
Esas No: 2014/6869
Karar No: 2014/6869
Karar Tarihi: 25/10/2017
Anayasa Mahkemesinin bu kararı bireysel başvuru kararı olup kişisel veri içerme ihtimali bulunmaktadır. Her ne kadar yayınlamakta yasal bir sakınca bulunmasa da bunun kişilere zarar verme ihtimali karşısında bu kararı yayınlamıyoruz.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ |
ANAYASA MAHKEMESİ |
|
|
BİRİNCİ BÖLÜM |
|
KARAR |
|
ERCAN ALANUR BAŞVURUSU |
(Başvuru Numarası: 2014/6869) |
|
Karar Tarihi: 25/10/2017 |
|
BİRİNCİ BÖLÜM |
|
KARAR |
|
|
|
|
|
|
Başkan |
: |
Burhan ÜSTÜN |
Üyeler |
: |
Serruh KALELİ |
|
|
Hicabi DURSUN |
|
|
Hasan Tahsin
GÖKCAN |
|
|
Rıdvan GÜLEÇ |
Raportör |
: |
Heysem KOCAÇİNAR |
Başvurucu |
: |
Ercan ALANUR |
Vekili |
: |
Av. Sonay
KARAOSMANOĞLU ALANUR |
I. BAŞVURUNUN KONUSU
1. Başvuru, asıl dava lehe sonuçlanmışken aynı neden ve konuda
açılan ek davanın aleyhe sonuçlanması ve yargılamanın makul süre içinde
tamamlanmaması nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına
ilişkindir.
II. BAŞVURU SÜRECİ
2. Başvuru 20/5/2014 tarihinde yapılmıştır.
3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön
incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.
4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm
tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve
esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.
6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına
(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü sunmuştur.
7. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda
bulunmuştur.
III. OLAY VE OLGULAR
8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar
özetle şöyledir:
9. Davalı M.E. ve P.S. San. Tic. Ltd. Şirketi (şirket)
aydınlatma, elektrik, hırdavat, bahçe, pvc vb.
alanlarda üretim yapan özel sektör kuruluşu olup dava tarihinden önce yağmur
suyunu tahliye eden boruların duvara bağlanmasına yarayan pvc
kelepçelerin tasarım tescil belgesini almıştır. Davalı şirket almış olduğu
1997/3258-1 sayılı tasarım tescil belgesine dayanarak izinsiz üretim yaptığı
iddiasıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına başvurucu hakkında şikâyette
bulunmuştur. Bu şikâyet üzerine pvc kelepçe üretimi
yapan başvurucunun iş yerinde arama yapılarak üretimini gerçekleştirdiği
ürünler ile üretim aletlerine el konulmuş ve hakkında tasarım hakkına tecavüz
suçundan kamu davası açılmıştır.
10. Başvurucu hakkında açılan kamu davasıberaatle
sonuçlanmıştır.
A. Ankara 2. Fikri ve
Sınaî Haklar Mahkemesindeki Yargılama Süreci
11. Başvurucu, 29/12/2005 tarihli dilekçesiyle davalının haksız
ve hukuka aykırı tescile dayanarak ticari itibarını zedelediği ve üretim
araçlarına el konulması nedeniyle maddi zarara uğradığı iddiasıyla üretim
araçlarının iadesi ve tazminat isteğiyle dava açmıştır.
12. Ankara 2. Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi 25/9/2008
tarihli karar ile davanın kısmen kabulüyle 4.452,14 TL maddi ve 10.000 TL manevitazminatın 6/8/2004 tarihinden itibaren işleyecek
değişir oranlı yasal faizi ile davalı şirketten alınarak başvurucuya verilmesine
karar vermiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir:
“... Davalının tescil tarihinden evvel bizzat kendisinin de kullandığı,
diğer bir çok firma tarafından üretilip satışı gerçekleştirilen pis su
kelepçesinin 554 sayılı KHK"nın yürürlüğe konulmasından yaklaşık 2 yıl sonra
adına tescil ettirip yine öteden beri bu ürünü üreten davacıya karşı şekli
anlamda tasarım hakkı sahipliğindendoğanzahiri
haklarını ileri sürmesi ve bu bağlamda işyerinde arama ve zabıt gerçekleştirip
ürün ve üretim araçlarına el koydurması, ayrıca ilgili hakkında ceza
davalarının açılmasını sağlayıp kendisini savunmak zorunda bırakması basiretli
bir tacirin gerçekleştirdiği eylemlerden sayılamaz...
...
Sonuç olarak davalının harcı alem biçimi
taşıyan pis su kelepçesini kendisine ait olmadığını ve bir tasarım olarak
korunmasının mümkün olmadığını bilerek adına tescil ettirmesi; bu tasarım
belgesine dayanarak basiretlibir tacirden
beklenmeyecek ve haksız rekabet oluşturacak ve tasarım hakkının kötüye
kullanılması niteliğinde olacak şekilde eylemlere girişmesi sebebiyle iş bu
dava hakkında aşağıdaki şekilde karar[ verilmiştir.]
