
Esas No: 2014/1577
Karar No: 2014/1577
Karar Tarihi: 25/10/2017
Anayasa Mahkemesinin bu kararı bireysel başvuru kararı olup kişisel veri içerme ihtimali bulunmaktadır. Her ne kadar yayınlamakta yasal bir sakınca bulunmasa da bunun kişilere zarar verme ihtimali karşısında bu kararı yayınlamıyoruz.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ |
ANAYASA MAHKEMESİ |
|
|
BİRİNCİ BÖLÜM |
|
KARAR |
|
KEMAL KILIÇDAROĞLU BAŞVURUSU |
(Başvuru Numarası: 2014/1577) |
|
Karar Tarihi: 25/10/2017 |
R.G. Tarih ve Sayı: 29/11/2017-30255 |
|
BİRİNCİ BÖLÜM |
|
KARAR |
Başkan |
: |
Burhan ÜSTÜN |
Üyeler |
: |
Serruh KALELİ |
|
|
Hicabi DURSUN |
|
|
Hasan Tahsin
GÖKCAN |
|
|
Rıdvan GÜLEÇ |
Raportör |
: |
Yunus HEPER |
Başvurucu |
: |
Kemal
KILIÇDAROĞLU |
Vekili |
: |
Av. Kazım
DAĞDEVİREN |
I. BAŞVURUNUN KONUSU
1. Başvuru, siyasi parti liderinin parti grup toplantısında
Başbakan"a karşı söylediği sözler nedeniyle tazminat ödemeye mahkûm edilmesinin
ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasına ilişkindir.
II. BAŞVURU SÜRECİ
2. Başvuru 6/2/2014 tarihinde yapılmıştır.
3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön
incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.
4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm
tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas
incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.
6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına
(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü sunmuştur.
7. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda
bulunmuştur.
8. 2014/1737 sayılı başvurunun konu bakımından aynı nitelikte
bulunmaları nedeniyle 2014/1577 sayılı başvuru ile birleştirilmesine ve
incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir.
III. OLAY VE OLGULAR
9. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili
olaylar özetle şöyledir:
10. Başvurucu -olayların geçtiği tarihte ve hâlen- Türkiye"nin
en eski partisi olan Cumhuriyet Halk Partisinin (CHP) genel başkanıdır. CHP
2000"li yılların başından günümüze kadar Türkiye Büyük Millet Meclisinin (TBMM)
ana muhalefet partisidir. Başvurucu, Partisinin TBMM"deki grup toplantısında
belirli periyotlarla gündeme dair görüşlerini açıklamaktadır. Başvuruya konu
ifadeler yakın tarihli iki ayrı grup toplantısında irat edilmiştir. Grup
toplantılarına genel olarak çok sayıda partili ve vatandaş da dinleyici olarak
katılabilmektedir. Başvurucu, başvuruya konu konuşmalarda o tarihte görev yapan
Hükûmeti ve başbakanlık görevinde bulunan Recep Tayyip Erdoğan"ı sert bir
biçimde eleştirmiştir.
A. 31/1/2012 Tarihli
Konuşmaya İlişkin Tazminat İşlemleri (B. No: 2014/1737)
11. Konuşmada özet olarak şu konulara değinilmiştir:
"- Özel yetkili
mahkemeler çağdaş demokrasilerde değil, dikta rejimlerinde olur. Buradan "bize
bir şey olmaz" diyenlere sesleniyorum. Senin suçlu olup olmadığına bakılmaz.
İktidar kafaya koyduysa, gece yarısı gelir, evin basılır, alırlar içeriye. Sen
derdini anlatıncaya kadar zaten altı ay geçer.
- Tortum’da HES’e
karşı çıkan, toprağını, ekmeğini ve Türkiye’yi savunan 86 yaşındaki Nafiye anayı karakola götüreceksiniz, sabaha kadar
tutacaksınız, darb edeceksiniz, yerlerde
sürükleyeceksiniz. Bunun adına da ileri demokrasi denecek. İleri demokrasi
değil, postmodern darbedir bu”
- Tayyip Bey’in mahkemelerinden biri,
grubumuzda misafirimiz olan HES direnişçisi 17 yaşındaki Leyla Yalçınkaya
hakkında "komşularıyla ve akrabalarıyla görüşmeme" kararı vermiş. 21. yüzyılda
böyle bir karar izah edilemez.
- Buradan bütün insan hakları düşmanlarına,
bütün adalet cellatlarına sesleniyorum; 135 milletvekili arkadaşımız Leyla"nın
sesi olmak için buradayız. Leyla konuşmayacaksa, CHP de konuşmayacak. Leyla"nın
konuşması için mücadele edeceğiz. Gerekirse 135 CHP milletvekili 136 Leyla
olacaktır. Ben bu onurlu mücadeleyi veren 17 yaşındaki Leyla"dan 86 yaşındaki Nafiye anneye kadar bütün Erzurumlu kadınların ellerinden
öpüyorum. Onlara şükranlarımı, saygılarımı gönderiyorum.
- Sayın Başbakan Erzurumlu kadının genlerini
bilmiyor. Bilmiyor ki Erzurumlu kadın, Nene Hatun, daha 20 yaşındayken, üç
aylık çocuğunu emzirdikten sonra gidiyor, düşmanla mücadele ediyor.
- Şu anda Türkiye"de HES"e
karşı çıktığı için yargılanan insan sayısı bin 26"dır. Bin 26 kişi hangi
demokraside "ben su istiyorum" diye mahkemelere götürülür. Siz buna demokrasi
diyorsunuz. Demokrasi böyle olmaz. Demokrasi hak arama arayışıdır. İnsanlar
konuşacaklar, haklarını arayacaklar. 86 yaşındaki Nafiye
anayı karakola götürdün de boyun mu uzadı? Hayır. O bir insanlık ayıbıdır. Türk
demokrasi tarihinin de kara bir lekesidir. Bunu kimsenin unutmaması gerekir.
- Vicdanı olan, dünya görüşü ne olursa olsun,
vicdanına göre karar veren, hukukun üstünlüğüne inanan o doğrultuda çaba
harcayan bütün yargıçlara sonsuz saygım var. Onlar bu ülkenin güvencesidir. Ama
onlara bir sözüm var, korkmayacaksınız. "Tavla pulu gibi bizi dağıtırlar"
denildiği zaman "Türkiye"nin bütün coğrafyasında adaletle görev yaparız"
diyeceksiniz. Beni sürerler diye çekinmeyeceksiniz.
- Savcılar hırsızın peşinde, Bakanlar Kurulu
da savcıların peşinde. Deniz Feneri denilen yüzyılın yolsuzluğu, yüzyılın hukuk
skandalına dönüştü.
- Başbakan"ın dava arkadaşlarını, önce
savcıların elinden aldılar, bununla da yetinmediler, içleri soğumadı, savcılar
hakkında 11 yıla kadar hapis cezasıyla dava açtılar. Bu, hukuk camiasına açıkça
gözdağı vermektir. İbreti alem için ayağınızı denk alın diyorlar. O dürüst
savcılara, yargıçlara sesleniyorum; ayağınızı denk alın deseler de adalete,
hukukun üstünlüğüne inancınızı sarsmayın, sarsmayın ki biz de size sonuna kadar
güvenelim.
- Bu dava aynı zamanda Sayın Başbakan"ın yakın
arkadaşlarının, hırsızlık, yolsuzluk yapma haklarını tescil eden davadır. Ey
hırsızlar, yolsuzluk yapanlar, eğer başınıza bir şey gelmesini istemiyorsanız,
hırsızlık ve yolsuzluk yapmadan önce Sayın Başbakan ile temasa geçin, irtibat
kurun kimse size dokunamaz. Sayın Başbakan"ın iş yükü fazladır,
ulaşamayabilirsiniz ikinci adres veriyorum, köstebek bakana ulaşın yine rahat
edersiniz. Artık savcı, polis, hakim size dokunamaz, dilediğiniz gibi
yolsuzluk, hırsızlık yaparsınız.
- Başbakan Erdoğan"ın CHP takıntısı var.
CHP"nin katsayı düzenlemesini Danıştaya götürdüğünü
söylüyor. Danıştay"a CHP"nin değil de iki kişinin bireysel başvuru yaptığını
bilmeyecek kadar cahil olamaz. Bu kadar cehalet bir Başbakana fazla gelir. Göz
göre göre CHP başvurdu diyor, yani yalan söylüyor.
- Kardeşliğin, sevginin, birliğin dinini,
fitne çıkararak, nefret üreterek, bölücülük yaparak kullanmak ancak Başbakan’a
yakışır. İnsanları dindar ve dindar olmayanlar diye ayırıyor. Bu nesilden
önceki nesil dinsiz miydi? Bir insanı "dindardır", "dindar değildir" diye
ölçüyü, bu yetkiyi sana kim verdi?
- Bir toplumun fay hatları vardır, onun
tetiklenmemesi lazım. Tetiklerseniz, toplumda deprem, ayrışma yaratırsınız. Bunun
adı bölücülük, ülkeye ihanettir. Nerede mezhep, ırk, tarih fayı var, hemen
Başbakan orada. Bu memleketi niye bölüyorsunuz? Bir siyasetçinin görevi, siyasi
rant elde etmek değildir. Din üzerinden oy toplanmaz, oy topluyorsan o oyların
tamamı haramdır sana.
- Şimdi kalkmışsın İslam dünyasında mezhep,
ırk çatışması getiren siyasi planın Türkiye"de taşeronluğunu yapıyorsun,
ayıptır sana. Yazıktır ülkeye.
- Sen bu milletin, fitre, zekat, sadaka,
kurban derisi paralarıyla yolsuzluk yapan adamları adaletin elinden alacaksın,
sonra "dindar-dindar olmayan" diye vatandaşları ayıracaksın. Sen önce bu
insanların, yoksul insanlara yardım için ödediği paraların hesabını sor. Sen,
hesabını soranlara "niye hesap soruyorsun" diye karşı çıkıyorsun"
- Irak"ta 1,5 milyon Müslüman öldürüldü, senin
gıkın çıkmadı. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" ilkesi Hazreti
peygambere aittir. Kusura bakma Sayın Başbakan, sen dindar değilsin, din
tüccarısın, dindar insanların inançlarını sömürensin. İstismar ettiğin dindar
kesimi, senin insafından kurtaracak olan CHP’dir.
- Uludere"de öldürülen 34 vatandaşın katilinin
kim olduğunun açıklanmasını isteyen Genel Başkan Kılıçdaroğlu,
"Yüreğin varsa çık millete anlat. Sen Türkiye Cumhuriyeti"nin çıkarlarını
savunan, en son Başbakansın" dedi.
- [Van"daki depreme ve hala çadırlarda devam
eden yaşama ilişkin olarak] Çadırların yüzde 99"u yazlık, çocuklar depremde
değil, çadırda çıkan yangında öldü. Koskoca Türkiye konteyner yapmaktan aciz
mi? Acizlik bu ülkeyi yönetenlerde. Söz verdiler yalan çıktı. Hani herkes
konteynerlere yerleştirilmiş olacaktı?"
12. Davacı Recep Tayyip Erdoğan, başvurucunun anılan
konuşmasında kendisine hakaret ettiğini iddia ederek başvurucu hakkında manevi
tazminat davası açmıştır. Ankara 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde görülen davada
başvurucunun şu sözleri dava konusu edilmiştir:
“Bakın değerli arkadaşlarım, bir başbakan
düşünün, yüzde yüz haklı olduğunu düşünse; bile bir yakının mahkemesine
müdahale etmez. Bir yakını o davada görüşülüyor diye yargıya müdahale etmez.
Ahlakın ve insanlığın iflas ettiği bir duruma bakalım, Deniz Feneri davasına
bakalım. Ahlak ve insanlık orada iflas etmiştir. Düşünün değerli arkadaşlarım,
koskoca bir Türkiye Cumhuriyeti, koskoca bir devlet, bir Bakanlar Kurulu bütün
görevini bırakmış savcılarla uğraşıyor. Nedir biliyor musunuz? Savcılar
hırsızın peşinde, Bakanlar Kurulu da savcıların peşinde. (Alkışlar) Şimdi
bakın, Almanya"da yargılandılar. Adamlar karar verdiler. İfadelerini aldılar,
tutanaklar tutuldu, yargılama hukuk içinde yapıldı hakim dedi ki "Bunlar
piyon asıl failler Türkiye"de." Şimdi geldiğimiz noktada gördük, asıl falller savcılar. Size ne kardeşim dava açarsınız? Bakın,
burada hiçbir şey yoktur diye karar verseydiniz kiminiz ya Adalet Bakanlığına
müsteşar olurdu ya da Yargıtaya üye olurdu veya özel
kurullarda başkan veya yardımcı olurdu, terfi ederdiniz, size ne, adalet ne!
