplandığı, ölen kişinin ölüm nedeninin tespiti için otopsisinin yapıldığı,
görgü tanıklarının dinlendiği, Lice Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 1998/35
numaralı hazırlık evrakı üzerinden soruşturma yürütüldüğü, yaptırılan bilirkişi
incelemesi sonucu düzenlenen raporda olaya konu roketatar mermisinin bölgede
yasadışı terör örgütü tarafından kullanılmakta olduğunun belirtildiği, söz
konusu roketatar mermisini olay yerine bırakan meçhul fail ya da failler için
daimi arama kararı verildiği, üç ayda bir emniyet yetkililerinden bu konuda
raporlar alındığı, olayın aydınlatılması için alınan tüm tedbirlere ve
yürütülen kapsamlı soruşturmaya rağmen fail ya da faillerin bulunamayarak ceza
zamanaşımının dolması nedeniyle şüpheli hakkında kamu adına takibata yer
olmadığına karar verildiği, ancak somut olay koşullarında faillerin tespit
edilememesi hususunda yetkililere yüklenebilecek bir kusurun bulunmadığı
görülmektedir.
26. Başvurucunun Milli Savunma
Bakanlığına karşı İdare Mahkemesinde açtığı tam yargı davasında da, Diyarbakır
1. İdare Mahkemesi tarafından başvurucunun tazminat talebi kısmen kabul
edilerek başvurucuya 13.294,43 TL maddi ve 2.500,00 TL manevi tazminatın
ödenmesine karar verilmiştir. Kararın ilgili kısımları şöyledir:
“ … Diyarbakır ili, Lice ilçesi Yatılı İlköğretim Bölge Okulu alanında
bulunan 1. Piyade Tabur Komutanlığı yakınlarındaki boş arazide 10/3/1998 tarihinde, 1981 doğumlu davacının ve arkadaşlarının
kola kutusu topladıkları sırada, yerde baş kısmı siyah ve arkasında pervane
bulunan siyah renkte bir metal (roketatar mermisi) buldukları, davacının
arkadaşlarından Engin Ceylan isimli çocuğun bu metalin arkasındaki pervaneyi
çıkarmak için taşa vurması neticesinde patlama meydana geldiği, patlamanın
etkisiyle Engin’in ağır yaralanarak hayatını kaybettiği, davacının ve diğer
arkadaşlarının ise yaralandıkları, Dicle Üniversitesi Eğitim ve Araştırma
Hastanesinin 17/5/2001 tarihli ve 229 sayılı adli raporuna göre davacının yirmi
beş gün iş ve güç kaybına uğradığı, hayati tehlikesinin bulunmadığı, uzuv
kaybının olmadığının belirtildiği, bu rapor üzerine davacı vekili tarafından
davacının ağır yaralanıp özürlü kaldığı iddia edilerek meydana gelen zararın
tazmin edilmesi istemiyle 27/2/2002 tarihinde idareye yapılan başvurunun zımnen
reddedilmesi üzerine davacı için 100.000,00 TL maddi ve 10.000,00 TL manevi
olmak üzere toplam 110.000,00 TL tazminatın ödenmesi istemiyle bakılan davanın
açıldığı anlaşılmaktadır.
Uyuşmazlık konusu
olayda; idarenin terör örgütü ile mücadelesinde kullanılan mühimmatların
patlamış ve patlamamış olanlarından bazılarının vatandaşların yaşadığı alanlara
düştüğü ve bu maddeleri bu bölgelerden
temizlemekle yükümlü olan idarece yürütülen hizmetin kötü işlemesi neticesinde
meydana gelen zarardan, davalı idarenin hizmet kusuru ilkesi uyarınca sorumlu
olduğu ve zararın davalı idarece tazmin edilmesi gerektiği kanaatine
varılmıştır.