""
13. Söz konusu karar temyiz edilmiş, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi
17/5/2010 tarihli karar ile bozulmuştur. Bozma ilamının ilgili kısmı şöyledir:
“...Dairemizin yerleşik uygulamasına göre, tasarım tescil belgesinden
kaynaklanan hakların kullanılması, bu belge ile sağlanan koruma kapsamında olup
tescilli bir tasarımın haksız kullanımından söz edilemez. Ancak, tasarım tescil
belgelerinin hükümsüzlüğü yolundaki kararlar ile sicilden terkinleri
sağlandıktan sonra korumaları kalkacak ve bu tarihten itibaren kullanımlarının
haksız olduğu ileri sürülebilecektir. Tescilli endüstriyel tasarım sahibi bu
tescil hükümsüz kılınmadıkça tasarımını kullanabilir. Somut uyuşmazlıkta da
davalı, yasal şikayet hakkını kullanmıştır. Tasarım
tescil belgesi hükümsüz kılınana kadar şikayet
hakkının kötüye kullanılmasından söz edilemez...""
14. Ankara 2. Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi bozma
sonrasında yargılamaya devam ederek 24/2/2011 tarihli direnme kararını
vermiştir.
15. Direnme kararının temyizi üzerine Yargıtay Hukuk Genel
Kurulu, 17/10/2012 tarihinde hükmün bozulmasına karar vermiştir.
16. Başvurucu karar düzeltme isteğinde bulunmuştur. Yargıtay
Hukuk Genel Kurulu 27/3/2013 tarihli ve E.2013/11-209, K.2013/399 sayılı karar
ile karar düzeltme istemini kabul ederek bozma kararını kaldırmış ve diğer
temyiz itirazlarının incelemesi amacıyla dosyanın 11. Hukuk Dairesine
gönderilmesine karar vermiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir:
“...Tasarım tescillerinde şekli incelemenin benimsenmesi nedeniyle kötü
niyetli kişiler koruma şartlarını taşımayan "harc-ı
alem" tasarımlara belge almakta ve belgeleri hükümsüz kılınıncaya kadar
rakiplerine karşı kullanmaktadır. 55 sayılı KHK m.45"deki düzenlemeye rağmen
belgenin geçerli olduğu dönemdeki kullanımının, tazminat ödeme yükümlülüğü
doğurmayacağının kabul edilmesi durumunda bu sistem mağdur üreten mekanizmaya
dönüşecektir...
...
Davalının basiretli bir tacir olmasının
beklenmesi nedeniyle de (TTKm.20/2), kendisinin de içinde bulunduğu ilgili
piyasada daha önce kamuya sunulmuş olan ürünler hakkında yeterli derecede
bilgiye sahip bulunduğunun kabulü gereklidir. Buna rağmen davalı, piyasada
yaygın olarak 1991 yılından beri var olan bir ürünü kendi tasarımıymış gibi
1997 yılında tescil ettirmiştir.
Herkes haklarını kullanırken ve borçlarını
yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça
kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz. Durumun gereklerine göre kendisininden beklenen özeni göstermeyen kişinin iyiniyet iddiasında bulunamayacağında da şüphe yoktur.
(TMK.m.2) Bu itibarla, davalının Türkiye"deki endüstriyel tasarım tescillerinde
uygulanan incelemesiz sistemden yararlanarak tescilini sağladığı, ancak daha
sonra yeni ve ayırt edici niteliğinin bulunmaması nedeniyle koruma kapsamında
olmadığı mahkemece belirlenerek hükümsüzlüğüne karar verilen "harc-ı alem" tasarım tescili ve bu tescile dayalı hakları,
yukarıda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere 554 sayılı KHK"nın 45/1 maddesi
uyarınca hiç "doğmamış "sayılır ve gerçekte var olamayan bir hak iddiası ile
davacı tarafta oluşmasına neden olunan zararların tazmini gerekir.""
17. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun kararı sonrasında Yargıtay
11. Hukuk Dairesi 3/3/2014 tarihli karar ile ilk derece mahkemesinin kararını
onamış, karar düzeltme isteği aynı daire tarafından 24/10/2014 tarihinde
reddedilmekle hüküm kesinleşmiştir.
B. Başvuruya Konu Ankara
1. Fikri ve Sınaî Haklar Mahkemesindeki Yargılama Süreci
18. Başvurucu, 30/12/2008 tarihli dilekçesiyle haksız ve hukuka
aykırı tescile dayanarak üretmiş olduğu kelepçeler ile üretim kalıplarına el
konulması nedeniyle Ankara 2. Fikri ve Sınai Haklar Mahkemesinde ilk davanın
açıldığı 29/12/2005 tarihinden sonra uğramış olduğu zararların tazmini
istemiyle dava açmıştır.