(Alkışlar) Onun için çürüyen bir adaletle, adalet anlayışıyla karşı karşıyayız.
Başbakanın dava arkadaşlarını önce savcıların elinden aldılar. Bununla da
yetinmediler, içleri soğumadı, tuttular savcılar hakkında 11 yıla kadar hapis
cezasıyla dava açtılar. Bu ne demektir biliyor musunuz değerli arkadaşlarım?
Hukuk camiasına açıkça gözdağı vermek demektir. Bakın, bize karşı geldiler,
ibreti alem için 11 yıl için dava açıyoruz mahkum edeceğiz bunları, ayağınızı
denk alın diyorlar. Onun için o dürüst yargıçlara dürüst savcılara
sesleniyorum: Ayağınızı denk alın deseler bile adalete ve hukukun üstünlüğüne
inancınızı sarsmayın, sarsmayın ki biz de size sonuna kadar güvenmiş olalım
(Alkışlar). Bu dava aynı zamanda Sayın Başbakanın yakın arkadaşlarının
hırsızlık, yolsuzluk yapma haklarını tescil eden bir davadır, yani artık yapabilirsinizdemektir.
Değerli arkadaşlar, asrın, yani yüzyılın
yolsuzluğu yüzyılın hukuk skandalına dönüştü. Buradan bütün hırsızlara ve bütün
yolsuzluk yapanlara sesleniyorum: Ey hırsızlar, ey yolsuzluk yapanlar, eğer
başına bir şey gelmesini istemiyorsanız hırsızlık ve yolsuzluk yapmadan önce
Sayın Başbakanla temasa geçin, irtibat kurun, kimse size dokunamaz.
Olabilir, Sayın Başbakanın iş yükü fazladır,
ulaşamayabilirsiniz size ikinci adres veriyorum, köstebek bir bakan var, ona
ulaşın, yine başınıza bir şey gelmez, rahat edersiniz siz. Artık ne savcı, ne
polis ne hâkim size dokunamaz, siz dokunulmaz olursunuz; dilediğiniz gibi
yolsuzluk yaparsınız, dilediğiniz gibi hırsızlık yaparsınız.
Değerli arkadaşlarım, Sayın Başbakanın
biliyorsunuz klasik bir takıntısı vardır, CHP takıntısı var. Geçen gün yine
Grupta bir konuşma yapmış. Diyor ki “İşte, en son katsayı düzenlemesini bir kez
daha Danıştaya götürdüler. Siz bu imam hatiplerden
neden rahatsız oluyorsunuz? Dindar bir nesil gelmesin diyorsunuz.” Bunu
söylüyor Başbakan.
Değerli arkadaşlarım;
Bir: Danıştaya
Cumhuriyet Halk Partisinin değil de 2 kişinin bireysel başvuru yaptığını
bilmeyecek kadar cahil olamaz Sayın Başbakan çünkü bu kadar cehalet bir
başbakana fazla gelir.
İki: Göz göre göre “Cumhuriyet Halk Partisi
başvurdu” diyor, yani yalan söylüyor. Bir Başbakana yalan söylemek yakışır mı?
Yalan söylemek yakışır mı sana Başbakan? O koltukta oturuyorsun sen, yalan
söylüyorsun sen açıkça Yalan söylemek, iftira atmak, bir Cumhuriyet Halk
Partili olarak benim onuruma dokunuyor. Sen Başbakansın, danışmanların var,
Cumhuriyet Halk Partisi kurumsal olarak böyle bir başvurmadı sen bilmiyor musun
bunu? Biliyor, biliyor ama iftira atıyor. Yalan söylüyor. Yalan söylemek ancak
sana yakışır zaten. Kardeşliğin, sevginin ve birliğin dinini, fitne çıkararak, nefret
üreterek, bölücülük yaparak kullanmak ancak sana yakışır. Bakın, insanları
“dindar ve dindar olmayanlar” diye ayırıyor. Şimdi Başbakana bir soru
soruyorum: Sayın Başbakan diyorsun ki “Siz dindar olmayan bir nesil gelmesin
istiyorsunuz.” Peki, Sayın Başbakan, bu nesilden önceki nesil dinsiz miydi? Bir
insanı dindardır, dindar değildir diye ölçüyü sana kim verdi? Bu yetkiyi sana
kim verdi? O terazi senin elinde duruyor mu, durmuyor mu? Sen nasıl insanlara
bakıp da sen dindarsın, sen dindar değilsin diye ayırabilirsin? Bu şirk değil
midir? Allah’tan korkmuyor musun sen? Bu ülkede bölücülük yapıyorsun. Her
insanın dini, her insanın inancı, her insanın giysisi kendi bileceği şeydir ve
Cumhuriyet Halk Partisinin başının üstünde yeri vardır (Alkışlar). Bunu önce
sen bil Başbakan.
Sayın Başbakana söylemek isterim. İmam Hatip
Okulu Mezunları Derneği beni ziyarete geldi. Onlara 1934 yılında imam hatip
mektebinden mezun olan bir öğrencinin diplomasını hediye ettim. 1934 yılında
Cumhuriyet Halk Partisi iktidarda idi, imam hatip okullarını kuran Cumhuriyet
Halk Partisidir. Diyanet İşleri Başkanlığını kuran Cumhuriyet Halk Partisidir,
ilahiyat fakültelerini kuran Cumhuriyet Halk Partisidir, sen kime iftira
atıyorsun. (Alkışlar)
Toplumun en fazla birlik ve beraberliğe
ihtiyaç olduğu bir dönemde insanları niye ayırıyorsun? Yazık, günah değil mi?
Bu ülkede yaşayan herkes kardeş değil mi? Herkes birbirine saygı göstermek
durumunda değil mi? Cumhuriyet Halk Partisi imam hatip okullarını açarken niye
açtı? İlahiyat fakültelerini açarken niye açtı? Diyanet İşleri Başkanlığını
kurarken niye kurdu? Bu insanlar birinci elden, yetkin insanlar aracılığıyla
dinlerini öğrensinler diye. Bunu biz yaptık sen değil, sen istismar ediyorsun,
sen sömürüyorsun ama biz bugüne kadar çıkıp kimsenin diniyle, inancıyla
oynamadık, lafımız olmadı; ayıptır, günahtır. Herkesin inancı kendisine aittir.
Allah’a kimin yakın olduğunu kim bilebilir? Senin elinde böyle bir terazi mi
var? Dindarlık taslıyorsun sen, senin dindarlıkla da bir ilgin yok. (Alkışlar)
Bir toplumun fay hatları vardır, o fay hatlarının tetiklenmemesi lazımdır. Fay
hatlarını tetiklerseniz toplumda deprem yaratırsınız, ayrışma yaratırsınız.
Bunun adı bölücülüktür, ülkeye ihanettir. Bakın, nerede bir mezhep fayı var
hemen Başbakan orada, nerede bir ırk fayı var, Başbakan orada, nerede bir
tarihi fay var Başbakan orada. İnsaf ya, bu memleketi niye bölüyorsunuz
arkadaşlar? Niye ayrıştırıyorsunuz insanları? İnsanlar birbirlerini seviyorlar,
birbirlerine saygı gösteriyorlar. Herkesin inancı, herkesin kimliği bizim
başımızın üstüne. Bir siyasetçinin görevi siyasi rant elde etmek değildir, din
üzerinden oy toplanmaz, din üzerinden oy topluyorsan o oyların tamamı haramdır.
(Alkışlar)
Bakın değerli arkadaşlarım, çevremize bir
bakın. Çevremizde olup bitenlerin hâlâ farkında değil. Mezhep çatışmasının
içine bütün İslam coğrafyası çekilmek isteniyor. Fitili Irak’ta atıldı, Suriye
işin beşiğinde. Körfez ülkelerine gidecek. Bu coğrafyada birliği ve
beraberliği, kardeşliği tesis etme misyonuna sahip tek ülke var, Mustafa
Kemal’in Türkiye’si var. Sen o Türkiye’ye sahip çıkacaksın. (Alkışlar) Şimdi
kalkmışsın İslam dünyasında mezhep çatışması, ırk çatışması getiren siyasi
planın Türkiye’de taşeronluğunu yapıyorsun. Ayıptır sana. Yazıktır bu millete.
Yazıktır bu ülkeye. Nasıl sen ayrımcılık yaparsın. İnsanlar arasında ayrımcılık
olur mu? Allah’ın yarattığı en değerli varlık insan değil midir? İnsanı baş
tacı etmek durumunda değil miyiz?
Değerli arkadaşlarım, işte bunların dindarlığı
bu kadardır. Hiç ahlaksızlıkla dindarlık bir arada olur mu arkadaşlar?
Ahlaksızlıkla dindarlık bir arada olur mu? (Alkışlar) “Ben güzel ahlakı
tamamlamak için gönderildim” diyen Yüce Peygamber ahlakı yüceltmiştir. Bir
insan hem ahlaksız hem dindar olacak, olmaz. Haram ile helal farkı gözetmeyen
insandan dindar olmaz. Kul hakkı gözetmeyen insandan dindar olmaz, yetim hakkı
yiyen insandan dindar olmaz, kamu malına, devletin malına el uzatan adamdan hiç
dindar olmaz. (Alkışlar) Sen bu milletin fitreyle, zekâtla, sadakayla, kurban derisi,
kurban parası verilen paralarla yolsuzluk yapan adamları adaletin elinden çekip
alacaksın ve kalkacaksın diyeceksin ki “dindar, dindar olmayan” diye
vatandaşları ayıracaksın. Sen önce bu insanların o dini inançları gereği yoksul
insanlara yardım için ödediğin paraların hesabını bir sor bakalım. Sen,
hesabını soran adamlara “Niye hesap soruyorsun?” diye karşı çıkıyorsun.
(Alkışlar)
Irak’ta bir buçuk milyon Müslüman öldürüldü,
senin gıkın bile çıkmadı, dilsizleştin sen. “Haksızlık karşısında duran şeytandır,
dilsiz şeytandır.” İlkesi bizim Peygamberimize aittir. Haksızlık karşısında
senin dilin sustu. (Alkışlar) Kaddafi linç edilirken sesin çıkmadı, alkış
yaptın burada. Sen kalkmışsın bir de bana ahlak dersi veriyorsun. O Kaddafi ki
Kıbrıs Barış Harekâtında sırtıyla yardımları Türkiye’ye gönderen insandır.
(Alkışlar) Kusura bakma Sayın Başbakan sen dindar falan değilsin. Sen din
tüccarısın. Dindar insanların inançlarını sömüren bir insansın. (Alkışlar)
İstismar ettiğin dindar kesimi senin insafından kurtarmak da Cumhuriyet Halk
Partisinin boynunun borcudur. (Alkışlar)
Değerli arkadaşlarım, karşımıza ipin ucunu
kaçırmış bir Başbakan var. Hükümet üyelerinin her birisi ayrı telden çalıyor.
Halkın canını yakan sorunlarla hiç kimse ilgilenmiyor ama Başbakan din
tüccarlığıyla işi götürmeye çalışıyor. Dış politikaya bakın, ne Irak’ta ne
Suriye’de ne Kafkaslarda ne Balkanlarda bir manevra alanımız bile kalmadı.
Dışişleri Bakanı Başbakanı boş havuza atıyor, havuza atarken bilmiyor ya,
Türkiye’yi de sen havuza atıyorsun. Doğu Akdeniz’de petrol ve doğal gaz
haklarımızı verdik. Neymiş? Obama demiş ki “Bizim şirket arıyor.” “Emredersin”
dediler, ses yok, gık yok. Hani sen Piri Reisi göndermiştin? Hani orada
ararlarsa savaş açacaktın. Obama dedi, gık yok.
13. Davacı; başvurucunun konuşmasında kendisini hırsızlık ve
yolsuzluk yapmak, hırsızlık ve yolsuzluk yapanları koruyup kollamak, cahillik,
yalancılık, iftira atmak, fitne çıkarmak, bölücülük yapmak, din tüccarlığı
yapmak, din üzerinden oy toplamak, dindar değil ahlaksız olmak, haram ile
helali gözetmemek, kul hakkı ve yetim hakkı yemek ve kamu malına el uzatmakla
itham ettiğini ileri sürmüştür. Davacıya göre başvurucunun sözleri kendisinin
şahsi haklarına saldırı niteliğindedir ve eleştiri sınırlarını aşmıştır.