Davacının vücudunda meydana gelen sakatlık
oranının saptanması amacıyla, Mahkememizin 15/6/2006
tarihli ara kararı ile Adli Tıp Kurumu Başkanlığında bilirkişi incelemesi
yaptırılmasına karar verilerek davacının adı geçen kuruma gönderilmek suretiyle
bilirkişi incelemesi yaptırılmasına karar verildiği, anılan kurumca davacının
muayenesinin yapılması sonucu düzenlenen 20/11/2006 tarihli ve 4803 sayılı Adli
Tıp Raporunda; davacının %28,0 oranında meslekte kazanma gücünde azalma
olduğunun tespit edildiğinin belirtilmesi üzerine Mahkememizin 30/1/2007 tarihli
ara kararı ile Malatya İdare Mahkemesi niyabetinde bilirkişi incelemesi
yaptırılmasına karar verildiği, Adli Tıp Kurumu tarafından tespit edilen
davacının sakatlık oranı doğrultusunda dosya üzerinde yapılan bilirkişi
incelemesi sonucunda düzenlenen ve 5/4/2007 tarihli ve 2007/8 Tal. sayılı bilirkişi raporunda;
olay sonucu %28,0 oranında sakat kalan davacının çalışma gücü kaybının peşin
değerinin 53.177,74 TL olarak hesaplandığı görülmektedir.
Yukarıda sözü edilen bilirkişi raporu
taraflara tebliğ edilmiş olup, davalı idare tarafından anılan rapora itiraz
edilmesine rağmen söz konusu bilirkişi raporu Mahkememizce karar ittihazı için
yeterli bulunmuştur.
Olayın tarihinde,
davacının arkadaşları ile buldukları baş kısmı siyah ve arkasında pervane
bulunan siyah renkteki metal maddenin patlayıcı madde olduğunu ve bu maddeyi
taşa vurmanın patlamasına sebebiyet verebileceğini bilmesi gereken, temyiz
kudretine sahip bir yaşta (17) olduğu, diğer taraftan anne ve babanın da
denetim ve gözetim görevini tam olarak yapmadığı hususları birlikte
değerlendirildiğinde, %75 oranında müterafik kusurun
oluştuğu Mahkememizce kabul edildiğinden, bilirkişi tarafından hesaplanan
53.177,74 TL tutarındaki çalışma gücü kaybının peşin değerine, %75 oranındaki müterafik kusur uygulanmak suretiyle hesaplanan 13.294,43 TL nin davacıya
ödenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Davacının manevi
tazminat talebine gelince; hukuk doktrininde kabul edildiği üzere manevi
tazminat, malvarlığında meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya yönelik bir
tazmin aracı olmayıp, kişilerin malvarlığı dışındaki manevi değerlerinde
meydana gelen kayıp ve idarenin hukuka aykırı bir işlem ya da eyleminden
duyulan elem, acı ve ızdırabı kısmen de olsa
karşılamak amacıyla yargı yerince takdir edilen bir tazmin aracıdır.
Zira idarenin hukuka aykırı eylem ve
işlemlerinden dolayı manevi tazminata hükmedilmesi için ağır hizmet kusurunun
varlığı ile bunun sonucunda kişilerin manevi değerlerinde bir eksilme meydana
gelmesi, elem ve ızdırap duyulması veya yaşama
zevklerinin azalması, haysiyet ve şereflerinin rencide edilmesi gerekmektedir.
Bu nedenle; davacının olay nedeniyle duyduğu acı, üzüntü ve ruhsal sıkıntının
giderilmesi için müterafik kusur da dikkate alınmak
suretiyle takdiren 2.500,00
TL manevi tazminata hükmedilmesi yerinde görülmüştür.…”
27. Başvuru konusu olay
açısından öncelikli olarak, İdare Mahkemesi kararında açık bir şekilde ihlal
tespitinin yapıldığı ve buna dayalı olarak başvurucuya uğradığı maddi ve manevi
zararın karşılığı olarak yargılama kapsamında alınan bilirkişi raporundan
yararlanılarak toplam 15.794,43 TL maddi ve manevi tazminata hükmedildiği
görülmektedir.