19. Ankara 1. Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi 30/3/2010
tarihli karar ilepvc sektöründe faaliyet gösteren
davalının tescil tarihinden önce birçok firma tarafından üretilip satışı gerçekleştirilen
bir ürünühukuk düzeninin incelemesiz sistemi kabul
etmesinden yararlanarak adına tasarım olarak tescil ettirip davacı gibi üçüncü
kişilere yasaklayıcı eylemlere girişmesi hakkın kötüye kullanımı niteliğinde
bulunduğundan davanın kısmen kabulüyle başvurucunun uğramış olduğu 13.274,10 TL
maddi tazminatın 29/12/2005 tarihinden itibaren değişir oranlarda avans faizi
ile davalı şirketten tahsiline karar vermiştir.
20. Söz konusu karar temyiz edilmiş, Yargıtay 11. Hukuk
Dairesinin 15/2/2012 tarihli kararı ile bozulmuştur. Bozma ilamının ilgili
kısmı şöyledir:
“...Dairemiz’in yerleşik uygulamasına göre,
tasarım tescil belgesinden kaynaklanan hakların kullanılması, bu belge ile
sağlanan koruma kapsamında olup tescilli bir tasarımın haksız kullanımından söz
edilemez. Ancak, tasarım tescil belgelerinin hükümsüzlüğü yolundaki kararlar
ile sicilden terkinleri sağlandıktan sonra korumaları kalkacak ve bu tarihten
itibaren kullanımlarının haksız olduğu ileri sürülebilecektir. Tescilli
endüstriyel tasarım sahibi, bu tescil hükümsüz kılınmadıkça tasarımını
kullanabilir. Somut uyuşmazlıkta da, davalı usulüne
uygun şekilde tescil ettirmiş bulunduğu tasarım tescil belgesine dayanarak
yasal şikayet hakkını kullanmıştır. Tasarım tescil belgesi hükümsüz kılınana kadar
şikayet hakkının kötüye kullanılmasından söz edilemez.
Mahkemece, anılan hususlar nazara alınmadan, davalınınkendisinin
gerçekleştirmediği bir tasarımı adına tescil ettirmesinin ve davacı gibi üçüncü
kişilere yasaklayıcı eylemlere girişmesinin tasarım hakkı sahipliğinin kötüye
kullanılması niteliğinde olduğu, davalının dürüstlük kuralına aykırı eylemleri
nedeniyle davacının mağduriyetine sebebiyet verdiği ve davacının zararının
devam ettiği gerekçesiyle davanınkabulüne karar
verilmesi doğru görülmemiş,bozmayı
gerektirmiştir.""
21. Ankara 1. Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi 11/12/2012
tarihli karar ile bozma ilamına uyarak Yargıtay ilamındaki gerekçe
doğrultusunda davanın reddine karar vermiştir.
22. Söz konusu kararın temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11.
Hukuk Dairesinin 19/9/2013 tarihli kararı ile onanmış ve karar düzeltme
isteğinin reddine dair 20/3/2014 tarihlikarar ile
kesinleşmiştir.
23. Nihai karar başvurucu vekiline 21/4/2014 tarihinde tebliğ
edilmiştir.
IV. İLGİLİ HUKUK
A. Ulusal Hukuk
1. Kanun Hükümleri
24. 19/6/1927 tarihli ve 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri
Kanunu’nun 29. maddesi şöyledir:
""Yargıtay ilgili dairesi temyiz edilen kararı bozarsa, davayı, kararı
vermiş olan mahkemeye veya uygun göreceği diğer bir mahkemeye gönderir.
O mahkeme, temyiz edenden 434 ncü madde
uyarınca peşin alınmış olan gideri kullanmak suretiyle, kendiliğinden tarafları
duruşmaya davet edip dinledikten sonra, Yargıtayın
bozma kararına uyulup uyulmayacağına karar verir.
Mahkeme eski kararında direnirse, bu kararın gerekçesi genişletilmiş
olsa bile, direnme kararının temyizi halinde temyiz incelemesi, Yargıtay Hukuk
Genel Kurulunca yapılır.
Hukuk Genel Kurulunun verdiği karara uymak zorunludur.”
25. 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri
Kanunu"nun "Yargılamanın iadesi
sebepleri" kenar başlıklı 375. maddesinin (1) numaralı
fıkrasının (ı) bendi şöyledir:
""Bir dava sonunda verilen hükmün
kesinleşmesinden sonra tarafları, konusu ve sebebi aynı olan ikinci davada,
öncekine aykırı bir hüküm verilmiş ve bu hükmün de kesinleşmiş olması.""
26. 4/2/1983 tarihli ve 2797 sayılı Yargıtay Kanunu"nun "Yargıtay Büyük Genel Kurulunun görevleri" kenar
başlıklı 16. maddesinin (1) numaralı fıkrasının 5. bendinin ilgili kısmışöyledir:
""...Hukuk Genel Kurulu ile bir hukuk
dairesi... arasındaki içtihat uyuşmazlıklarını gidermek ve içtihatları birleştirmek,.""