14. Buna karşın başvurucu, bahse konu konuşmada o tarihlerde
kamuoyunun gündeminde olan ve Deniz Feneri soruşturması olarak bilinen
soruşturmanın savcılarının işten el çektirilmelerine duyduğu tepkiyi dile
getirdiğini ileri sürmüştür. Başvurucu, davacının toplumdaki inanç ve etnik
kökene mensup insanları rencide eden konuşmalarına ve dış politikada izlenen
etnik ve mezhep temelli politikalara dikkat çekmek için davacının birleştirici
değil bölücü bir siyaset izlediğini ifade etmiştir. Başvurucu, davacının CHP"ye
yönelik olarak "İşte en son katsayı
düzenlemesini bir kez daha Danıştay"a götürdüler, siz bu imam hatiplerden neden
bu kadar rahatsız oluyorsunuz, dindar bir nesil gelmesin diyorsunuz."
sözlerinin doğru olmadığını ve konuşmasında bu sözleri eleştirdiğini ileri
sürmüştür.
15. İlk derece mahkemesi davanın kabulüne karar vererek
başvurucunun davacıya 5.000 TL tazminat ödemesine karar vermiştir. Mahkeme,
konuşmada yer alan "... Ey hırsızlar,
ey yolsuzluk yapanlar, eğer başına bir şey gelmesini istemiyorsanız hırsızlık
ve yolsuzluk yapmadan önce Sayın Başbakanla temasa geçin, irtibat kurun, kimse
size dokunamaz., ... yalan söylüyor..., Yalan söylemek ancak sana yakışır
zaten. Kardeşliğin, sevginin ve birliğin dinini, fitne çıkararak, nefret
üreterek, bölücülük yaparak kullanmak ancak sana yakışır…, Sayın Başbakan sen
dindar falan değilsin. Sen din tüccarısın. Dindar insanların inançlarını
sömüren bir insansın.." sözlerin altını çizmiştir. Mahkemeye
göre, anılan sözlerde öz ile biçim dengesi bozulmuş; eleştiri sınırı
aşılmıştır. Mahkemece, alıntılanan sözlerin davacıya yöneltilecek yorum ve
değerlendirmelerde kullanılmasının gerekli olmadığı değerlendirilmiş ve
eleştirilerin üslubu uygun bulunmamıştır. Mahkeme, alıntılanan sözlerin hukuka
aykırı olduğu ve davacının kişilik haklarına saldırı oluşturduğu kanaatine
varmıştır.
B. 7/2/2012 Tarihli Konuşmaya İlişkin Tazminat
İşlemleri (B. No: 2014/1577)
16. Konuşmada özet olarak şu konulara değinilmiştir:
"-Sen, 34 kişinin başına
bomba yağdırdın, sesin çıkmıyor, gıkın çıkmıyor. Korkuyorsun? Çünkü, sen
yabancı istihbarat örgütlerinin oyuncağı oldun. Bu ortaya çıkmasın diye
korkuyorsun.
-12 yaşındaki çocukları bombalayarak
öldüreceksiniz, ondan sonra kalkacaksımz ahkam
keseceksiniz... Recep Tayyip Erdoğan, dindar görünümlü bir din tüccarıdır.
Erdoğan"ı dindar olarak görmek, bütün dindarlara yapılmış en büyük hakarettir.
-Bunların dindarlığı farklı dindarlık. Erdoğan
ve yol arkadaşlarını kastediyorum. Deniz Feneri davasını, yolsuzlukları
biliyoruz. Bunu da dindarlık adına yaptılar. İnsanları "kurban parası" diye
sömürdüler. Aldılar yediler. Bunun adı vicdansızlıktır, Bunlarda vicdan yok,
ahlak da yok. Deniz Feneri"nde bağış, kurban paraları hangi yöntemle
toplandıysa, Erdoğan da oyları aynı yöntemle, din tüccarlığı ile toplamak
istiyor.
- Mavi Marmara konusunda racon kestin,
kıyameti kopardın. Hani sen kıyameti koparmıştın? "Gazze"ye yardım gemisi
götüreceğim, buna Türk donanması eşlik edecek" dedin. Ben dedim ki yaparsan
alnından öperim. Yaptın mı? Hayır, yapamaz. Niye yapamaz. Çünkü, egemen
güçlerden talimat aldı, "Sakın ha oraya gemi falan gönderme diye." Ne dedi? "Başüstüne" Sen misin bu ülkenin başbakanı, sana talimat
verenler mi?
- Gazze"ye yardım götürecekmiş. Sen onu
külahıma anlat benim. Sen sadece seçimlerde oyalmak
için o insanların hayatını tehlikeye attın.
- Trikopis bile bu
kadar İnönü"yle uğraşmadı. Pes yani.
- Auster, Irak"ta
1,5 milyon Müslüman katledildiği için Bush"u ve Cheney"i
suçluyor. Atatürk"e büyük saygı duyuyor. Büyük ihtimalle Erdoğan ve arkadaşları
bundan rahatsızlık duydu. GeIsen ne olur, gelmesen ne
olur? Türkiye irtifa mı kaybeder" dedi. Türkiye zaten irtifa kaybetti.
Dünyanın her tarafından eleştiriliyor.
- Paul Auster
gelsin, Türkiye"ye Atatürk filminde oynasın" diyorlar. Aydınları bu kadar
seviyesiz eleştiren insanlar ne yazık ki bu ülkede yönetim koltuklarındalar. O
hakaretleri o ikisine aynen iade ediyorum."
- Recep Tayyip Erdoğan, Atatürk"ün Gençliğe Hitabesi"nin hangi cümlesinden rahatsız oluyorsan, çık
milletin önünde söyle bakalım. O sadece Gençliğe Hitabe değildir, bağımsızlık
savaşının manifestosudur, bildirgesidir. Bağımsızlık savaşı veren bütün
ulusların manifestosudur.
- Bu ülkede yaşayan 74 milyon insanın ortak
bildirgesidir o. Nasıl siz bundan rahatsızlık duyarsızın? Meydan okuyorum Recep
Tayyip Erdoğan, yüreğin varsa çık kaldır bakalım nasıl kaldıracaksın?
- Bunlar batının egemen güçlerinin
taşeronluğuna soyundular. Bizim gençlerimizi koyun güden gençler olarak
yetiştirmek istiyorlar. O gençlik bu ülkenin çimentosudur. Mustafa Kemal
Atatürk ve arkadaşlarının verdiği ulusal bağımsızlık savaşının en büyük
teminatıdır.
- Bunlar post modern diktatörlerdir. "Ben
Recep Tayyip Erdoğan hakkında olumsuz bir şey yazarsam başıma bir şey gelir
mi?" ve "Benim telefonlarım dinleniyor mu?" diye iki soru sorun kendinize.
Yanıtınız "Evet" ise bu ülkede demokrasi yoktur. Başbakan, "Kılıçdaroğlu
artık mercek altındasın. Adım adım aldığın nefes bile ülkede takip ediliyor"
dedi. Pervasızlığa, densizliğe, ahlaksızlığa bakar mısınız?
- Wikileks
belgelerinde, Başbakan ile Ergenekon savcılarının periyodik olarak her hafta
görüştükleri yazılı. Bunlar, ABD Büyükelçiliğine özel rapor veren polis
şeflerinden alınmış. Bağımsız bir ülkenin polis şefleri neden yabancı ülkenin
büyükelçisine brifing verir? Erdoğan batının egemen güçlerinin Ortadoğu"daki
taşeronudur. Bunu kriptolardan da anlıyoruz.
- Milletin kürsüsünde milletin sesi kesilir
mi? Demokrasi mücadelesi vereceğiz. Bu ülkede gerçek demokrasi ve özgürlük
gelinceye kadar mücadele edeceğiz ve bunun maliyetini şeref ve şanla
karşılayacağız."
17. Davacının kişilik haklarına saldırı oluşturduğunu düşündüğü
sözlerin geçtiği konuşmanın ilgili kısımları şöyledir:
"Değerli
arkadaşlar, daha önce de söyledim, Recep Tayyip Erdoğan"ı dindar olarak görmek
bütün dindarlara yapılmış en büyük hakarettir. (Alkışlar) Yine söylüyorum,
Recep Tayyip Erdoğan dindar görünümlü bir din tüccarıdır, bunu da herkesin
bilmesini isterim. (Alkışlar) Neden söylüyorum bunları? Irak"ta 1,5 milyon
Müslüman katledilirken Recep Tayyip Erdoğan"ın sesi çıktı mı? Niye çıkmadı? Yüz
binlerce Müslüman kadına tecavüz edilirken Recep Tayyip Erdoğan"ın sesi çıktı
mı? Çıkmadı. Şimdi kalkmış dindarlık taslıyor bana. Senin dindarlığını değil,
senin din tüccarlığını ben bu millete öğreteceğim. Sen din tüccarısın,
ticaretin dindir senin. (Alkışlar) Dindar adam helal ile haram nedir bilir.
Dindar adam kul hakkı yemez. Dindar adam ahlaklı olur, yalan söylemez, iftira
atmaz, fitnenin peşinde koşmaz dindar adam. Onun için vatan sevgisi vardır
dindar adamda, insana saygı vardır dindar adamda, bölücülük olmaz dindar
adamda, fitne olmaz dindar adamda. (Alkışlar) Dindar adam insanı sever, insana
saygı duyar, onu Allah"ın yarattığı en değerli varlık olarak görür. Sen kırk
yıl önce Allah"ın rahmetine kavuşmuş insanlarla oturmuş savaş ediyorsun.
Değerli arkadaşlarım, bunların dindarlığı farklı bir dindarlık, yani AKP"lileri
kastediyorum, yalnız hepsini değil, Recep Tayyip Erdoğan ve onun yol
arkadaşlarını. Hepiniz biliyorsunuz, Deniz Feneri davasını hepimiz biliyoruz.
Yolsuzlukları biliyoruz. Ne adına yaptılar bunu? Dindarlık adına yaptılar. O
insanların en temiz duygularını sömürdüler, kurban parası diye sömürdüler,
bağış diye sömürdüler, yoksullara yardım yapacağız diye sömürdüler. Ne
yaptılar? Aldılar, yediler. Bunun adı vicdansızlıktır. Bunlarda vicdan yok,
bunlarda ahlak da yok. (Alkışlar) Deniz Fenerinde bağış, kurban paraları hangi
yöntemle toplandıysa, din tüccarlığı, Recep Tayyip Erdoğan da şimdi oyları din
tüccarlığıyla toplamak istiyor, ikisi de aynı, yolu yöntemi aynı bunların
değerli arkadaşlarım...
Değerli arkadaşlarım, arkasından, andımızdan
rahatsız oldular. Neden rahatsız oluyorsun sen? Andımızın hangi cümlesi, hangi
sözcüğü senin psikolojini bozuyor çık söyle bakalım. Arkasından, Atatürk"ün
Gençliğe hitabesinden çık milletin önünde söyle bakalım. (Alkışlar) Atatürk"ün
Gençliğe Hitabesine kafayı taktılar. Efendim, buna da itiraz etmeme başladılar.
Recep Tayyip Erdoğan çık, Atatürk"ün Gençliğe Hitabesinden hangisinden, hangi
kelimeden, hangi cümleden rahatsız oluyorsun çık milletin önünde söyle bakalım.
(Alkışlar) Atatürk"ün Gençliğe Hitabesi sadece gençliğe hitabe değildir o, bir
ulusal bağımsızlık savaşının bir manifestosudur o, o bil bildirgedir. Sadece
bizim değil, bütün ulusların, bağımsızlık savaşı veren bütün ulusların
manifestosudur, sen nasıl bundan rahatsızlık duyarsın. Değerli arkadaşlarım,
Atatürk"ün Gençliğe Hitabesini korumak için sadece Cumhuriyet Halk Partili
olmak da yetmez, bu ülkede yaşayan 74 milyon insanın ortak bildirgesidir o.
