Abaküs Yazılım
1. Hukuk Dairesi
Esas No: 2015/14235
Karar No: 2018/12127
Karar Tarihi: 10.09.2018

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2015/14235 Esas 2018/12127 Karar Sayılı İlamı

1. Hukuk Dairesi         2015/14235 E.  ,  2018/12127 K.

    "İçtihat Metni"

    MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ



    Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi ..."un raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

    -KARAR-

    Dava, inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
    Davacı, 480 ada 214 parsel sayılı taşınmaz üzerinde yapılacak binanın finansmanı sağlamak amacıyla bankadan kredi alabilmesi için B blok 9 nolu bağımsız bölümü davalıya satış suretiyle temlik ettiğini, anılan devrin gerçek satış olmayıp, kredi kullanımı sonrası iade edileceğinin kararlaştırılmasına rağmen davalının devre yanaşmadığını ileri sürerek, taşınmazın tapu kaydının iptali ile adına tesciline karar verilmesini istemiştir.
    Davalı, çekişme konusu yeri bankadan kullandığı kredi karşılığında devraldığını ve kredi borcunun kendisi tarafından ödendiğini, temlikin bedeli karşılığında yapıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
    Mahkemece, iddianın kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
    Dosya içeriği ve toplanan delillerden, çekişme konusu 480 ada 214 parsel sayılı taşınmaz üzerinde yer alan davacı şirkete ait B blok 9 nolu bağımsız bölümün şirket yetkilisi ...... Atıcı tarafından satış yoluyla davalıya temlik edildiği, davalının 07.09.2012 tarihinde taşınmazı teminat göstererek......Şubesinden 85.000,00 TL tutarında kredi kullandığı, 08.10.2012 ile 08.04.2013 tarihleri arasındaki kredi ödemelerin ortaklıktan ayrılmasına rağmen şirket ortağı ...... Bayram, bu tarihten sonraki ödemelerin ise davalı ... tarafından yapıldığı anlaşılmaktadır.
    Mahkemece, taraflar arasında var olduğu iddia edilen inanç sözleşmesinin davacı tarafından yazılı delille kanıtlanmadığı gibi delil başlangıcı niteliğinde bir belgenin de dosyaya sunulmadığı ve davalının da dava konusu taşınmazı bedeli karşılığında davacıdan temellük ettiği hususunda yemin eda ettiği gerekçesiyle dava reddedilmiştir.



    Ancak, her ne kadar taraflar arasında yazılı bir belge düzenlenmediği görülmekte ise de, banka aracılığıyla davalının kullandığı kredi ödemelerinin 08.10.2012 ile 08.04.2013 tarihleri arasında davacı şirketin eski ortağınca yapıldığı sabittir. Söz konusu ödemeler HMK 202.maddesi gereğince delil başlangıcı teşkil eder ve bu nedenle davacı iddiasını ispat bakımından tanık dinletebilir.
    Hal böyle olunca, öncelikle davacı tanıklarının dinlenilmesi, kredi ödemelerinin taraflarca ne kadarının yapıldığının tespit edilmesi ve TBK"nun 97.maddesi de dikkate alınarak bir karar verilmesi gerekirken, uyuşmazlığın çözümünde en son başvurulacak delil olan yemine başvurulduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.
    Davacının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK"un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 10.09.2018 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

    (Muhalif)

    -KARŞI OY-

    Dava inançlı işlem hukuki sebebine dayalı tapu iptali ve tescile ilişkindir.
    Davacı, 9 no"lu bağımsız bölümünü kredi temin edebilmesi amacıyla temlik ettiği davalının, kredi kullanımı sonrası taşınmazı iade etmediği gerekçesiyle inanç sözleşmesine dayalı olarak tapu iptali ve tescili isteminde bulunmuş, davalı, temlikin bedeli karşılığı yapıldığı ve kredi borcunu kendisinin ödediği gerekçesiyle davanın reddini savunmuş, mahkemece inançlı işlemi gösteren yazılı delil bulunmadığı, davalı tarafından da yemin eda edilerek iddianın inkar edildiği gerekçesiyle kanıtlanamayan davanın reddine karar verilmiş, Dairenin sayın çoğunluğu tarafından, davacı tarafından sunulan kredi ödeme belgelerinin delil başlangıcı olması nedeniyle iddianın ispatı için tanık dinlenebileceği, bu durumda en son dayanılacak delil olan yeminin eda edilmesi nedeniyle davanın reddine karar verilemeyeceği gerekçesiyle hüküm bozulmuştur.
    İnanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen,inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.
    Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek ve iade edilmek üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar.
    Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır.


    Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesini istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı, inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda yalnızca bir borcu kalmıştır.
    Diğer bir bakış açısıyla taşınmazın mülkiyeti inanılana (alacaklıya) geçmiştir. Taşınmazda inanarak satanın (borçlu) mülkiyet hakkı kalmadığı gibi, alıcının bu mülkiyet hakkı üzerinde kurulmuş olan bir rehin hakkından da söz edilemez.
    Bu durumda; gayrimenkul rehni bakımından geçerliliği olan Medeni Kanunun 873. maddesinin inanç sözleşmelerine dayalı temlike konu taşınmazlar bakımından uygulama yeri olmadığı da kuşkusuzdur. Nitekim bu düşünce Hukuk Genel kurulunun 23.05.1990 gün ve l990/1-202-315 sayılı kararında da aynen benimsenmiştir.
    Öte yandan, inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uygun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı veren geçerli sözleşmelerdir. (818 Sayılı Borçlar Kanunu"nun 81. maddesi, 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu"nun 97. maddesi)) Anılan sözleşmelerde, taraflar, sözleşmenin kendilerine yüklediği hak ve borçları belirlerken, inançlı işlemin sona erme sebeplerini; devredilen hakkın inanılan tarafından inanana iade şartlarını, bu arada tabii ki süresini de belirleyebilirler. Bunun dışında, akde aykırı davranışın yaptırımına da sözleşmelerinde yer verebilirler. Buna dair akit hükümleri de Borçlar Kanununun 19. ve 20. maddelerine (6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu"nun 26. ve 27. maddeleri) aykırılık teşkil etmediği sürece geçerli sayılır.
    İnanç sözleşmesine ve buna bağlı işlemle alacaklı olan taraf, ödeme günü gelince alacağını elde etmek için dilerse; teminat için temlik edilen şeyi “ ifa uğruna edim “ olarak kendisinde alıkoyabileceği gibi; o şeyi, açık artırma yoluyla veya serbestçe satıp satış bedelinden alma yoluna da başvurabilir. Bu sonuçlar kendine özgü bu akdin tabiatında mevcuttur. Sözleşme ile öngörülen ifa süresi içerisinde, sırf sözleşmeyi imkansız kılmak amacıyla muvazaalı olarak yapılan temliklerin yasal koruma altında tutulamıyacağı izahtan varestedir. Meri hukuk sistemimizde her hangi bir düzenleme olmamasına karşın; inanç sözleşmelerinin, yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde uygulama yeri bulan kendine özgü bir müessese olduğu öğreti ve uygulamada kabul edilegelen bir olgudur.
    İnanç sözleşmelerinin tarafları arasında, onların gerçek iradelerini ve akitten amaçladıklarını yansıtması bakımından geçerli olduğu; taraflarına Borçlar Kanunu çerçevesinde nisbi haklarını talep etme olanağını verdiği tartışmasızdır.
    Burada üzerinde durulması gereken husus, taşınmaz mallar ya da şekle bağlı akitlerde inanç sözleşmelerinin ne gibi hukuki sonuç doğuracağıdır. Diğer bir anlatımla, sözleşmede öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde, taşınmaz mülkiyetinin naklinin sebebini oluşturup oluşturmayacağıdır.
    Uygulamada mesele, 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir.
    Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan muvazaa ve nam-ı müstear iddialarının, Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır.
    Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına gerçek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdülebileceği, “kötüniyetli ve haksız gizlemeler” dışında, belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da, temsil ve vekalet ilişkisinde, mülkiyette halefiyet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefiyeti düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına


    hükmolunamayacağı, zira Borçlar Kanununun “müvekkil vekiline karşı muhtelif borçlarını ifa edince vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına üçüncü şahıstaki alacağı müvekkilin olur” hükmünün bu düşünceyi doğruladığı, öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmi senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan Borçlar Yasasının 18. maddesi (6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu"nun 19. maddesi) kapsamında düşünülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile isbatının mümkün olduğuna, hükmolunmuştur.
    İçtihadı Bileştirme kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı bulunduğu tartışmasızdır. Nam-ı müstear için düzenleme getiren 1947 tarihli kararın, teminat amacıyla temlike dair inanç sözleşmelerini kapsadığı da kuşkusuzdur. Uygulamada anılan sözleşmeler gerek özü, gerek işleyişi açısından, genelde muvazaa, özelde ise nam-ı müstear başlıkları altında nitelendirilmektedir.
    Belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararında da değinildiği üzere; inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından tarafları bağlayıcı, diğer yandan, mülkiyetin naklinin sebebini teşkil etmesi açısından tasarruf işlemlerini bünyesinde barındıran sözleşmelerdir. Bu durumda koşulların oluşması halinde taşınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir.
    İçtihadı Birleştirme Kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilebilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme Kararının kapsamının genişletilmesi, hemde taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırılamaz. Yazılı bir belgenin veya delil başlangıcının bulunmadığı durumlarda, delil olarak bildirilmesi şartıyla iddia sahibinin karşı tarafa yemin teklif etmek suretiyle iddiasını ispat edebileceği hususu yerleşik içtihatlarla benimsenmiştir. Yemin, 6100 sayılı HMK"nun 225. vd. maddelerinde düzenlenen ve davayı sonuçlandıran yasal ve kesin delil niteliğindedir.
    Somut olayda; taraflar arasında düzenlenmiş inanç sözleşmesi olarak nitelendirilebilecek bir belgenin bulunmadığı kuşkusuzdur. Her ne kadar hükmün gerekçesinde yemin teklifinin hatırlatıldığı belirtilmiş ise de, 22.12.2014 tarihli oturumda bu konuda bir açıklamaya yer verilmemiş, davacı vekili tarafından davalı tarafa yemin teklif edecekleri bildirilmiş, aynı zamanda tanık dinletme isteminde bulunulmuş, mahkemece yemin metninin hazırlanması yönünde ara kararı kurularak kesin delil ile ispatı gereken davada karşı tarafın muvafakatı bulunmadığından tanık dinletme istemi de reddedilmiş, 20.03.2015 tarihli duruşmada, davacı vekili yemin teklifini yinelemiş, hazır olan davalı tarafından inanç sözleşmesi inkar edilerek yemin eda edilmiştir. HMK"nun 227. madde hükmünde; uyuşmazlık konusu vakıanın ispatı için yeminden başka delili olduğunu beyan etmiş olan tarafın dahi yemin teklif edebileceği, yemin teklif olunun kimsenin yemini edaya hazır olduğunu bildirdikten sonra diğer tarafın teklifinden vazgeçerek başka bir delile dayanamayacağı ve yeni bir delil gösteremeyeceği açıkça belirtilmiştir.
    Şu halde, hakimin yemin delilini hatırlatması dışında, HMK"nun 227. madde hükmü gereğince, davacının iddiasını ispat etmek için teklif ettiği yeminin edasından sonra başka bir delile dayanması mümkün olmadığından, davacı tarafından sunulan kredi ödeme belgeleri "delil başlangıcı" sayılarak tanık dinlenmek suretiyle sonuca gidilemez. Bu nedenle, davanın reddi yönündeki mahkeme kararı doğru olduğu için hükmün onanması gerektiği kanaatinde olduğumdan, sayın çoğunluğun hükmün bozulması yönündeki kararına katılmıyorum.




    Sayın kullanıcılarımız, siteden kaldırılmasını istediğiniz karar için veya isim düzeltmeleri için bilgi@abakusyazilim.com.tr adresine mail göndererek bildirimde bulunabilirsiniz.

    Son Eklenen İçtihatlar   AYM Kararları   Danıştay Kararları   Uyuşmazlık M. Kararları   Ceza Genel Kurulu Kararları   1. Ceza Dairesi Kararları   2. Ceza Dairesi Kararları   3. Ceza Dairesi Kararları   4. Ceza Dairesi Kararları   5. Ceza Dairesi Kararları   6. Ceza Dairesi Kararları   7. Ceza Dairesi Kararları   8. Ceza Dairesi Kararları   9. Ceza Dairesi Kararları   10. Ceza Dairesi Kararları   11. Ceza Dairesi Kararları   12. Ceza Dairesi Kararları   13. Ceza Dairesi Kararları   14. Ceza Dairesi Kararları   15. Ceza Dairesi Kararları   16. Ceza Dairesi Kararları   17. Ceza Dairesi Kararları   18. Ceza Dairesi Kararları   19. Ceza Dairesi Kararları   20. Ceza Dairesi Kararları   21. Ceza Dairesi Kararları   22. Ceza Dairesi Kararları   23. Ceza Dairesi Kararları   Hukuk Genel Kurulu Kararları   1. Hukuk Dairesi Kararları   2. Hukuk Dairesi Kararları   3. Hukuk Dairesi Kararları   4. Hukuk Dairesi Kararları   5. Hukuk Dairesi Kararları   6. Hukuk Dairesi Kararları   7. Hukuk Dairesi Kararları   8. Hukuk Dairesi Kararları   9. Hukuk Dairesi Kararları   10. Hukuk Dairesi Kararları   11. Hukuk Dairesi Kararları   12. Hukuk Dairesi Kararları   13. Hukuk Dairesi Kararları   14. Hukuk Dairesi Kararları   15. Hukuk Dairesi Kararları   16. Hukuk Dairesi Kararları   17. Hukuk Dairesi Kararları   18. Hukuk Dairesi Kararları   19. Hukuk Dairesi Kararları   20. Hukuk Dairesi Kararları   21. Hukuk Dairesi Kararları   22. Hukuk Dairesi Kararları   23. Hukuk Dairesi Kararları   BAM Hukuk M. Kararları   Yerel Mah. Kararları  


    Avukat Web Sitesi