2. Yargıtay İçtihatları
27. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 26/1/2009 tarihli ve
E.2007/11867, K.2009/639 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
""...Somut uyuşmazlıkta da davalı, usulüne
uygun şekilde tescil ettirmiş bulunduğu tasarım tescil belgesine dayanarak, yasal
şikâyet haklarını kullanmıştır. Tasarım tescil belgesi hükümsüz kılınana kadar
şikâyet hakkının kötüye kullanılmasından söz edilemez.""
28. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 6/7/2009 tarihli ve
E.2008/3509, K.2009/8363 sayılı; 17/5/2010 tarihli ve E.2008/13865, K.2010/5486
sayılı; 5/5/2015 tarihli ve E.2014/9772, K.2015/6365 sayılı; 30/5/2016 tarihli
ve E.2015/10857, K.2016/5915 sayılı kararları da benzer niteliktedir.
29. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 27/5/2015 tarihli ve
E.2013/11-2356, K.2015/1440 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:
""...Ülkemizde tasarım tescilleri bakımından
yayıma dayalı itiraz sistemi benimsenmiştir. Çünkü esas incelemeyi yapmak
oldukça zaman alıcı ve masraflı bir iştir. Kaldı ki, esas inceleme sistemini
benimseyen ülkelerde bu incelemeye tabi tutulan tasarımların birçoğu daha sonra
mahkemeler tarafından özgün olmadığı gerekçesiyle iptal edilmektedir. Bu da
göstermektedir ki, pratikte esas inceleme sağlıklı bir şekilde zaten
yapılamamaktadır. Bu inceleme esasen uyuşmazlık halinde mahkemeler önünde
yapılabilmektedir.
Türk Hukukunda "hükümsüzlük" ancak mahkeme
önünde ileri sürülebilir. TPE, bir tasarımın hükümsüz olup olmadığı konusunda
karar veremez. Ancak itiraz prosedürü çerçevesinde TPE YİDK, tasarımın koruma
şartlanın karşılanmadığı gerekçesiyle başvuruyu reddedebilir (Karahan/Suluk/
Saraç/Nal; a.g.e., s.290)
Hangi hallerde mahkemelerce hükümsüzlük kararı
verileceği 554 s. KHK’nin 43. maddesinde sayılı olarak (numerus
clausus) belirlenmiştir. Bunlar, tasarımın yeni ve
ayırt edici nitelikte olmaması, teknik fonksiyonun tasarım şekillendirmesi,
tasarımın kamu düzenine veya genel ahlaka aykırı olması, tasarımın gerçek
sahibinin başkası olması, sonradan kamuya açıklanmış olmakla birlikte, aynı
veya benzer başka bir tasarımın başvuru (veya varsa rüçhan) tarihinin daha önce
olması halleridir.
Açıklanan bu madde (554 s. KHK m.43) uyarınca
verilen hükümsüzlük kararları geriye etkilidir. Bu hususun düzenlendiği 554 s.
KHK nin ‘Hükümsüzlüğün Etkisi’ başlıklı 45/1. maddesi
aynen; "Tasarımın hükümsüzlüğüne karar verilmesi halinde, kararın sonuçları
geçmişe etkili doğar. Bu nedenle, tasarım başvurusu veya tesciline hukuki
bakımdan bu Kanun Hükmünde Kararname ile sağlanan koruma, hükümsüzlük
kapsamında doğmamış sayılır." şeklindedir.
Bu yasa hükmü uyarınca; bir tasarımın
hükümsüzlüğüne karar verildiği takdirde KHK ile sağlanan koruma “doğmamış
sayılır”. Doğmamış sayılma hem başvuru hem de tescil ile ilgilidir. Yokluğun
sonucu; başvuru ve tescile dayalı olarak oluşan hakların hiç doğmadıklarının,
hukuki ilişkilerin hiç kurulmadıklarının belirtilmesidir.
Kötüniyetli tescilleri önlemek için 554 s. KHK kendi içerisinde koruma mekanizması
öngörmüştür. 554 s. KHK’nin 43. maddesindeki düzenleme uyarınca "doğmamış"
sayılan endüstriyel tasarım tesciline dayalı olarak tescil sahibinin üçüncü
kişilere verdiği zararların tazmini yoluna gidilebilecektir.
Somut olayda yerel mahkeme ile Özel Daire
arasında, davayı konu "çilek" fotoğrafının FSEK 5/4 kapsamında "fotoğrafik bir eser" olmadığı, bu nedenle ancak aynı
yasanın 84/3 hükmü uyarınca haksız rekabet hükümleri çerçevesinde himaye
görebileceği konusunda uyuşmazlık bulunmadığı gibi davacının daha önceden hak
sahibi olduğu fotoğrafın davalı adına daha sonra 29.12.1999 tarihinde tescil
edilen 7605 nolu "Gıda Ambalaj Deseni" başlıklı çoklu
endüstriyel tasarım tescilinde kullanılmış olduğu da dosya kapsamıyla sabit
görülmüştür.