(Alkışlar) O hitabe, bu milletin özüdür, nasıl siz bundan rahatsızlık
duyarsınız. Ha, buradan söylüyorum, açıkça da meydan okuyorum, Recep Tayyip
Erdoğan yüreğin varsa, becerebiliyorsan çık kaldır bakalım, nasıl
kaldıracaksın? (Alkışlar) Dikkat edin, saldırılar bu ülkenin bağımsızlık
sembollerine yapılıyor. Bu ülkenin ulusal kurtuluş savaşı sonunda elde ettiği
değerlere saldırılar yapılıyor. Çok bilinçli saldırı bunlar. Halkımıza bunları
anlatmalıyız, AKP"nin iki yüzünü anlatmalıyız, iki yüzlü politika güdüyorlar
bunlar. Değerli arkadaşlar, bunlar Batının egemen güçlerinin taşeronluğuna
soyundular. Bizim gençleri, koyun güden gençler şeklinde yetiştirmek
istiyorlar. O bağımsızlık mücadelesinden koparıp birilerinin değirmenine su
taşıyan gençlik olsun diyorlar. O gençlik, bu ülkenin çimentosudur. O gençlik,
Mustafa Kemal ve arkadaşlarının verdiği ulusal bağımsızlık savaşının en büyük
teminatıdır. (Alkışlar) Unutulmaması gereken bir şey var: Cumhuriyetten bu yana
çok mesafe aldık demokrasi konusunda, hukukun üstünlüğü konusunda, yargı
bağımsızlığı konusunda, medya özgürlüğü konusunda pek çok mesafeler aldık,
şimdi o kat ettiğimiz mesafeler tek tek elimizden alınmak isteniyor. Medya
bağımsızlığı var mı? Yargı bağımsızlığı var mı? Demokrasi kalitesi var mı?
Bunların hiçbirisi yok. Ne zaman yok? AKP iktidarıyla beraber parça parça
elimizden alınmaya çalışılıyor. Onun için diyoruz bunlar post modem
diktatörlerdir. Söylediğimizin temel nedenleri vardır. Değerli arkadaşlar,
dikta rejiminde her şey güllük gülistanlık değil. Bana sorarlar belki, efendim
dikta olduğunu nereden çıkarıyorsunuz, post modern dikta olduğunu? Buradan
vatandaşlarıma soruyorum. Kendinize iki soru sorun. Sorulardan biri şu olsun:
Ben, Recep Tayyip Erdoğan hakkında olumsuz bir şey yazarsam başıma bir şey
gelir mi? İki, benim telefonlanm dinleniyor mu? Eğer
bunlara hemen hayır diyorsanız sorun yok, hayır diyemiyorsanız bilin ki bu
ülkede sağlıklı bir demokrasi yok. İşte temel neden bu, bu iki soru. Diyeceksiniz
ki ya, iki soruya ne gerek var, zaten Başbakan geçen gün söyledi. Evet,
genişletilmiş il başkanları toplantısında Başbakan şunu söylüyor: "Kılıçdaroğlu artık mercek altındasın, adım adım aldığın
nefes bile ülkede takip ediliyor." Pervasızlığa bakar mısınız, densizliğe
bakar mısınız, ahlaksızlığa bakar mısınız? (Alkışlar) Ana Muhalefet Partisi
liderini izleyeceksin adım adım, takip ettireceksin, dinleyeceksin, bir de
utanmadan çıkıp bunu millete ilan edeceksin, arkadan da diyeceksin ki "bu
ülkede demokrasi var." Neden diyorum diktatör var? Diktatör yönetimi var,
işte bunun için söylüyorum. Kendileri itiraf ettiler. Amaçları ne? Türkiye"ye
korku salmak. Buradan söylüyorum: Recep Tayyip Erdoğan benim senden korkum yok,
ama sana bir sorum var: Sende ahlak kalitesi kırıntısı var mı, yok mu çık onu
söyle bakalım. (Alkışlar)"
18. Davacı Recep Tayyip Erdoğan, başvurucunun anılan
konuşmasında kendisine hakaret ettiğini iddia ederek başvurucu hakkında manevi
tazminat davası açmıştır. Davacıya göre başvurucu, kendisini "ahlaksızlık,
utanmazlık ve erdemsizlikle; iftiracı, yalancı, yabancı istihbarat örgütlerinin
oyuncağı olmak, Amerika ve İsrail"in oyuncağı olmak, ahlaktan uzak olmak,
haysiyetsiz olmak, bölücülük yapmak ve dindar görünümlü bir din tüccarı olmak"la itham etmiştir. Davacı, başvurucunun söz
konusu ifadeleri kullanmadan da eleştiri yapmasının mümkün olduğunu ileri
sürmüştür.
19. Başvurucu, savunmasında sözlerinin olayların ve konuşmanın
bütünlüğü içinde değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Başvurucuya göre
davacı gerginlik yaratmayı, muhataplarını küçük düşürmeyi, husumet çıkarmayı ve
aşağılamayı siyaset tarzı olarak benimsemiştir. Başvurucu, davacının daha önce
kendisine karşı yönelttiği sert söyleme örnekler vermiştir. Başvurucu; davacının,
kendisi hakkında "Sen Alevi olduğun
için mi Beşar Esad"ı destekliyorsun?" diyerek
değişik mezhepteki kişiler arasında tahrik ve ayrışmaya sebebiyet verdiğini
ileri sürmüş; başvuruya konu konuşmadan önce Uludere"de ölenlerin taziyelerine
gidenleri "morgun kapısında beklemekle", "ölü sevici
olmakla" suçladığını ifade etmiştir. Başvurucu, siyasette sert üslubun
terk edilmesi için çağrı yaptığını ancak teklifinin davacı tarafından
reddedildiğini ileri sürmüştür.
20. Başvurucu; davacının dinî kavramları kullandığını, İslam
dinini referans olarak gösterdiğini, dış ilişkilerde dahi dinsel bağın önemini
vurguladığını, buna karşın Irak"ta yaşanan insanlık ayıbına karşı sessiz
kaldığını düşündüğünü ifade etmiştir. Başvurucu; "Recep Tayyip Erdoğan dindar görünümlü bir din
tüccarıdır." cümlesini Hükûmetin Irak politikasını eleştirmek
maksatlı sarf ettiğini, bu cümlenin hakaret niteliğinde olmadığını
belirtmiştir. Başvurucu, davacının kendisini takip ettirdiği sözleri üzerine
söylediği "Ahlaktan bu kadar uzak bir
Başbakanı ilk kez görüyorum, densizliğe bakar mısınız, ahlaksızlığa bakar
mısınız? Sende ahlak kalitesi, kırıntısı var mı, yok mu çık onu söyle
bakalım." şeklindeki sözlerin de ana muhalefet partisi
liderinin dahi adım adım izlenmesinin bir ahlaksızlık olduğunu göstermek için
söylediğini, hakaret amacının olmadığını ileri sürmüştür.
21. Dava, Ankara 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2012/124 Esas
sayılı dosyasında görülmüştür. İlk derece mahkemesi davanın kabulüne karar
vererek başvurucunun davacıya 5.000 TL tazminat ödemesine karar vermiştir.
Mahkeme, konuşmada yer alan "Recep
Tayyip Erdoğan dindar görünümlü bir din tüccarıdır, ahlaktan bu kadar uzak bir
Başbakanı ilk kez görüyorum, densizliğe bakar mısınız, ahlaksızlığa bakar
mısınız? Sende ahlak kalitesi, kırıntısı var mı, yok mu çık onu söyle
bakalım." sözlerin altını çizmiştir. Mahkemeye göre, siyasal
bir partinin genel başkanı olan başvurucu tarafından TBMM"de söylenen bu
sözlerle eleştiri sınırı aşılmıştır. Mahkeme; öz ile biçim dengesinin
bozulduğunu, belirtilen sözlerin siyasi iktidara yönelik yorum ve
değerlendirmeler sırasında gerekli olduğunun söylenemeyeceğini, eleştirilerin
daha uygun üslup ve ifadeler ile yapılmasının olanaklı olduğunu belirtmiştir.
Mahkeme, alıntılanan sözlerin hukuka aykırı olup davacının kişilik haklarına
saldırı oluşturduğu kanaatine varmıştır.
C. Anayasa Mahkemesine
Başvuru Süreci
22. İlk derece mahkemesinin kararları, Yargıtay 4. Hukuk
Dairesinin aynı günde verdiği 11/12/2013 tarihli iki ayrı kararı ile
onanmıştır. Nihai kararlar başvurucuya 8/1/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir.
23. Başvurucu 6/2/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
IV. İLGİLİ HUKUK
A. Ulusal Hukuk
1. Manevi Tazminat Talebinin Kanuni Dayanakları
24. 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun "İlke" kenar başlıklı 24.
maddesi şöyledir:
“Hukuka aykırı olarak kişilik
hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını
isteyebilir.
Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha
üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin
kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına
yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.”
25. 4721 sayılı Kanun’un
"Davalar" kenar başlıklı 25. maddesinin üçüncü fıkrasının
ilgili kısmı şöyledir:
"Davacının, maddî ve manevî
tazminat...istemde bulunma hakkı saklıdır."
26. 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun "Kişilik hakkının zedelenmesi" kenar
başlıklı 58. maddesi şöyledir:
"Kişilik hakkının
zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat
adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir.
Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer
bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle
saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına
hükmedebilir."
2. Milletvekilinin Yasama Sorumsuzluğuna
İlişkin Hukuk
27. Anayasa"nın "Yasama
dokunulmazlığı" kenar başlıklı 83. maddesinin birinci fıkrası
şöyledir:
"Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri,
Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri
düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında
tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar."
28. Yargıtay, istikrarlı olarak yasama sorumsuzluğunun bulunduğu
şartlarda başkalarının şahsiyet haklarına saldırı oluşturacak tarzda hakaret
oluşturan sözler nedeniyle bir milletvekiline karşı manevi tazminat davası
açılabileceğine ve bu tür tazminat talepleri nedeniyle yargılama yapılmasına
yasama sorumsuzluğunun engel teşkil etmeyeceğine karar vermiştir:
"Anayasa’nın 83. maddesine göre TBMM
üyeleri meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, mecliste ileri sürdükleri
düşüncelerden ve bunları meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu
tutulamaz iseler de; bu sorumsuzluk mutlak bir şekilde sınırsız değildir.
Anayasa’nın bu ilkesinin kötüye kullanılıp kullanılmadığı değerlendirilirken
özellikle (kamu yararı-kişisel yarar dengesinin) iyi kurulması gerekmektedir.
Meclis üyesi, sırf kişisel kinini tatmin için bir başkasının kişilik
değerlerine saldırı teşkil edecek eylemlerde bulunmuş ise dokunulmazlıktan
yararlandırılamaz.
Anayasanın 83. maddesinde yer alan düzenlemenin amacı, meclis
üyelerinin yasamaya ilişkin olan yetkisini daha özgürce kullanmasını ve bu
doğrultudaki çalışmalarını güvence altına almaktır. Madde ile güvence altına
alınan ve dokunulmazlığı sağlanan, salt yasama faaliyeti ile sınırlı olan
eylemlerdir. Bu faaliyetin sınırı dışına çıkılması durumunda, dokunulmazlığın
korunmasına yönelik amaç ortadan kalkar. Bunun sonucu olarak da,
dokunulmazlığın varlığına ilişkin savunmaya itibar edilemez. Davalının,
davacıya yönelik olarak “satılmış adam” sözünü söylediği ileri sürülmüştür. Şu
durumda, iddia olunduğu şekilde bir söz söylenip söylenmediğinin araştırılması
ve sonucuna göre uyuşmazlığın esasının çözümlenmesi gerekir. Karar, açıklanan
nedenle yerinde bulunmamış ve bozmayı gerektirmiştir." (4. HD,
E.2008/5670, K.2009/228, KT.12/1/2009. Milletvekillerinin Meclis çalışmaları
sırasında kullandığı sözler nedeniyle aleyhlerine açılan tazminat davalarında
ileri sürülen yasama sorumsuzluğu itirazlarının reddedildiği daha yakın tarihli
Yargıtay kararları için bkz. 4. HD, E.2014/16729, K.2015/14144, KT.3/12/2015;
4. HD, E.2014/4418, K.2015/748, KT.22/1/2015; 4. HD, E.2014/6283, K.2007/4541,
KT.5/4/2007; 4. HD, E.2010/7907, K.2011/7797, KT.4/7/2011).
B. Uluslararası Hukuk
1. İfade Özgürlüğünün Demokratik Toplumdaki
Önemi
29. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme)10. maddesi
şöyledir:
1.
Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi
olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve
görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo,
televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel
değildir.
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu
özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal
güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu
düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın,
başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının
önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması
için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara
tabi tutulabilir.”
30. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre ifade
özgürlüğü, demokratik toplumun temelini oluşturan ana unsurlardandır. AİHM,
ifade özgürlüğüne ilişkin kararlarında ifade özgürlüğünün toplumun ilerlemesi
ve bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini teşkil ettiğini
yinelemektedir. AİHM"e göre 10. maddenin 2. paragrafı
saklı tutulmak üzere ifade özgürlüğü sadece toplum tarafından kabul gören,
zararsız veya ilgisiz kabul edilen "bilgi" ve "fikirler"
için değil incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için
de geçerlidir. İfade özgürlüğü, yokluğu hâlinde "demokratik bir toplum"dan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün
ve açık fikirliliğin bir gereğidir. AİHM, 10. maddede güvence altına alınan bu
hakkın bazı istisnalara tabi olduğunu ancak bu istisnaların dar yorumlanması ve
bu hakkın sınırlandırılmasının ikna edici olması gerektiğini vurgulamıştır (Handyside/Birleşik Krallık, B. No: 5493/72,
7/12/1976 § 49; Von Hannover/Almanya (No. 2), B. No: 40660/08
ve 60641/08, 7/2/2012, § 101).
2. İfade Özgürlüğü ve İtibarın Korunmasını
İsteme Hakkı Arasındaki İlişki
31. AİHM, kamuya mal olmuş kişilerin şöhret ve itibarı ile ifade
özgürlüğünün çatışması hâlinde 10. maddenin (2) numaralı fıkrasında yer alan
"başkalarının... haklarının korunması"
ifadesine müracaat etmektedir. AİHM Büyük Dairesi 7/2/2012 tarihinde
verdiği iki kararda - Von Hannover/Almanya (2) [BD] ve Axel Springer AG/Almanya [BD] - ifade hürriyeti ve özel hayata saygı
hakkının dengelenmesinde kullanılan ilkeleri sistematik olarak açıklamış ve
uygulamıştır. Bunlar ifade özgürlüğüne konu açıklamanın kamu yararına ilişkin
bir tartışmaya sağladığı katkı (Von
Hannover/Almanya (2), § 109),ilgili kişinin tanınırlığı, toplumdaki
rolü ve işlevi ile yazıya konu olan faaliyetin niteliği, haber veya makalenin
konusu (Von Hannover/Almanya (2), § 110; Von Hannover/Almanya, B. No:59320/00,
24/09/2004, §§ 63-66; kamu tarafından tanınan kişiler için korumanın daha esnek
olacağına ilişkin bir karar için bkz. Minelli/İsviçre
(k.k.), B. No: 14991/02, 14/6/2005),
ilgili kişinin daha önceki davranışları (Von
Hannover/Almanya (2), § 111), yayının içeriği, şekli ve etkileri (Von Hannover/Almanya (2), § 112), bilgilerin
elde edilme koşulları ve gerçekliği (Axel
Springer AG/Almanya, § 93; Von Hannover/Almanya (2), § 113) ve uygulanan
yaptırımın niteliği (Axel Springer AG/Almanya, §
95).
3. Siyasetçilerin İfade Özgürlüklerinin ve
İtibar Haklarının Korunması
32. Herkes için değerli olan ifade özgürlüğü; seçmenlerini
temsil eden, onların kaygılarına işaret eden ve çıkarlarını savunan halk
tarafından seçilmiş bir kimse için özellikle değerlidir. Sonuç olarak başvuran
gibi muhalefet partisinden bir milletvekilinin ifade özgürlüğüne yönelik
müdahaleler, AİHM’i daha sıkı bir denetim
gerçekleştirmeye sevk etmektedir (Jerusalem/Avusturya,
B. No: 26958/95, 27/2/2001, § 36).
33. AİHM, ifade özgürlüğü ile başkalarının hak ve
özgürlüklerinin çatışması hâlinde şöhret ve itibarı söz konusu olan kişi bir
siyasetçi ise ilke olarak ifade özgürlüğü lehine bir değerlendirme yapmaktadır.
AİHM, Lingens/Avusturya (B. No: 9815/82, 8/7/1986, §
42) kararında politikacıların kendilerine yöneltilen ağır eleştirilere tahammül
etmek durumunda olduğunu vurgulamıştır:
" ...Basın özgürlüğü,
halka siyasal liderlerinin düşünce ve davranışlarını tanıma ve onlar hakkında
fikir oluşturma imkanı verir. Daha genel olarak siyasal tartışma özgürlüğü Sözleşme"ye hakim olan demokratik toplum anlayışının tam da
merkezinde yer alır.
Bir siyasetçiyle ilgili eleştirilerin kabul
edilebilir sınırları, özel bir şahısla ilgili eleştiri sınırına göre daha
geniştir. Bir siyasetçi, özel şahıstan farklı olarak, her sözünü ve eylemini
bilerek ve kaçınılmaz bir biçimde, gazetecilerin ve halkın yakın denetimine
açar. Siyasetçi kendisine yönelik eleştirilere karşı daha geniş bir hoşgörü göstermek
zorundadır..."
34. AİHM; mevcut başvuruya benzer özellikleri olan Pakdemirli/Türkiye (B. No: 35839/97,
22/2/2005) kararında, bir siyasetçi olan başvurucunun bir başka siyaset adamını
küçük düşürücü ifadeler kullandığı gerekçesiyle fahiş tutarda tazminat ödemeye
mahkûm edilmesinin ifade özgürlüğünü ihlal ettiği yönündeki şikâyeti
incelemiştir.
i. Olayların
geçtiği tarihte ana muhalefet partisinin genel başkan yardımcısı olan başvurucu
Ekrem Pakdemirli, bir otoyolun hizmete açılması vesilesiyle açık havada
düzenlenen bir basın toplantısında konuşma yapmıştır. Başvurucu, Cumhurbaşkanı
Süleyman Demirel’i 1991 yılında ana muhalefet partisi genel başkanı iken
Anavatan Partisinden (ANAP) iki bakanın milletvekili dokunulmazlığını
kaldırdığı için eleştirmiştir. Başvurucunun konuşmasında bahsettiği tarihlerde
otoyolların yapımına ayrılan ödeneği zimmetlerine geçirmekle suçlanan eski
bakanlar Yüce Divana çıkarılmış ve haklarında beraat kararı verilmiştir.
ii. 21/4/1995 tarihinde Demirel, şahsına ve Cumhurbaşkanlığı
makamına karşı iftira ve hakarette bulunulduğu gerekçesiyle başvuran hakkında
tazminat davası açmıştır. Davacı; başvuranın nezaketten yoksun, küçültücü,
aşağılayıcı, hakaret dolu ve iftira niteliğinde sözler sarf ettiğini iddia
etmiştir. Bu sözlere gerek yazılı gerekse görsel basın geniş yer vermiştir.
Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi, başvurucunun davacıya tazminat ödemesine karar
vermiştir. Başvurucu, gecikme faizleri de eklenerek 7.925.780.000 TL (o dönemde
yaklaşık 60.000 euro) tazminat ödemiştir. Söz konusu
miktarın itibara yönelik müdahalelerde o tarihe kadar Türkiye"de verilmiş en
yüksek miktar olduğu iddia edilmiştir.
iii. AİHM, o
dönemde iki tarafın konumunun değerlendirilecek unsurlar arasında ilk sırada
yer aldığını not etmiştir. Bir yanda milletvekili, eski bir bakan ve olaylardan
önce iktidardaki partinin genel başkan yardımcısı olan başvurucu; diğer yanda
ise daha önce ana muhalefet partisi lideri olan Cumhurbaşkanı Demirel vardır.
İkinci olarak AİHM, davaya ait bütün olayların siyasi bağlamda yer aldığını
tespit etmiştir.
iv. AİHM,
politikacıların kendilerine yöneltilen ağır eleştirilere tahammül etmek
durumunda olduğunu bir kez daha hatırlatmıştır:
"AİHM, sıradan bir kimse ile karşılaştırıldığında kabul edilebilir
eleştiri sınırlarının, halka mal olmuş bir kişi olarak hareket eden siyaset
adamları için daha geniş olduğunu bir çok kez hatırlatmıştır. Siyasetçilerin
fiil ve davranışları, kaçınılmaz olarak ve bilinçli bir şekilde, gazetecilerin
olduğu kadar vatandaşların, hepsinden çok da siyasi rakibinin sıkı bir
denetimine tabidir. Bir siyaset adamının, özellikle de kendisi eleştiriye yol
açabilecek halka açık konuşmalar yaptığı zaman, daha fazla hoşgörü göstermesi
gerekir. Elbette özel yaşamının dışındaki alanda bile siyaset adamının da
itibarını koruma hakkı vardır. Bununla birlikte ifade özgürlüğüne getirilen
istisnalar dar bir yorumu zorunlu kılmaktadır ve bu korumanın gerektirdikleri
ile siyasi sorunların özgürce tartışılmasının getirdiği yararlar denge içinde
olmalıdır (bkz.Lingens/Avusturya, § 42; Oberschlıck/Avusturya (No:2), B. No:20834/92, 1/4/1997, §
29" (§ 45)
v. AİHM,
başvurucunun kullanmış olduğu "yalancı,
iftiracı, Çankaya’nın şişmanı, dar kafalı, lastikleri patlasın, öbür dünyaya
gidince Allah affetmez" ifadelerinin siyasi bir eleştiri
olmaktan çok bir "hakaret ve beddua tufanı" olduğunu ifade etmiştir. AİHM"e göre, ilgili kişiler ve konuşmanın çerçevesi politik
alanda yer alsa ve polemik gibi görünse bile bu sözler belli ölçüde bir kişisel
saldırı oluşturmaktadır. AİHM, başvurucunun kullandığı sözlerin siyasi bir
tartışma içindeki bir görüş kapsamında çözümlenebilmesinin zor olduğunu ifade
etmiştir.
vi. AİHM, ilk
derece mahkemesi hâkiminin tazminat miktarını belirlerken kullandığı
“tarafların sosyo-ekonomik durumu” ölçütünün
tarafların birbirlerine karşı durumları arasında bir denge sağlamak için değil
mümkün olan en yüksek tazminat tutarını belirlemek için kullandığını tespit
etmiştir. İlk derece mahkemesi; başvuranın toplumdaki yerini, eğitim seviyesi
ile üniversite profesörü olarak statüsünü ve bir ceza davasında
cezalandırılmamış olmasını başvurucunun onun aleyhine işleyen etkenler olarak
ele almıştır. AİHM, kararın keyfî bir biçimde verilmiş olduğu görüntüsünü veren
bir diğer kaygı verici unsurun da mahkemenin değerlendirmelerinde -davacının
şahsiyetine yönelik zararı dikkate almayarak- Cumhurbaşkanı’nın statüsünü aşırı
ölçüde koruması olduğunu belirtmiştir.
vii. Sonuç olarak
AİHM, derece mahkemelerinin tazminatı bir cezalandırma aracına dönüştürdükleri
kanaatine ulaşmıştır. AİHM"e göre, verilen tazminat
cezasının miktarı bu tür davalarda genellikle verilen tutarlarla ve söz konusu
konuşmanın ağırlığıyla karşılaştırıldığında ulusal yasalarla gözetilen amaç ile
makul bir orantılılık ilişkisi içinde değildir. AİHM, bu kadar büyük bir
miktarda tazminat cezası verilmesinin “demokratik bir toplumda gerekli”
olduğunun kabul edilemeyeceğine ve Sözleşme"nin 10. maddesinin ihlal edildiğine
karar vermiştir.
35. AİHM, Keller/Macaristan
(B. No: 33352/02, 4/4/2006) kabul edilemezlik kararında, bir siyasetçinin başka
bir siyasetçiyi ağır sözlerle eleştirmesine ilişkin bir başvuruyu
değerlendirmiştir.
i. Başvurucu, bir parlamenterdir. Başvurucu, parlamentonun bir
oturumunda aşırı sağ gruplarla ilgili bir ulusal güvenlik soruşturmasının
başarısızlığa uğraması hakkında bazı iddialarda bulunmuştur. Başvurucuya göre
söz konusu başarısızlık, bir bakanın babasının bir zamanlar Naziler ile
ilişkili aşırı bir sağ grubun üyesi olmasıyla ilgili olabilir. Başvurucu,
bakanın ismini açıklamamıştır. Ertesi gün ulusal günlük bir gazetede yayımlanan
makalede bakanın kimliğine ilişkin daha ayrıntılı bilgiler ve isminin baş
harfleri (E.D.) verilmiştir. Bir süre sonra bir televizyon programında yapılan
mülakatta başvurucu, parlamentoda ileri sürdüğü iddiaların gerçekten de E.D.
ile ilgili olduğunu doğrulamıştır.
ii. Bakan E.D. kişilik haklarına müdahalede bulunduğu iddiası
ile başvurucu hakkında dava açmıştır. İlk derece mahkemesi başvurucunun hiçbir
delile dayanmadan yaptığı açıklamalar ile davacının şöhretine ve yaklaşan
seçimler ışığında politik itibarına zarar verdiğine karar vermiştir.