28. Başvurucu hakkında
düzenlenen adli tıp raporu, iş gücü kaybı, sakatlık oranı, asgari ücret
miktarı, başvurucunun yaşı, müterafik kusuru ve diğer faktörler dikkate alınarak bilirkişi
marifetiyle hesaplanan maddi zarar ve Mahkemece takdir edilen manevi zarar
yönünden olayın koşulları gözetilerek
belirlenen kusur oranı uygulanmak suretiyle ödenmesine hükmedilen tazminat
miktarı ile davanın koşulları ve
başvurucunun uğradığı zararlar arasında açık bir orantısızlık bulunmadığı
görülmektedir. Sonuç olarak İdare Mahkemesi kararında hükmedilen tazminat
miktarı belirli bir tatmin sağladığı sürece Anayasa Mahkemesinin tazminat
miktarlarının belirlenmesi konusunda İdare Mahkemesinin takdir yetkisine
müdahalesi söz konusu olamaz (B. No: 2012/791, 7/11/2013,
§ 45; B. No: 2013/841, 23/1/2014, § 87).
29. Buna göre, başvuru konusu
olayda yaşam hakkına ilişkin şikâyetler açısından kapsamlı bir ceza soruşturmasını
müteakip ihlali tespit eden ve makul bir tazminata hükmeden etkili bir idari
dava yolu bulunmakta olup, yaşam hakkına yapılan müdahale uygun bir şekilde
giderilmiş olduğundan başvurucunun mağdur sıfatı ortadan kalkmıştır.
30. Açıklanan nedenlerle, yaşam
hakkı yönünden başvurucunun mağdur sıfatının kalktığı anlaşıldığından
başvurunun bu bölümünün kişi bakımından yetkisizlik nedeniyle kabul
edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
b. Etkili Başvuru Hakkının İhlal Edildiği
İddiası
31. Başvurucu, açtığı davada
Anayasa"nın 40. ve AİHS’in 13. maddesinde güvence
altına alınan etkili başvuru hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
32. 6216 sayılı Kanun"un, "Bireysel başvuruların kabul edilebilirlik şartları ve
incelenmesi" kenar başlıklı 48. maddesinin (2) numaralı fıkrası
şöyledir:
"Mahkeme, … açıkça dayanaktan
yoksun başvuruların kabul edilemezliğine karar verebilir. "
33. Anayasa Mahkemesi
İçtüzüğünün "Bireysel başvuru formu ve
ekleri" başlıklı 59. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (d)
bendinde, bireysel başvuru formunda bireysel başvuru kapsamındaki haklardan
hangisinin hangi nedenle ihlal edildiği ve buna ilişkin gerekçeler ve delillere
ait özlü açıklamaların yer alacağı belirtilmiştir.
34. Başvuruya konu ihlal iddiasıyla
ilgili deliller sunarak olaya ilişkin iddialarını ve hangi Anayasa hükmünün
ihlal edildiğine ilişkin açıklamalarda bulunmak suretiyle hukuki iddialarını
kanıtlama yükümlülüğü başvurucuya ait olmasına rağmen, başvurucu tarafından
soyut şekilde etkili başvuru hakkının ihlal edildiği ileri sürülmekte olup, bu
hakkın nasıl ihlal edildiğine ilişkin bir açıklama ve kanıtlamada bulunulmadığı
anlaşıldığından, başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik şartları
yönünden incelenmeksizin "açıkça
dayanaktan yoksun olması" nedeniyle kabul edilemez olduğuna
karar verilmesi gerekir (B. No: 2013/2103, 14/1/2014,
§ 40).
c. Davanın Makul Sürede Sonuçlandırılmadığı
İddiası
35. Başvurucunun yargılamanın
uzunluğuyla ilgili şikâyeti açıkça dayanaktan yoksun olmadığı gibi, bu şikâyet
için diğer kabul edilemezlik nedenlerinden herhangi biri de bulunmamaktadır. Bu
nedenle, başvurunun bu kısmının kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi
gerekir.
2. Esas Yönünden
36. Başvurucu 2002 yılında idari
yargıda açmış olduğu davaya ilişkin yargılamanın makul sürede tamamlanmayarak
Anayasa’nın 36. maddesinde tanımlanan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini
iddia etmiştir.
37. Adalet Bakanlığı görüşünde,
Anayasa Mahkemesinin makul sürede yargılanma hakkına ilişkin kararlarına atfen,
başvurucunun makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiası açısından
görüş sunulmasına gerek görülmediği bildirilmiştir.