Bu itibarla, davacının eser mahiyetinde
olmayan fotoğraftan kaynaklanan haklarını FSEK 84. maddesi kapsamında davalıya
karşı ileri sürmesi önündeki somut olaya özgü engelin, yukarıda açıklanan ve
ülkemizde kabul edilmiş olan endüstriyel tasarım tescil sitemi olduğu
görülmektedir. Zira, davalı taraf, Türkiye’deki endüstriyel tasarım
tescillerinde uygulanan incelemesiz sistemden yararlanarak tescilini sağladığı
tasarımını kullanırken 554 s. KHK’nin sağladığı haklardan tasarımı hükümsüz
kılınmadıkça yararlanacaktır. Hemen belirtilmelidir ki hak sahiplerinin, tasarım
tescillerine karşı yukarıda açıklanan 554 s. KHK’nin 43. maddesi kapsamında
hükümsüzlük davası açma imkânları tanınmış durumdadır.
O halde, davaya konu fotoğrafı kendi adına
tescilli endüstriyel tasarımda kullandığı ileri sürülen davalıya karşı bu tasarımın
hükümsüzlüğü istemiyle dava açılarak sicilden terkini sağlanmadığı sürece,
davalının endüstriyel tasarım tesciline dayalı kullanımına karşı FSEK 84.
maddesi uyarınca haksız rekabet hükümlerine dayanılarak hak iddia
edilemeyecektir.""
B. Uluslararası Hukuk
30. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi"nin (Sözleşme) 6. maddesinin
birinci fıkrasının ilgili bölümü şöyledir:
“Herkes, medeni hak ve yükümlülükleri hakkında karar verilmesi için ...
bir yargı merciinde ... adil ... bir şekilde yargılanma hakkına sahiptir.
"
31. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) hukuk devletinin temel
ilkelerinden biri olan hukuki belirliliğin Sözleşme"nin bütün maddelerine içkin
olduğunu belirtmektedir. (Iordan Iordanov/Bulgaristan,
B. No: 23530/02, 2/7/2009, § 47). AİHM"e göre hukuk
devletinin asli unsurları arasında yer alan hukuki belirlilik veya güvenlik
ilkesi, hukuki durumlarda belirli bir istikrarı temin etmekte ve kişilerin
mahkemelere güvenine katkıda bulunmaktadır. Birbiriyle uyuşmayan mahkeme
kararlarının sürüp gitmesi, yargı sistemine itimadı azaltarak, yargısal bir
belirsizliğe yol açabilir (Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye [BD], B.
No: 13279/05, 20/10/2011, § 57). Ancak bireylerin makul güvenlerinin korunması
ve hukuki güvenlik ilkesi, içtihadın değişmezliği şeklinde bir hak
bahşetmemektedir (Unédic/Fransa, B. No: 20153/04, 18/12/2008, §
74; Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye, § 58).
AİHM içtihat farklılıklarının, farklı coğrafi bölgelerde yetkili birden fazla
yargısal otoritenin var olduğu yargısal sistemlerde doğal olduğunu
vurgulamaktadır (Iordan Iordanov/Bulgaristan,
B. No: 23530/02, 2/7/2009, § 47; Nejdet Şahin ve
Perihan Şahin/Türkiye, § 51). Hatta içtihat farklılığı aynı mahkeme
içinde de söz konusu olabilir. Bu durum kendi başına Sözleşme"ye
aykırılık teşkil etmez (Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye, § 51).
Fakat AİHM yüksek mahkemelerin, bu yargısal otoriteler arasındaki içtihat
farklılıklarını giderme rolünün bulunduğunu ifade etmektedir (Iordan Iordanov/Bulgaristan,
§ 47).
32. AİHM -açık keyfiliğin bulunması hâli hariç- ulusal
mahkemelerin iç hukuk kurallarına ilişkin yorumlarını sorgulama rolünün
bulunmadığını belirtmektedir. AİHM aynı şekilde açıkça ulusal mahkemelerce
verilen farklı kararları -açıkça benzer olan davalara ilişkin olsa bile-
kıyaslama gibi bir işlevinin bulunmadığını, ulusal mahkemelerin, hukuk
kurallarının yorumlama hususundaki bağımsızlığına saygı gösterilmesi
gerektiğini ifade etmektedir (Nejdet Şahin ve
Perihan Şahin/Türkiye, § 50).
33. AİHM, dinamik ve evrimsel bir yaklaşımın sürdürülememesinin
hukukun gelişimini ve hukukta reformu engelleyeceğini ve bu nedenle içtihat
değişikliğinin tek başına etkin adalet yönetimine aykırı olmadığının altını
çizmektedir (Atanasovski/Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti, B.
No: 36815/03, 14/1/2010, § 38). AİHM"e göre mahkeme
içtihatlarındaki değişim yargı organlarının takdir yetkisi kapsamında kalmakta
olup böyle bir değişiklik özü itibarıyla, önceki çözümün tatminkâr bulunmaması
anlamına gelir (S.S. Balıklıçeşme
Beldesi Tarım Kalkınma Kooperatifi ve diğerleri/Türkiye, B. No:
3573/05 ... 17293/05, 30/11/2010, § 28). Ancak yerleşmiş yargısal pratiğin de
içtihat değişikliğinin gerekçelendirildiği kararda dikkate alınması gerekir (Atanasovski/Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti, §
38). Bu bağlamda, aynı hususta daha önce çıkan kararlardan farklı bir hüküm
kurulması hâlinde, mahkemelerce bu farklılaşmaya ilişkin makul bir açıklama
getirilmesi gerekmektedir (Stoilkovska/Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti, B.