Başvurucunun 3.240 avro manevi tazminat ödemesine, masrafları başvurucuya ait
olmak üzere kararın günlük bir gazetede ve televizyonda yayımlanmasına karar
verilmiştir. Bölge mahkemesi, ilk derece mahkemesi kararını bazı
değişikliklerle onamıştır.
iii. AİHM, başvurucunun ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin
kanuni dayanağının bulunduğuna, başkalarının şöhret ve haklarının korunması
meşru amacı taşıdığına ikna olmuştur. "Demokratik bir toplumda
gereklilik" kriteri ile ilgili olarak AİHM, başvurucunun iddialarının
değer yargıları değil olgusal ve kanıta duyarlı iddialar olduğunu ve
başvurucunun bu iddiaları kanıtlamakta başarısız olduğunu kabul etmiştir. AİHM,
başvurucunun görevlerini kişisel sebeplerle kasten yerine getirmediği yönündeki
iddialarının üst düzey bir kamu görevlisi olan müştekinin dürüstlüğüne olan
kamu güvenine zarar verme kapasitesi olduğunu tespit etmiştir.
iv. AİHM; Sözleşme"nin 10. maddesinin (2) numaralı fıkrasında
öngörüldüğü şekilde üçüncü kişilerin itibarının korunmasının siyasetçileri de
kapsadığını, bir siyasetçinin başka bir siyasetçiyi eleştirdiği durumlarda ve
özellikle söz konusu eleştirilerin parlamento gibi ayrıcalıklı bir alanda dile
getirildiğinde geçerli olduğunu hatırlatmıştır. AİHM, başvurucunun davacının
kim olduğuna ilişkin açıklamalarının televizyon programına yaptığı
açıklamalardan sonra iyice belirginlik kazandığını belirtmiştir. Bu gibi üstü
kapalı imalar parlamenter müzakerelerin dokunulmazlığından faydalanamaz.
v. AİHM, orantılılık konusunda da değerlendirmelerde
bulunmuştur. AİHM, başvurucu hakkında ceza mahkemelerinde değil yalnızca hukuk
mahkemelerinde dava açıldığını ve basında bir düzeltme yayımlaması ile
başvurucunun aldığı brüt maaşın iki katından daha az bir tutarda manevi
tazminata hükmedildiğini hatırlatmış; tazminatı müştekinin şöhret ve haklarının
korunması meşru amacına ulaşmak için orantısız bulmamıştır.
4. Kamu Görevlilerinin İtibar Hakkının
Korunması
36. AİHM yakın tarihli Jalbă /
Romanya (B. No: 43912/10, 18/2/2014) kararında bir kamu görevlisinin itibarının
yeterince korunmamış olması nedeniyle ihlal kararı vermiştir.
i. Başvurucu, Galati Belediye
Başkanlığında teknik birimin başkanı olarak görev yapmaktadır. 11/4/2008
tarihinde yerel online bir gazete olan Antidotul’da
gazeteci I.G. “Belediye Başkanlığında iki kurnaz Galati’deki
maxi-taxi mafyasını koruyor” başlıklı bir makale
yayımlamıştır. Bu başlık altında başvurucunun fotoğrafına şu ifadelerle birlikte
yer verilmiştir: “Enayiler Jalba’ya boşuna şikâyet
ediyorlar.” Makale, başvurucunun daha önce Belediyede ulaştırma müdürü olduğu
bilgisinin verilmesiyle başlamıştır. Daha sonra gazeteci, gerçek olduğunu iddia
ederek bir dizi olay aktarmıştır. Gazeteciye göre başvurucunun halefinin oğlu,
bölgede bulunan maxi-taxi ulaşım sağlayıcılarının en
büyük şirketlerinden biri olan S. Şirketinde müdür olarak istihdam edilmiştir
ve bu tesadüf değildir. Bunun amacı Şirketin yol güvenliğini ve kârlılığını
garanti altına almaktır. Ayrıca başvurucunun bu tür sinsi işlerde yer alan eski
bir tilki olduğu ve maxi-taxi güzergâhında faaliyet
yapan birçok aracın sahibi olduğu belirtilmiştir. Son olarak başvurucunun
ulaşım hizmetlerinin gelişimiyle değil banka hesaplarını doldurmakla meşgul
olduğu gibi kimi iddialarda bulunulmuştur.
ii. Başvurucunun açtığı tazminat davası ilk derece mahkemesince
kabul edilmesine rağmen bu karar, gazetede yer alan ifadelerin ifade özgürlüğü
kapsamında yer aldığı gerekçesiyle Bölge Mahkemesi tarafından bozulmuştur.
Ayrıca başvurucunun iftira dolayısıyla ceza davası açılması gerektiği yönündeki
şikâyeti de iftiranın ceza hukuku kapsamında suç olmaktan çıkarıldığı
gerekçesiyle yerel savcılık tarafından kabul edilmemiştir.
iii. AİHM, olgu isnadı ve değer yargılarının ifade edilmesi
arasında ayrım yapılması gerektiğini ifade etmiştir. AİHM, Galati
Bölge Mahkemesinden farklı olarak bu davadaki iddiaları değer yargısı olarak
görmemiştir. AİHM, kamu görevlilerinin katlanmaları gereken eleştiri marjının
sıradan vatandaşlara göre daha geniş olduğunu ancak bu olayda başvurucuya yönelik
yolsuzluk ve hukuksuzluk iddialarının onun performansını etkileyebileceğini
belirtmiştir. Yargılamalar esnasında iddiaların doğruluğuna ilişkin bir kanıt
sunulmamış, mahkemelerin de bu yönde bir tespiti olmamıştır. AİHM"e göre makaledeki ifadeler kabul edilebilir sınırları
aşmıştır. AİHM, gazetecinin ifade özgürlüğünün başvurucunun itibarının
korunmasına nazaran ağır basmasıyla ilgili olarak Bölge Mahkemesinin ileri
sürdüğü gerekçelerin yetersiz olduğuna ve Sözleşme"nin 8. maddesinin ihlal
edildiğine karar vermiştir.
37. AİHM Büyük Dairesi, Janowski/Polonya (B. No: 25716/94, 21/01/1999) kararında bir
gazetecinin hakaret nedeniyle cezalandırılmasının ifade özgürlüğünü ihlal
etmediğine karar vermiştir.
i. Bir gazeteci olan başvurucu, şehir meydanında satış yapan
sokak satıcılarının orayı terk edip başka bir yere gitmelerini isteyen belediye
zabıtalarının yüzlerine karşı "aptal" ve "hödük" ifadelerini
kullanmıştır. Başvuruyu ifade özgürlüğü çerçevesinde inceleyen AİHM,ilk olarak başvurucunun bu sözlerinin kamuoyunu
ilgilendiren konularda yapılan açık bir tartışmanın parçası olmadığını ve basın
özgürlüğü ile de bir ilişkisi olmadığını tespit etmiştir. AİHM"e
göre olay sırasında başvurucu bir gazeteci değil sıradan bir bireydir.
Başvurucu, hakkındaki cezanın resmî otoritelerin sansürü geri getirme denemesi
ve gelecekte eleştiri özgürlüğü yönünden cesaret kırıcı olduğunu iddia
etmiştir. AİHM, başvurucunun bu argümantasyonunu ikna
edici bulmamıştır.
ii. AİHM, kamu gücünü kullanan memurlara yönelik kabul
edilebilir eleştiri sınırının sıradan bireylere göre daha geniş olduğunu
hatırlatmıştır. Ancak bu, memurların -politikacılar kadar geniş bir şekilde-
her söz ve davranışını kamu denetimine açtığı anlamına gelmez. Memurlara
politikacılarla eşit muamele edilebileceği de söylenemez. Memurların
görevlerinde başarılı olmaları kamu güveninden faydalanmaları ile bağlantılıdır
ve bu sebeple onların görevlerini yaptıkları sırada sözlü saldırılara karşı
korunmalarını gerektirebilir.
iii. AİHM, başvurucunun hararetli bir tartışma sırasında
vatandaşların faydasına olmayacak kaba bir dile başvurduğuna karar vermiştir.
Bu dil ona nasıl cevap verileceğini bilen memurlara yöneltilmiş olmakla
birlikte başvurucu, zabıta görevlilerini kamuya açık bir alanda ve birçok
kişinin önündeaşağılamıştır. AİHM, zabıta
görevlilerinin eylemlerinin saldırgan ve kaba bir dil kullanmayı haklı
göstermediğine karar vermiştir. AİHM, başvurucunun sözlerinin ifade özgürlüğü
kapsamında değerlendirilemeyeceğine karar vermiştir.
V. İNCELEME VE GEREKÇE
38. Mahkemenin 25/10/2017 tarihinde yapmış olduğu toplantıda
başvuru incelenip gereği düşünüldü:
A. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü
39. Başvurucu;
i. İlk derece
mahkemesinin başvuruya konu konuşmaya bütüncül yaklaşmadığını, konuşmadan
birkaç cümle alarak karar verdiğini iddia etmiştir.Siyasetçilerin
kendilerine yöneltilen en sert ve hatta incitici sözlere katlanmaları
gerektiğini ileri sürmüştür. Başvurucuya göre siyasetçilere yönelik eleştiriler
olmadan demokratik bir toplum söz konusu olamaz. Tazminat ödemeye mahkûm
edilmesi nedeniyle Anayasa"nın 26. maddesinde koruma altında bulunan ifade
özgürlüğünün ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
ii. İlk derece mahkemesi kararının 4721 sayılı Kanun ile
ilişkilendirilmemesinden şikâyetçi olmuştur. Ayrıca mahkûmiyet kararının AİHM
ve Anayasa Mahkemesi kararları ile de ilişkilendirilmediğini ve bu sebeplerle
adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. TBMM çatısı
altındaki sözlerinden dolayı kendisinin hiçbir sorumluluğunun söz konusu
olamadığını, bir parti genel başkanının konuşmasından dolayı
cezalandırılmasının Anayasa"nın 68. maddesinin "Siyasî
partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır."
biçimindeki ikinci fıkrasını ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
iii. İhlalin
tespiti ile tahsil edilen tazminat ve yargılama giderlerinin kendisine
ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir.
40. Bakanlık görüşünde;
i. Başvurucunun
ifade özgürlüğü ile davacının şeref ve itibarının korunmasını isteme hakkı
arasında demokratik bir toplumun gerekleri dikkate alınarak adil bir dengenin
kurulması gerektiği ifade edilmiştir. Bakanlık; devletin, bireyin manevi
varlığının bir parçası olan itibarına keyfî olarak müdahale etmemek ve üçüncü
kişilerin saldırılarını önlemekle yükümlü olduğunu belirtmiştir. Bakanlık,
siyasi kişilerin de özel hayatlarına saygı gösterilmesi ve özel hayatlarının
korunması konusunda meşru bir beklentisinin olduğunu ifade etmiştir. Bakanlığa
göre siyasal hayatta rol alan kişilere yöneltilen eleştiri daha geniş olmakla
birlikte bu durum eleştiri sınırlarını aşarak hakaret içeren söz ve ifadelerin
kullanılabileceği şeklinde asla yorumlanmamalıdır.
ii. Anayasa
Mahkemesi ve AİHM"in ifade özgürlüğü ile itibar
hakkının dengelendiği bir dizi kararı zikredilmiştir. Bakanlığa göre zikredilen
kararlarda kişilerin şeref ve itibarına eleştiri sınırlarını aşan ve hakaret
içeren sözlerle yapılan saldırılarda özel hayat hakkı korunmaya daha değer
görülmüştür.
iii. Başvurucunun ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin
demokratik toplumda gerekli olduğu ifade edilmiştir. Bakanlığa göre aleyhine
hakaretamiz sözler söylenen kişi Türkiye Cumhuriyeti"nin Başbakanı"dır ve söylenen
sözler eleştiri sınırlarını aşmakta ve davacının şöhret ve haysiyetine saldırı
niteliği taşımaktadır. Başvurucu, muhalefet görevi çerçevesinde Hükûmet
tarafından yürütülen politikaları sert bir üslupla eleştirmemiş; tüm toplum
tarafından yüz kızartıcı bir eylem olarak bilinen hırsızlık suçunu, devletin
Başbakanı"na atfetmiştir. Bakanlığa göre başvurucunun kullandığı sözlerin
kamuoyunda ve uluslararası mecrada Başbakan"ın itibarını, saygınlığını ve
güvenini zedeleme potansiyeli vardır ve Başbakan"a soyut ifadelerle hakaret
edilmesinin siyasi tartışmalara bir faydası olduğu kabul edilemez. Bakanlık
ayrıca, başvurucu aleyhine hükmedilen manevi tazminatın miktarının hedeflenen
meşru amaçla orantılı olduğunu ileri sürmüştür.
iv. Başvurucunun
şikâyeti yönünden açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemezlik
kararı verilmesi gerektiği ifade edilmiştir.
41. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanında esas itibarıyla
başvuru dilekçelerindeki iddialarını yinelemiştir. Başvurucu ilaveten
Başbakan"ın üslubunun sert ve gerilim yüklü olduğunu, bunun karşılığında ona
yönelik eleştirilerin de benzer nitelikte olmasının normal kabul edilmesi
gerektiğini ifade etmiştir. Başvurucu ayrıca kendisinin konuşmasının
Başbakan"ın o tarihteki konuşmalarına önemli ölçüde cevap olduğunu, Başbakan
ile kendisinin konuşmalarının birbirlerinin devamı olarak gözönünde
bulundurulması gerektiğini ve konuşma bütünlüğünün göz ardı edilmemesi
gerektiğini ileri sürmüştür.
B. Değerlendirme
42. İddianın değerlendirilmesinde esas alınacak Anayasa’nın “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” kenar
başlıklı 26. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
“Herkes, düşünce ve
kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak
açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi
olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar...
Bu hürriyetlerin kullanılması,... başkalarının
şöhret veya haklarının,... korunması ... amaçlarıyla sınırlanabilir…
Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin
kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir.”
43. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan
hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini
kendisi takdir eder (Tahir Canan, B.
No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucunun iddialarının Anayasa"nın 26.
maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.
1. Kabul Edilebilirlik Yönünden
44. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine
karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan ifade
özgürlüğünün ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar
verilmesi gerekir.
2. Esas Yönünden
a. Müdahalenin Varlığı
45. Partisinin TBMM grup toplantısında kullandığı sözler
nedeniyle başvurucunun 5.000 TL manevi tazminat ödemesine karar verilmiştir.
Söz konusu Mahkeme kararı ile başvurucunun ifade özgürlüğüne yönelik bir
müdahale yapılmıştır.
b. Müdahalenin İhlal Oluşturup Oluşturmadığı
46. Anayasa’nın 13. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
"Temel hak ve
hürriyetler, ... yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere
bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, ... demokratik
toplum düzeninin ... gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.”
47. Yukarıda anılan müdahale Anayasa’nın 13. maddesinde
belirtilen koşulları yerine getirmediği müddetçe Anayasa’nın 26. maddesinin
ihlalini teşkil edecektir. Bu sebeple sınırlamanın Anayasa’nın 13. maddesinde
öngörülen ve somut başvuruya uygun düşen, kanun tarafından öngörülme,
Anayasa’nın 26. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen haklı sebeplerden bir
veya daha fazlasına dayanma, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve
ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına uygun olup olmadığının
belirlenmesi gerekir.
i. Kanunilik
48. 4721 sayılı Kanun’un 24. ve 25. maddeleri ile 6098 sayılı
Kanun’un 58. maddesinin “kanunla sınırlama” ölçütünü karşıladığı sonucuna
varılmıştır.
ii. Meşru Amaç
49. Başvurucunun tazminat ödemekle cezalandırılmasına ilişkin
kararın "başkalarının şöhret veya haklarının korunması"na
yönelik önlemlerin bir parçası olduğu ve meşru bir amaç taşıdığı sonucuna
varılmıştır.
iii. Demokratik Toplum
Düzeninin Gereklerine Uygunluk ve Ölçülülük
(1) Genel İlkeler
(a) Kavram
50. Anayasa Mahkemesi "demokratik toplum düzeninin
gerekleri" ifadesinden ne anlaşılması gerektiğini daha önce pek çok kez
açıklamıştır. Buna göre temel hak ve özgürlükleri sınırlayan tedbir, bir
toplumsal ihtiyacı karşılamalı ve başvurulabilecek en son çare niteliğinde
olmalıdır (Bekir Coşkun [GK], B.
No: 2014/12151, 4/6/2015, § 51; Mehmet Ali
Aydın [GK], B. No: 2013/9343, 4/6/2015, § 68; Tansel Çölaşan, B. No: 2014/6128,
7/7/2015, § 51).
51. Öte yandan temel hak ve özgürlüklere yönelik herhangi bir
sınırlamanın -demokratik toplum düzeni için gerekli nitelikte olmakla birlikte-
temel haklara en az müdahaleye olanak veren ölçülü bir sınırlama niteliğinde
olup olmadığının da incelenmesi gerekir (AYM, E.2007/4, K.2007/81, 18/10/2007; Kamuran Reşit Bekir [GK], B. No:
2013/3614, 8/4/2015, § 63; Bekir Coşkun, §§
53, 54; ölçülülük ilkesine ilişkin açıklamalar için ayrıca bkz. Abdullah Öcalan [GK], B. No: 2013/409,
25/6/2014, §§ 96-98; Tansel Çölaşan, §§
54, 55;Mehmet Ali Aydın, §§
70-72). Bu sebeple hükmedilen tazminatın müştekinin maruz kaldığı düşünülen
zararıyla makul bir ölçülülük ilişkisi içinde olması gerekir.
52. Öte yandan Anayasa’nın 26. maddesinin birinci fıkrası, ifade
özgürlüğüne içerik bakımından bir sınırlama getirmemiştir. İfade özgürlüğü;
siyasi, sanatsal, akademik veya ticari düşünce ve kanaat açıklamaları gibi her
türlü ifadeyi kapsamına almaktadır (Ergün
Poyraz (2) [GK], B. No: 2013/8503, 27/10/2015, § 37; Önder Balıkçı, B. No: 2014/6009,
15/2/2017, § 40). Bu itibarla bir siyasetçinin kamuoyuna aktardığı görüşleri başkaları
açısından “değersiz” veya “yararsız” görülse bile kişilerin subjektif
değerlendirmelerinden bağımsız olarak ifade özgürlüğünün korumasındadır.
(b)Temel Hak ve Özgürlüklerin Kullanımında Ödev
ve Sorumluluklar
53. Demokratik bir toplumda siyasetçilere diğer siyasetçileri,
hükûmet mensuplarını ve kamu görevlilerini eleştirme ve onlar hakkında yorum
yapma hakkı tanınmış olmakla birlikte Anayasa"nın 26. maddesi sınırsız bir
ifade özgürlüğünü tamamen garanti etmemiştir. Somut başvuruyla bağlantılı olarak
söylenecek olursa siyasetçilere yönelik eleştirilerin kişilerin itibarlarına
zarar verir boyuta ulaşmaması gerekir. Bu, kişilerin sahip oldukları temel hak
ve hürriyetleri kullanırken sahip oldukları ödev ve sorumluluklara gönderme
yapan "Temel hak ve hürriyetler,
kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da
ihtiva eder." biçimindeki Anayasa"nın 12. maddesinin ikinci
fıkrasından doğan bir zorunluluktur. Anayasa"nın 26. maddenin ikinci fıkrasında
yer alan sınırlamalara uyma yükümlülüğü, ifade özgürlüğünün kullanımına herkes
için geçerli olan bazı "görev ve sorumluluklar" getirmektedir (Örnek
kararlar için bkz. Erdem Gül ve Can Dündar [GK],
B. No: 2015/18567, 22/2/2016, § 89; R.V.Y.
A.Ş., B. No: 2013/1429, 14/10/2015, § 35; Fatih Taş [GK], B. No: 2013/1461, 12/11/2014, § 67;Önder Balıkçı, § 43). Söz konusu
sorumlulukların kapsamı, başvurucunun koşullarına ve ifade özgürlüğünü
kullandığı vasıtalara göre değişir. Anayasa Mahkemesi, bir cezanın
"demokratik bir toplumda gerekli" olup olmadığını incelerken
meselenin bu yönünü görmezlikten gelmeyecektir.
(c) Başkalarının Şöhret veya Haklarının
Korunması
54. Anayasa’nın 26. maddesinin ikinci fıkrasına göre ifade
özgürlüğünün sınırlandırılma nedenlerinden ve bu bağlamda ifade özgürlüğünü
kullananların uyması gereken görev ve sorumluluklardan biri de başkalarının
şöhret veya haklarının korunmasıdır. Bireyin şeref ve itibarı, kişisel
kimliğinin ve manevi bütünlüğünün bir parçasını oluşturur ve Anayasa’nın 17.
maddesinin birinci fıkrasının korumasından faydalanır (İlhan Cihaner (2), B.
No: 2013/5574, 30/6/2014, § 44). Devlet, bireyin şeref ve itibarına keyfî
olarak müdahale etmemek ve üçüncü kişilerin saldırılarını önlemekle yükümlüdür
(Nilgün Halloran, B.
No: 2012/1184, 16/7/2014, § 41; Adnan Oktar (3), B. No: 2013/1123,
2/10/2013, § 33; Bekir Coşkun, §
45; Önder Balıkçı, § 44). Bununla
beraber elbette siyaset adamlarının da şöhretlerini koruma hakları vardır.
55. Buna ilave olarak Anayasa Mahkemesi; siyasetçilerin,
kamuoyunca tanınan kişilerin ve kamusal yetki kullanan görevlilerin gördükleri
işlev nedeniyle daha fazla eleştiriye katlanmak durumunda olduklarını ve
bunlara yönelik eleştirinin sınırlarının çok daha geniş olduğunu her zaman
vurgulamıştır(Siyasetçilerle ilgili olarak bkz. Ergün Poyraz (2), § 58; kamusal yetki kullanan görevlilerle
ilgili olarak bkz. Nilgün Halloran, § 45; tanınan bir Cumhuriyet
başsavcısı ile ilgili olarak bkz. İlhan Cihaner (2), § 82; tanınan ve siyasete
hazırlanan bir kamu görevlisi ile ilgili olarak bkz. Önder Balıkçı, § 42).
(d) İfade Özgürlüğü ile İtibarın Korunmasını
İsteme Hakkı Arasında Adil Denge
56. Bu sebeplerle Anayasa Mahkemesi benzer başvurularda,
aleyhine tazminata hükmedilmesi nedeniyle başvurucunun müdahale edilen ifade
özgürlüğü ile başvurucunun konuşmasındaki iddialar ve ifadeler nedeniyle
davacının müdahale edilen şeref ve itibar hakkının korunması arasında adil bir
dengenin gözetilip gözetilmediğini değerlendirir (Nilgün Halloran, § 27; İlhan Cihaner (2), §
39). Bu, soyut bir değerlendirme değildir. Çatışan haklar arasında dengeleme
yapılabilmesi için başvurucunun kullandığı ifadelerin türünün, kamusal
tartışmalara katkı sunma kapasitesinin, ifadelere yönelik kısıtlamaların
niteliğinin ve kapsamının, ifadelerin kimin tarafından dile getirildiğinin,
kime yöneldiğinin, tarafların ünlülük derecelerinin ve ilgili kişilerin önceki
davranışlarının, kamuoyu ile diğer kişilerin kullanılan ifadeler karşısında
sahip oldukları hakların ağırlığının değerlendirilmesi gerekir (Nilgün Halloran, §
41; Ergün Poyraz (2), § 56; Kadir Sağdıç, B. No: 2014/5369, 22/9/2016,
§§ 58-66; İlhan Cihaner,
§§ 66-73). Bunun için başvurucu tarafından söylenen sözlerin,
yapılan konuşmanın tamamı ve söylendiği bağlamdan kopartılmaksızın olayın
bütünselliği içinde değerlendirilmesi gerekir (Nilgün Halloran, §
52; Önder Balıkçı, § 45).
57. Söz konusu değerlendirmelerde derece mahkemelerinin belirli
bir takdir yetkisi bulunmaktadır. Ancak bu takdir payı, Anayasa Mahkemesinin
denetimindedir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi, bir “kısıtlama”nın
ifade özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığı hususuna karar vermede yetki sahibi
olan iç hukuktaki son mercidir.
58. Anayasa Mahkemesinin görevi, bu denetimi yerine getirirken
derece mahkemelerinin yerini almak değildir fakat söz konusu yargı mercilerinin
takdir yetkilerini kullanarak verdikleri kararların Anayasa"nın 26. maddesi
açısından doğruluğunu denetlemektir. Anayasa Mahkemesi, başvuru konusu olan
müdahalenin “gözetilen meşru amaçla orantılı” olup olmadığını ve bunu haklı
göstermek için ulusal makamlar tarafından ortaya konan gerekçelerin “uygun ve
yeterli” görünüp görünmediğini tespit edebilmek amacıyla söz konusu müdahaleyi
davanın bütününe bakarak değerlendirecektir.