38. Anayasa’nın 148. maddesinin
üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun’un 45. maddesinin (1) numaralı fıkrası
hükümlerine göre, Anayasa Mahkemesine yapılan bir bireysel başvurunun esasının
incelenebilmesi için, kamu gücü tarafından müdahale edildiği iddia edilen
hakkın Anayasa’da güvence altına alınmış olmasının yanı sıra Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi (Sözleşme) ve Türkiye’nin taraf olduğu ek protokollerinin
kapsamına da girmesi gerekir. Bir başka ifadeyle, Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanı
dışında kalan bir hak ihlali iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir
olduğuna karar verilmesi mümkün değildir (B. No: 2012/1049, 26/3/2013,
§ 18).
39. Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” kenar başlıklı 36.
maddesinin birinci fıkrası şöyledir:
“Herkes, meşru vasıta
ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı
olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.”
40. Anayasa’nın “Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması”
kenar başlıklı 141. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:
“Davaların en az
giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir.”
41. Sözleşme’nin “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6.
maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
“Herkes medeni hak ve
yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen
suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız
bir mahkeme tarafından davasının makul bir
süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme
hakkına sahiptir.”
42. Sözleşme metni ile AİHM
kararlarından ortaya çıkan ve adil yargılanma hakkının somut görünümleri olan
alt ilke ve haklar, esasen Anayasa’nın 36. maddesinde yer verilen adil
yargılanma hakkının da unsurlarıdır. Anayasa Mahkemesi de Anayasa’nın 36.
maddesi uyarınca inceleme yaptığı bir çok kararında, ilgili hükmü Sözleşme’nin
6. maddesi ve AİHM içtihadı ışığında yorumlamak suretiyle, gerek Sözleşme’nin
lafzi içeriğinde yer alan gerek AİHM içtihadıyla adil yargılanma hakkının
kapsamına dâhil edilen ilke ve haklara, Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında yer
vermektedir (B. No: 2012/13, 2/7/2013, § 38).
43. Somut başvurunun dayanağını
oluşturan makul sürede yargılanma hakkı da yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca
adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil olup, ayrıca davaların en az giderle
ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirten
Anayasa’nın 141. maddesinin de, Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği, makul
sürede yargılanma hakkının değerlendirilmesinde göz önünde bulundurulması
gerektiği açıktır (B. No: 2012/13, 2/7/2013, § 39).
44. Makul sürede yargılanma
hakkının amacı, tarafların uzun süren yargılama faaliyeti nedeniyle maruz
kalacakları maddi ve manevi baskı ile sıkıntılardan korunması olup, hukuki
uyuşmazlığın çözümünde gerekli özenin gösterilmesi gereği de yargılama
faaliyetinde göz ardı edilemeyeceğinden, yargılama süresinin makul olup
olmadığının her bir başvuru açısından münferiden değerlendirilmesi gerekir (B.
No:2012/13, 2/7/2013, § 40).
45. Davanın karmaşıklığı,
yargılamanın kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılama
sürecindeki tutumu ve başvurucunun davanın hızla sonuçlandırılmasındaki
menfaatinin niteliği gibi hususlar, bir davanın süresinin makul olup
olmadığının tespitinde göz önünde bulundurulması gereken kriterlerdir (B. No:
2012/13, 2/7/2013, § 41–45).
46. Ancak belirtilen kriterlerden hiçbiri makul süre değerlendirmesinde tek
başına belirleyici değildir. Yargılama sürecindeki tüm gecikme periyotlarının
ayrı ayrı tespiti ile bu kriterlerin toplam etkisi değerlendirilmek suretiyle,
hangi unsurun yargılamanın gecikmesi açısından daha etkili olduğu saptanmalıdır
(B. No: 2012/13, 2/7/2013, § 46).
47. Yargılama faaliyetinin makul
sürede gerçekleşip gerçekleşmediğinin saptanması için, öncelikle uyuşmazlığın
türüne göre değişebilen, başlangıç ve bitiş tarihlerinin belirlenmesi
gereklidir.