No: 29784/07, 18/7/2013, § 49).
V. İNCELEME VE GEREKÇE
34. Mahkemenin 25/10/2017 tarihinde yapmış olduğu toplantıda
başvuru incelenip gereği düşünüldü:
A. Makul Sürede
Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
35. Başvurucu, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini
ileri sürmüştür.
1. Kabul Edilebilirlik
Yönünden
36. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine
karar verilmesini gerektirecek başka bir nedeni de bulunmadığı anlaşılan makul
sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir
olduğuna karar verilmesi gerekir.
2. Esas Yönünden
37. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin
yargılamanın süresi tespit edilirken sürenin başlangıç tarihi olarak davanın
ikame edildiği tarih; sürenin sona erdiği tarih olarak -çoğu zaman icra
aşamasını da kapsayacak şekilde- yargılamanın sona erdiği, yargılaması devam
eden davalar yönünden ise Anayasa Mahkemesinin makul sürede yargılanma hakkının
ihlal edildiğine ilişkin şikâyetle ilgili kararını verdiği tarih esas alınır (Güher Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13,
2/7/2013, §§ 50, 52).
38. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin
yargılama süresinin makul olup olmadığı değerlendirilirken yargılamanın
karmaşıklığı ve kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılama
sürecindeki tutumu ve başvurucunun yargılamanın süratle sonuçlandırılmasındaki
menfaatinin niteliği gibi hususlar dikkate alınır (Güher Ergun ve diğerleri, §§ 41-45).
39. Anılan ilkeler ve Anayasa Mahkemesinin benzer başvurularda
verdiği kararlar dikkate alındığında somut olayda yaklaşık 5 yıl 2 aylık
yargılamanın süresinin makul olmadığı sonucuna varmak gerekir.
40. Açıklanan nedenlerle Anayasa’nın 36. maddesinde güvence
altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi
gerekir.
B. Hakkaniyete Uygun
Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
1. Başvurucunun İddiaları
ve Bakanlık Görüşü
41. Başvurucu, Ankara 2. Fikri ve Sınai Haklar Mahkemesinin
E.2011/15, K.2011/51 sayısı ile yapmış olduğu yargılama sonucunda haklı olduğu
saptanmasına rağmen Ankara 1. Fikri ve Sınai Haklar Mahkemesinin ilk davanın
temyiz incelemesinin sonucunu beklemeden karar vermesi ve Yargıtay 11. Hukuk
Dairesinin 554 sayılı KHK"nın 45 ve 48/A maddelerini göz ardı edip bu kararı
onaması nedeniyle hakkının usule feda edildiğini belirterek adil yargılanma
hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
42. Bakanlık görüşünde, Ankara 1. Fikri ve Sınai Haklar
Mahkemesinde görülen yargılamada hüküm kesinleşmiş ise de Ankara 2. Sınai ve
Fikri Haklar Mahkemesinde görülen yargılamada verilen kararın temyiz aşamasında
olup henüz kesinleşmediğini ve bu hükmün kesinleşmesi halinde konusu ve tarafları
aynı kesinleşen iki ayrı hüküm oluşacağından başvurucunun 6100 sayılı Kanun"un
375. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (ı) bendi gereğince yargılamanın
yenilenmesini isteme hakkı bulunduğunun gözönünde
tutulmasını istemiştir.
43. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanında her iki mahkeme
kararının kesinleşmesi sonucunda ortada konusu ve tarafları aynı birbirinden
farklı iki karar bulunduğunu belirterek Ankara 2. Fikri ve Sınai Haklar
Mahkemesinin kesinleşme şerhini içerir kararını ibraz etmiştir.
2. Değerlendirme
44. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan
hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini
kendisi takdir eder (Tahir Canan,
B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucunun ileri sürdüğü şikâyetlerinin
ileri sürülüş tarzı ve mahiyeti gözetilerek, belirtilen ihlal iddiaları adil
yargılanma hakkının güvencelerinden biri olan hakkaniyete uygun yargılanma
hakkı kapsamında incelenmiştir.
a. Kabul Edilebilirlik
Yönünden
45. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine
karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan
hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul
edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.
b. Esas Yönünden
i. Genel İlkeler
46. Anayasa’nın 148. maddesinin dördüncü fıkrasında, kanun
yolunda gözetilmesi gereken hususlara ilişkin şikâyetlerin bireysel başvuruda
incelenemeyeceği belirtilmiştir. Bu kapsamda ilke olarak mahkemeler önünde dava
konusu yapılmış maddi olay ve olguların kanıtlanması, delillerin
değerlendirilmesi, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanmasıile
uyuşmazlıkla ilgili varılan sonucun adil olup olmaması bireysel başvuru konusu
olamaz. Ancak bireysel başvuru kapsamındaki hak ve özgürlüklere müdahale teşkil
eden bariz takdir hatası veya açık keyfîlik içeren
tespit ve sonuçlar bu kapsamda değildir (Ahmet
Sağlam, B. No: 2013/3351, 18/9/2013, § 42).