(2) İlkelerin Olaya
Uygulanması
59. Eldeki başvurunun çözümlenmesinde gözönünde
tutulması gereken ilk husushem başvurucu hem de
davacının toplumsal konumlarıdır. Bir yanda olayların meydana geldiği dönemde
ve ana muhalefet görevinde bulunan Türkiye"nin en eski partisinin hâlen lideri
olan başvurucu Kemal Kılıçdaroğlu, diğer yanda ise o
dönemde başbakan ve günümüzde cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan
bulunmaktadır. Her iki isim de politik arenada oldukça aktif bir konuma
sahiptir ve siyaseten çekişmeli ve uzun bir geçmişe sahiptirler.
60. Seçmenlerini temsil eden, onların taleplerini, endişelerini
ve düşüncelerini politik alana aktaran ve çıkarlarını savunan, seçilmiş
kimseler için ifade özgürlüğünün özellikle değerli olduğu açıktır. Bu sebeple
müdahale eğer bir siyasetçinin ve özellikle ana muhalefet partisinin genel
başkanının ifade özgürlüğüne yönelik ise başvuruların çok daha sıkı bir
denetimden geçirilmesi gerekmektedir.
61. İlk olarak mevcut başvuru konusu olaylar halka mal olmuş
kişiler olarak hareket eden siyaset adamları arasında geçtiği için kabul edilebilir
eleştiri sınırları, sıradan bir kimse ile karşılaştırıldığında daha geniştir.
Bu tür eleştirilerin siyaset adamları için oyunun kurallarının bir parçası
olduğu akılda tutulmalıdır. Bu sebeplerle eldeki başvuruya konu olayın
tarafları olan siyasetçilerin sıradan insanlara göre daha fazla hoşgörü
göstermeleri gerekir.
62. Gözönüne alınması gereken ikinci
husus ise davaya ait olayların tamamının kişilerin hayatlarının diğer bireylere
kapalı ve mahrem alanında değil siyasi alanda yer almasıdır. Başvurucu,
başvuruya konu iki ayrı konuşmasında kapsamlı bir şekilde Türkiye"de ve
dünyadaki gelişmeleri değerlendirmiş; Hükûmeti ve Başbakan"ı eleştirmiştir.
Konuşmalarda ele alınan konuların politik meseleler olduğu ve konuşmalarının
çerçevesinin baskın bir şekilde politik alanda kaldığı açıktır. Bu çerçevede
bir siyasetçi olarak Recep Tayyip Erdoğan"ın söz ve davranışlarının siyasi
rakiplerinden olan başvurucunun sıkı ve yakın denetimi altında olması tabiidir.
63. Bununla beraber başvurucunun Başbakan"la girdiği polemik
sırasında kullandığı kimi sözlerin kişisel saldırı içerdiği kabul edilmelidir.
Başvurucunun 31/1/2012 tarihli konuşması ile ilgili olarak ilk derece
mahkemesinin cezalandırmaya esas kabul ettiği sözlerden bir kısmının
Başbakan"ın hırsızları koruduğu iddiasının, bir kısmı Başbakan"ın bazı
iddiaları bilerek çarpıttığı iddiasının sert bir biçimde ifadesi olarak kabul
edilse bile soyut bir şekilde Başbakan"ın "fitne çıkart[tığı]", "nefret üret[tiği]", "bölücülük yap[tığı]" biçimindeki
kelimeler ile "Sen dindar falan
değilsin.", "Sen din
tüccarısın.", "Dindar
insanların inançlarını sömüren bir insansın." biçimindeki
hitapların siyasi bir eleştiri olmaktan çok bir hakaret zinciri olduğu kabul
edilmelidir.
64. Başvurucu 7/2/2012 tarihli konuşmasında ilk derece
mahkemesinin cezalandırmaya temel aldığı sözlerden bir kısmını ve özellikle
"din tüccarı" ifadesini
Başbakan"ın kendisinin dinî mezhebi hakkındaki sözlerine tepki olarak söylediğini
iddia etmiştir. Başvurucu, bu iddiasını soyut olarak ifade etmiş ve
temellendirmemiştir. Başvurucu, davacıya yönelik olarak söylediği "ahlaktan uzak", "densiz",
"ahlaksız", "Sende
ahlak kalitesi, kırıntısı var mı, yok mu?" şeklindeki sözleri
ise partisinin 1/2/2012 tarihli TBMM grup toplantısında Başbakan"ın, "Sayın Kılıçdaroğlu artık
mercek altındasın. Adım adım aldığın nefes bile benim milletim tarafından takip
ediliyor." şeklindeki sözlerine tepki olarak söylediğini beyan
etmiştir. Başbakan"ın anılan sözlerini başvurucunun "devlet olanakları ile
kendisinin her hareketinin Başbakan tarafından takip ettirildiği" şeklinde
yorumlaması aşırı bir yorum olarak değerlendirilmiştir.
65. Başvurucu, derece mahkemeleri önünde davacının kendisine
karşı kullandığı bazı sözlere gönderme yapmıştır. Siyaset adamlarının
birbirlerine karşı kullandıkları bu sözler açıkça polemik çıkarmaya, şiddetli
tepkiler yaratmaya ve taraftarlarını konsolide etmeye yönelik siyaset
üsluplarının bir parçası olarak kabul edilebilir. Ayrıca başvurucunun
kullandığı dil, ona nasıl cevap verileceğini bilen bir siyasetçiye
yöneltilmiştir. Üstelik o dönemde başbakan olan davacının kendisine yöneltilen
sözlere karşı cevap verme konusunda oldukça geniş imkânları da vardır. Yine de
bunlar, derece mahkemelerinin başvurucunun çok sayıda kişinin ve televizyon
kamerasının önündeki sözlerinin saldırgan veya kaba bir dil kullanıp
kullanmadığını irdelemelerini engellemez.
66. Başvurucu, milletvekili olması nedeniyle TBMM çatısı
altındaki sözlerinden dolayı hiçbir sorumluğunun bulunmadığını ileri sürmüştür.
Yasama sorumsuzluğu Anayasa"nın 83. maddesinin birinci fıkrasında
düzenlenmiştir. Anayasa Mahkemesi, yasama sorumsuzluğunun amacının TBMM
üyelerinin Meclis çalışmalarında görevlerini yaparken söyleyecekleri söz ve
düşüncelerinden ve belirtecekleri oylarından dolayı "herhangi bir
soruşturmaya uğramalarını önlemek" olduğunu daha önce açıklamıştır (AYM,
E.1994/16, K.1994/35, 21/3/1994; AYM, E.1994/7, K.1994/26, 21/3/1994).
Anayasa"nın 17. maddesinin "Herkes yaşama,
maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir."
biçimindeki ilk fıkrası, devlete bireyin manevi varlığının bir parçası olan
şeref ve itibara keyfî olarak müdahale etmeme ve üçüncü kişilerin saldırılarını
önleme yükümlülüğü getirmiştir. Dolayısıyla yasama sorumsuzluğunun şartlarının
geçerli olduğu bir zeminde ileri sürülen ve başkalarının şahsiyet haklarına
saldırı niteliği bulunan sözler nedeniyle başvurucuya karşı hukuk davası
yoluyla tazminat davası açılabileceğini kabul etmek gerekir (bkz. §§ 27, 28).
67. Bu gözlemler ışığında ilk derece mahkemesi hâkimini söz
konusu hükmü vermeye sevk eden gerekçeler incelenmelidir. İlk derece mahkemesi,
ilk olarak her iki kararında da başvurucunun konuşmaları içinde hangi sözlerin
kişisel saldırı teşkil ettiğini açıkça belirtmiştir (bkz. §§ 15, 21). Mahkeme,
kaba olarak değerlendirdiği sözlerle konuşmadaki diğer açıklamaları birbirinden
ayırmış ve kişisel saldırı oluşturduğunu değerlendirdiği sözlere eğilerek
bunların taraflar arasındaki politik diyalog sırasında konuşmanın bir parçası
olarak kullanılmasının zorunlu olup olmadığı temelinden hareket etmiştir.
Mahkeme, başvurucunun eleştirileri sırasında kullandığı sözler ile sözlerin
konusu arasındaki düşünsel bağlılık anlamında "öz ve biçim dengesi"nin korunmadığını ve bu itibarla da bahsi
geçen sözlerin davacıya karşı yöneltilecek yorum ve değerlendirmelerde
kullanılmasının gerekli olmadığını tespit etmiştir. İlk derece mahkemesi olayın
taraflarının siyasetçi olduğunu ve konuşmaların TBMM çatısı altında yapıldığını
gözönünde bulundurmuş ve daha sonra başvurucunun
"üslubunu" hukuka uygun bulmamıştır.
68. İlk derece mahkemesinin kararlarında, Anayasa Mahkemesi
içtihatlarında ortaya konulan kriterleri herkesi tatmin edecek derecede
ayrıntılı olarak ele aldığı söylenemez. Ancak Anayasa Mahkemesinin vardığı
sonuçlarla birlikte karar değerlendirildiğinde Mahkemenin başkalarının şöhret
veya haklarının korunması amacı temelinde başvurucu hakkında verilen
mahkûmiyeti haklı göstermek için sunduğu gerekçeler uygun ve yeterli kabul
edilmiş, tazminatın keyfî bir biçimde verildiği değerlendirilmemiştir.
69. Yukarıda anlatılanlar dikkate alındığında başvurucu, ifade
özgürlüğünü kullanırken kendisi için de geçerli olan görev ve sorumluluklara
uygun davranmamıştır. Öte yandan başvurucunun kullandığı sözleri siyasi
eleştiri bağlamında söylediğine ilişkin savunması başvuru konusu sözlerde yer
alan “tahkiri” ortadan kaldırmadığı gibi davacının bu sözleri duyduğunda
hissettiği olumsuz duyguları da hafifletmez (Nilgün
Halloran, § 63). Bu itibarla mevcut davada
dile getirilen kaba, aşağılayıcı, küçük düşürücü, abartılı kişisel saldırı
içeren sözlerin -olayın tarafları ve konuşmanın çerçevesi politik alanda kalsa
bile- kabul edilebilir sınırları aşması nedeniyle siyasi bir tartışma içindeki
bir görüş olarak değerlendirilmesi zordur ve bu sözler ifade özgürlüğü
kapsamında değerlendirilemez. Başvurucunun tazminat ile cezalandırılmasının
toplumsal ihtiyacı karşıladığı ve dolayısıyla “demokratik bir toplumda gerekli”
olduğu kabul edilmiştir.
70. Başvurucu aleyhine hükmedilen cezanın gözetilen amaç ile
makul bir orantılılık ilişkisi içinde olup olmadığı da değerlendirilmelidir. Bu
çerçevede başvurucu aleyhine ceza mahkemelerinde değil yalnızca hukuk
mahkemelerinde dava açıldığının unutulmaması gerekir.
71. İlk derece mahkemesi, kararlarında tazminat miktarlarının
takdir ve tayin ederken yalnızca "tarafların sosyal ve ekonomik
durumlarını" nazara aldığını belirtmiş;daha
ayrıntılı bir değerlendirmeye yer vermemiştir. Başvurucu da ne hükme esas
alınan dava dosyalarındaki bilgi ve belgeleri Anayasa Mahkemesine ibraz etmiş
ne de tazminat miktarının aşırılığından şikâyetçi olmuştur. Bununla birlikte
her bir dava için hükmedilen tazminat miktarının başvurucunun sahip olduğu ekonomik
olanakları zora sokacak veya ortadan kaldıracak miktarda olmadığı
değerlendirilmiştir. Dolayısıyla verilen tazminat cezasının miktarının -bu tür
davalarda genellikle verilen tutarlar ve söz konusu konuşmanın ağırlığıyla
karşılaştırıldığında- ulaşılmak istenen amaç ile orantısız olduğu
değerlendirilmemiştir.
72. Açıklanan nedenlerle Anayasa’nın 26. maddesinde güvence
altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edilmediğine karar verilmesi gerekir.
VI. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. İfade özgürlüğünün ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL
EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
B. Anayasa’nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade
özgürlüğünün İHLAL EDİLMEDİĞİNE,
C. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAKILMASINA,
D. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 25/10/2017 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar
verildi.
Sayın kullanıcılarımız, siteden kaldırılmasını istediğiniz karar için veya isim düzeltmeleri için bilgi@abakusyazilim.com.tr adresine mail göndererek bildirimde bulunabilirsiniz.