48. Anayasa’nın 36. maddesi ve
Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca, medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin
uyuşmazlıkların makul sürede karara bağlanması gerekmektedir. Başvuruya konu davanın, başvurucunun boş alanda bulduğu roketatar
mermisinin patlaması sonucu yaralanması ve sakat kalmasından dolayı uğradığı
zararın tazminini konu alan bir uyuşmazlık olduğu görülmekle, bu sorunun
çözümüne yönelik olan ve 2577 sayılı Kanun’da yer alan usul hükümlerine göre yürütülen
somut yargılama faaliyetinin medeni hak ve yükümlülükleri konu alan bir
yargılama olduğunda kuşku yoktur.
49. Medeni hak ve
yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin makul süre değerlendirmesinde,
sürenin başlangıcı kural olarak, uyuşmazlığı karara bağlayacak yargılama
sürecinin işletilmeye başlandığı, başka bir deyişle davanın ikame edildiği
tarih olmakla beraber, bazı özel durumlarda girişimin niteliği göz önünde
tutularak uyuşmazlığın ortaya çıktığı daha önceki bir tarih başlangıç tarihi olarak
kabul edilebilmektedir (B. No:2012/1198, 7/1/2013, §
45). Somut başvuru açısından benzer bir durum söz konusu olup, makul süre
değerlendirmesinde nazara alınacak zaman diliminin başlangıç tarihi,
başvurucunun, yaralanıp sakat kalmasından dolayı uğradığını ileri sürdüğü
zararların giderilmesi amacıyla idareye başvurduğu 27/2/2002
tarihidir.
50. Davanın ikame edildiği tarih
ile Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruların incelenmesi hususundaki zaman
bakımından yetkisinin başladığı tarihin farklı olması halinde, dikkate alınacak
süre, 23/9/2012 tarihinden sonra geçen süre değil,
uyuşmazlığın başlangıç tarihinden itibaren geçen süredir (B. No: 2012/13,
2/7/2013, § 51).
51. Sürenin bitiş tarihi ise,
çoğu zaman icra aşamasını da kapsayacak şekilde yargılamanın sona erme tarihi
olup, bu tarih mevcut başvuru açısından Danıştay 10. Dairesinin E.2008/1108,
K.2012/6002 sayılı onama kararının tarihi olan 26/11/2012
tarihidir (B. No. 2012/13, 2/7/2013, § 52).
52. Başvuruya konu yargılama
sürecinin incelenmesinden, başvurucu tarafından, Diyarbakır ili, Lice ilçesi 1.
Piyade Tabur Komutanlığı yakınlarında arkadaşlarıyla bulduğu roketatar
mermisinin patlaması sonucu yaralanması nedeniyle meydana gelen zararının
tazmini amacıyla yapılan 27/2/2002 tarihli başvurunun
idarece reddi üzerine Milli Savunma Bakanlığı aleyhine 100.000,00 TL maddi ve
10.000,00 TL manevi zararın tazmini istemiyle İdare Mahkemesinde 1/5/2002
tarihinde tam yargı davası açıldığı anlaşılmaktadır. Mahkemece 22/5/2002 tarihinde dosyanın ilk incelemesinin yapıldığı,
adli yardım talebi yönünden dosyanın heyete sevk edilerek 23/5/2002 tarihli ara
kararıyla başvurucu vekilinden başvurucunun herhangi bir geliri ve malvarlığı
bulunmadığına dair yoksulluk belgesinin aslının istenildiği, Lice Kaymakamlığından