47. Hukuki güvenlik ve belirlilik ilkeleri, hukuk devletinin ön
koşullarındandır. Hukuki güvenlik ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir
olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini,
devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden
kaçınmasını gerekli kılar. Belirlilik ilkesi ise yasal düzenlemelerin hem
kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer
vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu
otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesini ifade
etmektedir (AYM, E.2012/116, K.2013/32, 28/2/2013).
48. Yargı yetkisini kullanan mahkemeler, aynı mahiyetteki
davalarda uyuşmazlığın çözümü için gerekli olan bir yasa hükmünü uygularken bir
hukuki müesseseyi değerlendirirken ya da uyuşmazlığın çözümünde takip edilecek
usulü belirlerken birbirinden farklı ilke ve yorumlar benimseyebilir ve bunun
doğal sonucu olarak farklı bir içtihat geliştirebilirler.
49. Yüksek mahkemelerin ya da nihai merci olarak bir uyuşmazlığı
çözüme bağlayan mahkemelerin aynı konuya ilişkin kararlarında davaların
içeriğinden kaynaklanmayan farklı kabullerin bulunması hâlinde ise hareket
noktası, derece mahkemelerinin değerlendirme veya yorumlarından hangisinin
doğru olduğunun ve tercih edilmesi gerektiğinin tespit edilmesi olmayacaktır (Stefanica ve diğerleri/Romanya, B. No: 38155/02,
2/11/2010, § 34). Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi, kararlarda yaşanan
değişimin hukuki bir belirsizliğe yol açıp açmadığına ve başvurucu bakımından
öngörülebilir olup olmadığına yönelik bir inceleme yapabilir (Türkan Bal [GK], B. No: 2013/6932,
6/1/2015, § 58).
50. Yargısal kararlardaki değişiklikler, hukukun dinamizmini ve
mahkemelerin yaklaşımlarını yaşanan gelişmelere uyarlama kabiliyetlerini
yansıtması yönüyle olumludur. Ancak uygulamadaki birlikteliği sağlamaları
beklenen yüksek mahkemeler içinde yer alan dairelerin benzer davalarda tatmin
edici bir gerekçe göstermeksizin farklı sonuçlara ulaşmaları, bir kararın
belirli bir daireye düştüğü takdirde onanacağı, başka bir daire tarafından ele
alındığı takdirde bozulacağı gibi ihtimale dayalı ve birbirine zıt sonuçları
ortaya çıkartır. Bu ise hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkelerine ters
düşecektir. Ayrıca böyle bir algının toplumda yerleşmesi hâlinde, bireylerin
yargı sistemine ve mahkeme kararlarına duymaları beklenen güven zarar görebilir
(Türkan Bal, § 64).
51. Hukukun üstünlüğü ilkesi gereği yargı sistemine olan bu
güveni sağlamak ve korumakla yükümlü olan devlet, aynı yargı koluna dâhil
mahkemeler arasındaki derin ve süregelen içtihat farklılıklarını ortadan
kaldırabilecek nitelikte bir mekanizmayı kurmak ve bu mekanizmanın etkin bir
şekilde işleyişini sağlayacak düzenlemeler yapmakla yükümlüdür.
ii. İlkelerin Olaya
Uygulanması
52. Somut başvurunun konusu, tarafları, konusu ve hukuki sebebi
aynı olan iki dava hakkında yargısal anlamda aralarında hiyerarşi ilişkisi
bulunan aynı yargı koluna dâhil mahkemelerin kararları arasında çelişki
bulunduğu iddiasıdır.
53. Tasarım tescil belgesinin hükümsüz kılınana kadar sahibine
554 sayılı KHK ile sağlanan korumayı sağlayacağı ve şikâyet hakkının kötüye
kullanımından söz edilemeyeceği hususu anılan uyuşmazlık hakkında ilk derece
mahkemelerince verilen kararların temyiz mercii olan Yargıtay 11. Hukuk
Dairesinin kökleşmiş içtihatlarındandır (bkz. §§ 27-28).
54. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin içtihatları bu yönde iken
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu başvuruya konu somut olayın yargılaması devam
ederken 27/3/2013 tarihli ve E.2013/11-209, K.2013/399 sayılı karar ile Özel
Dairenin uygulamasından ayrılarak farklı bir sonuca varmış ve bu kararın kanuni
olarak bağlayıcı olması nedeniyle Özel Daire ilk derece mahkemesinin direnme
kararını onamıştır. Ne var ki Yargıtay Hukuk Genel Kurulu daha sonra önüne
gelen aynı konudaki başka bir uyuşmazlıkta Özel Dairenin uygulamasını esas
alarak 27/3/2013 tarihli kararından dönmüştür (bkz. § 29).