da başvurucunun yargılama giderlerini ödeyemeyecek düzeyde yoksul olup
olmadığına ilişkin araştırma yapılarak sonucun ve ilgili bilgi ve belgelerin
gönderilmesinin istenildiği, bu ara kararlarının 27/9/2002 tarihinde tebligata
çıkarıldığı, Lice Kaymakamlığı tarafından ara kararına ilişkin her hangi bir
cevap verilmediği, 15/4/2003 tarihli ara karar ile dava dilekçesi ekinde
sunulmuş olan fakirlik belgesi esas alınmak suretiyle adli yardım talebinin
kabul edildiği, bu kararın başvurucu vekiline, dava dilekçesinin de davalı
idareye gönderilmek üzere 24/7/2003 tarihinde tebligata çıkarıldığı, davalı
idarenin cevap dilekçesinin 8/9/2003 tarihinde Mahkemeye sunulduğu, bu
dilekçenin başvurucu vekiline gönderilmek üzere 16/1/2004 tarihinde tebliğe
çıkarıldığı, otuz günlük süresi içinde başvurucu vekili tarafından dosyaya
sunulan cevaba cevap dilekçesinin 1/6/2004 tarihinde davalı idareye tebliğinin
sağlandığı, davalı idarece bu dilekçeye karşı herhangi bir beyanda
bulunulmadığından dosyanın tekemmül ettiği, 11/1/2005 tarihli arar kararıyla
davalının Milli Savunma Bakanlığı yerine İçişleri Bakanlığı olarak
düzeltilmesine karar verildiği, bu doğrultuda dava dilekçesinin yeni davalı
İçişleri Bakanlığına tebliği ile dosyanın tekemmülüne başlandığı, ancak 15/6/2006
tarihinde hasım düzeltme kararı verilerek Milli Savunma Bakanlığının yeniden
gerçek hasım olarak belirlendiği ve başvurucunun uğradığı sakatlık oranının
tespiti amacıyla bilirkişi incelemesi yaptırılmasına karar verildiği, bu
kararların 31/8/2006 tarihinde tebligata çıkarıldığı, 20/11/2006 tarihli Adli
Tıp Kurumu Raporunun 26/12/2006 tarihinde dosyaya sunulduğu, 30/1/2007 tarihli
ara kararı ile başvurucunun maddi zararının tespiti amacıyla bilirkişi
incelemesi yapılması için dosyanın Malatya İdare Mahkemesine gönderilmesine
karar verildiği, 28/3/2007 tarihinde Malatya İdare Mahkemesi tarafından
bilirkişi seçimi ve ücretlerin ödenmesi konusunda naip üyeye yetki verildiği,
4/4/2007 tarihinde bilirkişi raporunun dosyasına sunulduğu ve 9/4/2007
tarihinde dava dosyası ve söz konusu bilirkişi raporunun Diyarbakır 1. İdare
Mahkemesine ulaştığı, ardından taraflara tebliğinin sağlandığı, 27/6/2007
tarihinde de ilk derece Mahkemesince dosyanın karara bağlandığı
anlaşılmaktadır.
53. Kararın taraflarca temyiz
edilmesi üzerine ilk derece Mahkemesince süresinde temyiz ilk inceleme tutanağı
düzenlendiği, ancak davalı Milli Savunma Bakanlığınca yatırılmayan temyiz posta
harcının Ocak 2008’de tamamlatıldığı ve dosyanın tekemmülünün sağlandığı,
temyiz incelemesi için 7/2/2008 tarihinde Danıştay’a
gönderilen ve 15/2/2008 tarihinde temyiz merciinde kayda alındığı anlaşılan
dosyaya ilişkin olarak yaklaşık dört yıl dokuz ay sonra 26/11/2012 tarihinde
Danıştay 10. Dairesince onama kararı verildiği anlaşılmaktadır.
54. Bu kararla birlikte
neticelenen yargılama faaliyetinin toplam on yıl dokuz ay sürdüğü
anlaşılmaktadır.
55. İlgili yargılama evrakının
incelenmesinden, 17/7/2007 tarihinde açılan davada ilk
derece mahkemesince 2577 sayılı Kanun’un 14. maddesinde öngörülen süre
içerisinde ilk inceleme tutanaklarının tanzim edildiği, dosyanın tekemmül
etmesinin ardından 2577 sayılı Kanun’un 20. maddesinde öngörülen düzenleyici
süre de nazara alınarak dosyanın karara bağlandığı, ancak, dava dilekçesi
ekinde başvurucuya ait muhtarlıktan alınmış fakirlik belgesi olduğu halde ara
kararıyla başvurucudan ve Kaymakamlıktan başvurucunun geliri ve malvarlığı
olmadığına ilişkin bilgi ve belge istenildiği, bu ara kararının tebliğ
işlemlerine yaklaşık dört ay sonra başlanıldığı, Kaymakamlıktan bir cevap
gelmemesi üzerine bu kez başvurucuya ait fakirlik belgesinin dava dilekçesi
ekinde bulunduğu belirtilerek adli yardın talebinin kabulüne karar verildiği,
bu şekilde dava dilekçesi ekinde mevcut bir belgeye dayanarak karar verilebilmesi
için bir yıla yakın bir sürenin geçirilmiş olduğu, ara kararlarının ve
taraflarca dosyaya sunulan bilgi ve belgelerin ilgililere tebliğ işlemlerinin
iki buçuk ayla dört ay arasında değişen sürelerde ancak başlatılabildiği,
dosyanın tekemmülü sağlanmışken 11/1/2005 tarihinde hasım değişikliği yapılarak
dosyanın yeni hasımla görülmesine karar verildiği, 15/6/2006 tarihinde ise
yeniden hasım düzeltme kararı verilerek davanın önceki hasımla devamına karar
verildiği, bu süreçte de yaklaşık bir yıl beş aylık bir gecikmeye neden
olunduğu görülmektedir.
56. Kanun yolu incelemesinde yer
alan süreçlerin değerlendirilmesinde, ilk
derece mahkemesi kararının temyiz edilmesi üzerine, temyiz merciinde kayda
alınma tarihi nazara alındığında yaklaşık dört yıl dokuz ay sonra onama
kararının verildiği anlaşılmaktadır.
57. Yargılama sürecinin
uzamasında yetkili makamlara atfedilecek gecikmeler, yargılamanın süratle
sonuçlandırılması hususunda gerekli özenin gösterilmemesinden
kaynaklanabileceği gibi, yapısal sorunlar ve organizasyon eksikliğinden de
ileri gelebilir. Zira Anayasa’nın 36. maddesi ile Sözleşme’nin 6. maddesi,
hukuk sisteminin, mahkemelerin davaları makul bir süre içinde karara bağlama
yükümlülüğü de dâhil olmak üzere adil yargılama koşullarını yerine
getirebilecek biçimde düzenlenmesi sorumluluğunu yüklemektedir (B. No: 2012/13,
2/7/2013, § 44).
58. Bu kapsamda, yargı
sisteminin yapısı, mahkeme kalemindeki rutin görevler sırasındaki aksamalar,
hükmün yazılmasındaki, bir dosyanın veya belgenin bir mahkemeden diğerine
gönderilmesindeki ve raportör atanmasındaki
gecikmeler, yargıç ve personel sayısındaki yetersizlik ve iş yükü ağırlığı
nedeniyle yargılamada makul sürenin aşılması durumunda da yetkili makamların
sorumluluğu gündeme gelmektedir (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Foti ve Diğerleri/İtalya, B. No: 7604/76,
10/12/1982, § 61; Neumeister/Avusturya, B. No: 8163/07, 2/4/2013, §
20-21; Zimmermann-Steiner/İsviçre, B. No: 8737/79, 13/07/1983, §
29-32; Reilly/İrlanda, B. No: 21624/93, 22/2/1995, §
65-66; Eckle/Almanya, B. No: 8130/78, 15/07/1982, §
84).
59. Başvuru konusu yargılama
süreci değerlendirildiğinde, ilk derece Mahkemesince özellikle tebligat
işlemlerinin başlatılması ve birtakım usulî
işlemlerin gerçekleştirilmesi süreçlerinde yetkili makamların yeterli özeni
göstermemeleri nedeniyle gecikmelerin yaşandığı ve bu gecikme periyotlarının yargılamanın uzaması üzerinde baskın bir
etkiye sahip olduğu anlaşılmaktadır.
60. Öte yandan, temyiz
aşamasında geçen toplam dört yıl dokuz aylık sürenin de yargılama faaliyetinde
gecikmeye sebebiyet verdiği görülmekte birlikte söz konusu aşamanın yukarıda
yer verilen tespitler ışığında, özellikle yargı sisteminin yapısından
kaynaklanan iş yükü ve organizasyon eksikliğinden kaynaklandığı
anlaşılmaktadır. Ancak Anayasa’nın 36. maddesi ile
Sözleşme’nin 6. maddesi gereğince, yargılama sisteminin, mahkemelerin davaları
makul bir süre içinde karara bağlama yükümlülüğü de dâhil olmak üzere adil
yargılama koşullarını yerine getirebilecek biçimde düzenlenmesi zorunluluğu göz
önünde bulundurulduğunda, hukuk sisteminde var olan yapısal ve organizasyona
ilişkin eksikliklerin, yargılama faaliyetinin makul sürede
gerçekleştirilmemesine mazeret sayılamaz.