55. Başvuruya konu içtihat farklılığı yargı sistemimizin
teşkilat yapısı ile doğrudan bağlantılı olup 2797 sayılı Kanun"un16. maddesi
uyarınca içtihat farklılığının içtihadı birleştirme kararı yoluyla giderilmesi
mümkün olduğundan sistem içinde içtihat farklılığını giderecek yeterli
mekanizmalar mevcuttur. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin bu noktadaki görevi,
bizzat Anayasa"da düzenlenen bir yargı sisteminin yerindeliğini tartışmak değil
bu sistemin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan içtihat farklılığının, yine
Anayasa"da güvence altına alınan adil yargılanma hakkına etkisini somut olayın
koşulları ışığında değerlendirmektir.
56. Somut olayda başvurucu hakkında aynı konuda Yargıtay Hukuk
Genel Kurulu ve Özel Daire tarafından verilen farklı karar bulunmakla birlikte,
bu durum Yargıtay Hukuk Genel Kurulu"nun özel dairenin kökleşmiş içtihadından
ayrılarak yeni bir yaklaşımı benimsemesinden kaynaklanmıştır. Kaldı ki Yargıtay
Hukuk Genel Kurulusonradan önüne gelen
uyuşmazlıklarda başvurucu lehine olan bu yaklaşımı terk ederek önceki
içtihatlarla uyumlu kararlar vermiştir (bkz. § 29). Bu itibarla somut başvuruya
konu kararın Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Özel Dairenin süre gelen
içtihatlarına uygun olduğu vebaşvurucu lehine olup
bireysel başvuru konusu olmayan kararın ise içtihattan sapma olarak kabulü
gerekir. Zira bu yönde başkaca bir kararın varlığı tespit edilememiştir. Gerek
başvurucu lehine sonuçlanan ilk davanın yargılaması neticesinde verilen kararın
gerekse de başvurucu aleyhine sonuçlanan somut başvuruya ilişkin kararın da
tatmin edici gerekçe içerdiği ve kararlar arasındaki farklılık hukuki güvenliği
sarsacak nitelikte yaygınlık kazanmadığı gibibu
farklılığı giderecek yeterli mekanizmaların bulunduğu hususları birlikte
değerlendirildiğinde hukuki belirsizliğin bulunduğundan söz edilemez.
57. Öte yandan davanın açıldığı tarihteki içtihatlara uygun olan
Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin başvurucunun aleyhine olarak vermiş olduğu nihai
kararın başvurucu için öngörülemez nitelikte olduğu da söylenmez.
58. Açıklanan gerekçelerle başvurucunun Anayasa"nın 36.
maddesinde güvence altına alınan hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal
edilmediğine karar verilmesi gerekir.
C. 6216 Sayılı Kanun"un
50. Maddesi Yönünden
59. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin
Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2)
numaralı fıkraları şöyledir:
“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun
hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı
verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması
gerekenlere hükmedilir. …
(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından
kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama
yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında
hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya
genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla
yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve
sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”
60. Başvurucu maddi tazminat ve yargılama giderlerinin ödenmesi
talebinde bulunmuştur.
61. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği sonucuna
varılmıştır.
62. Başvurucu manevi tazminat talebi bulunmadığından uzun
yargılama nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlalinin tespiti sonucunda
tazminata hükmedilmesi mümkün değildir.
63. Anayasa Mahkemesinin maddi tazminata hükmedebilmesi için
başvurucuların uğradığını iddia ettiği maddi zarar ile tespit edilen ihlal
arasında illiyet bağı bulunmalıdır. Başvurucu bu konuda herhangi bir belge
sunmamış olması nedeniyle maddi tazminat taleplerinin reddine karar verilmesi
gerekir.
64. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 206,10 TL harç ve 1.800
TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.006,10 TL yargılama giderinin başvurucuya
ödenmesine ödenmesine karar verilmesi gerekir.
VI. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. Makul sürede yargılanma hakkı ile hakkaniyete uygun
yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR
OLDUĞUNA,
B. 1. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil
yargılanma hakkı kapsamındaki makul sürede yargılanma hakkının İHLAL
EDİLDİĞİNE,
2. Anayasa’nın 36.
maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki hakkaniyete
uygun yargılanma hakkının İHLAL EDİLMEDİĞİNE,
C. Başvurucunun maddi tazminat talebinin REDDİNE,
D. 206,10 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam
2.006,10 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,
E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Maliye
Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede
gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar
geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,
F. Kararın bir örneğinin Ankara 1. Fikri ve Sınaî Haklar
Mahkemesine (E.2008/377, K.2010/84) GÖNDERİLMESİNE,
G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE
25/10/2017 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
Sayın kullanıcılarımız, siteden kaldırılmasını istediğiniz karar için veya isim düzeltmeleri için bilgi@abakusyazilim.com.tr adresine mail göndererek bildirimde bulunabilirsiniz.