61. Başvurucunun tutumunun
yargılamanın uzamasına özellikle bir etkisi olduğu tespit edilmemiştir.
62. Yapılan bu tespitler
çerçevesinde davaya bütün olarak bakıldığında, başvuruya konu uyuşmazlığın
başvurucunun askeri bölge yakınlarında arkadaşlarıyla bulduğu roketatar
mermisinin patlaması sonucu yaralanması nedeniyle meydana gelen zararının
tazminine yönelik olmasına, maddi tazminat hesaplamasının bilirkişi incelemesi
gerektirmekle birlikte karmaşıklık içermemesine ve başvurucu açısından taşıdığı
öneme karşın on yıl dokuz ay süren başvuruya konu yargılama faaliyetinde makul
olmayan bir gecikmenin olduğu sonucuna varılmıştır.
63. Belirtilen nedenlerle,
başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede
yargılanma haklarının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
3. 6216 Sayılı Kanunun 50. Maddesi Yönünden
64. Başvurucu, ileri sürdüğü hak
ihlallerinin Mahkeme tarafından tespiti halinde maddi ve manevi tazminata
hükmedilmesini talep etmişlerdir.
65. Adalet Bakanlığı görüşünde,
başvurucunun tazminat taleplerine ilişkin görüş bildirilmemiştir.
66. 6216 sayılı Kanun’un “Kararlar” kenar başlıklı 50. maddesinin
(2) numaralı fıkrası şöyledir:
“Tespit edilen ihlal
bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak
için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden
yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine
tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu
gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa
Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan
kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”
67. Başvurucu tarafından maddi
ve manevi tazminat talebinde bulunulmuş olup, mevcut başvuruda Anayasa’nın 36.
maddesinin ihlal edildiği tespit edilmiş olmakla beraber, tespit edilen ihlalle
iddia edilen maddi zarar arasında illiyet bağı bulunmadığı anlaşıldığından,
başvurucunun maddi tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekir.
68. Başvurucunun tarafı olduğu
uyuşmazlığa ilişkin yaklaşık on yıl dokuz aylık yargılama süresi nazara
alındığında, başvurucunun yargılama faaliyetinin uzunluğu sebebiyle, yalnızca
ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında başvurucuya
takdiren 10.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine
karar verilmesi gerekir.
69. Başvurucu tarafından yapılan
ve dosyadaki belgeler uyarınca tespit edilen 198,35 harç ve 1.500,00 TL vekâlet
ücretinden oluşan toplam 1.698,35 TL yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine
karar verilmesi gerekir.
V. HÜKÜM
Açıklanan
nedenlerle;
A. Başvurunun,
1.
Anayasa’nın 17. maddesinin ihlaline ilişkin şikâyetler yönünden “kişi bakımından yetkisizlik” nedeniyle
KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
2.
Anayasa’nın 40. maddesinde güvence altına alınan etkili başvuru hakkının ihlal
edildiği iddiası yönünden “açıkça dayanaktan
yoksun olması” nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
3.
Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma
hakkının ihlal edildiği iddiası yönünden KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede
yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
C. Başvurucuya 10.000,00 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE,
başvurucunun tazminata ilişkin diğer taleplerinin REDDİNE,
D. Başvurucu tarafından yapılan 198,35 TL harç ve 1.500,00 TL
vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.698,35 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA
ÖDENMESİNE,
E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Maliye
Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına; ödemede
gecikme olması halinde, bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar
geçen süre için yasal faiz uygulanmasına,
26/6/2014 tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar verildi.
Sayın kullanıcılarımız, siteden kaldırılmasını istediğiniz karar için veya isim düzeltmeleri için bilgi@abakusyazilim.com.tr adresine mail göndererek bildirimde bulunabilirsiniz.