
Esas No: 2021/8297
Karar No: 2022/3655
Karar Tarihi: 24.03.2022
Danıştay 6. Daire 2021/8297 Esas 2022/3655 Karar Sayılı İlamı
Danıştay 6. Daire Başkanlığı 2021/8297 E. , 2022/3655 K."İçtihat Metni"
T.C.
D A N I Ş T A Y
ALTINCI DAİRE
Esas No : 2021/8297
Karar No : 2022/3655
DAVACI : ... Vakfı
VEKİLİ : Av. ...
DAVALI : ... Bakanlığı - ANKARA
VEKİLİ : ..., Hukuk Müşaviri
DAVANIN KONUSU : 04/04/2014 tarih ve 28962 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği'nin (Yönetmelik) "Amaç" başlıklı 1. maddesinin, "Kapsam" başlıklı 2. maddesinin, 4. maddesinin 1. fıkrasının (ğ) bendinde yer alan "Ekosistem değerlendirme raporu" tanımının, (o) bendinde yer alan "Mahalli öneme haiz sulak alan" tanımının, (r) bendinde yer alan "Mutlak koruma bölgesi" tanımının, (z) bendindeki "Suni sulak alan" tanımının, (çç) bendindeki "Tampon Bölge" tanımının, (ee) bendindeki "Ulusal öneme haiz sulak alan" tanımının, (gg) bendinde yer alan "Uluslararası öneme haiz sulak alan kriteri" tanımının, "Su alımı" başlıklı 8. maddesinde yer alan "... izinsiz... " ibaresinin, "Kum alımı" başlıklı 9. maddesinin, "Turba çıkarılması" başlıklı 10. maddesinin, "Sulak alanların belirlenmesi" başlıklı 18. maddesinin 1. fıkrasının, "Koruma bölgelerinin tespiti" başlıklı 19. maddesinin 1. fıkrasının, "Hassas koruma bölgelerinde uygulama esasları" başlıklı 21. maddesinin 1. fıkrasında yer alan "... zorunlu olmadıkça..." ibaresinin, "Sürdürülebilir uygulama esasları" başlıklı 22. maddesinin 1. fıkrasının (d) bendinin, "Tampon bölgede uygulama esasları" başlıklı 24. maddesinin 1. fıkrasının, "Mevsimsel ve daimi akarsular ile deniz kıyılarına ilişkin uygulama esasları" başlıklı 26. maddesinin 1. fıkrasının, "Yönetim planlarının hazırlanması ve uygulanması" başlıklı 29. maddesinin 1. ve 7. fıkralarının, "Mahalli komisyon oluşumu" başlıklı 35. maddesinin, "Mahalli komisyonun görevleri" başlıklı 36. maddesinin ve "Diğer izin uygulamaları" başlıklı Geçici 1. maddesinin iptali istenilmektedir.
DAVACININ İDDİALARI : Uyuşmazlığa konu Yönetmelikteki iptali istenilen düzenlemelerin, İdari Dava Daireler Kurulunun bozma kararı üzerine yeniden incelenen maddelerinde ayrıntısına yer verilen nedenlerle, dayanağı üst hukuk normları ve Ramsar Sözleşmesi ile belirlenen koruma ilke ve esaslarına, kamu yararı ve hizmet gereklerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
DAVALININ SAVUNMASI: Sulak alanların korunmasına ilişkin olarak ilk Yönetmeliğin 30/01/2002 tarih ve 24656 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdiği, bu Yönetmeliğin 17/05/2005 tarih ve 25818 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Yönetmelik ile yürürlükten kaldırıldığı, uyuşmazlığa konu 04/04/2014 tarih ve 28962 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinin ise bu alanda yapılan üçüncü düzenleme olduğu, sulak alanların korunması ve yönetimi hususunda uygulamada yaşanan sorunların giderilmesi ve mevzuatı geliştirmek amacıyla, başta İngiltere ve Almanya olmak üzere gelişmiş ülkelerdeki uygulamaların incelendiği, Yönetmeliğin akılcı yönetim, koruma-kullanma dengesi, katılımcılık gibi ilkeler dikkate alınarak hazırlandığı, dava konusu düzenlemelerde, aşağıda ayrıntısı yazılan nedenlerle T.C Anayasasına, dayanağı kanunlar ile Ramsar Sözleşmesine ve kamu yararına aykırılık bulunmadığından davanın reddi gerektiği savunulmuştur.
DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ ...'NUN DÜŞÜNCESİ: Dava konusu Yönetmeliğin 4. maddesinin 1. fıkrasının (r) bendinde yer alan "Mutlak Koruma Bölgesi" tanımı ile (çç) bendinde yer alan "Tampon Bölge" tanımının ve Geçici 1. maddesinin iptali, iptali istenilen diğer maddeler yönünden ise davanın reddi yolunda verilen Danıştay Ondördüncü ve Onuncu Daireleri Müşterek Kurulunun 23/11/2016 tarih ve E:2014/5418, K:2016/6682 sayılı kararının, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 04/04/2019 tarih ve E:2017/480, K:2019/1945 sayılı kararıyla, Yönetmeliğin 4. maddesinin 1. fıkrasının (r) bendinde yer alan "Mutlak Koruma Bölgesi" tanımının ve Geçici 1. maddesinin iptaline ilişkin kısmının onandığı; 4. maddesinin 1. fıkrasının (çç) bendinde yer alan "Tampon Bölge" tanımının iptaline ilişkin kısmı ile iptali istenilen diğer maddeler yönünden davanın reddine ilişkin kısmının ise bozulduğu görüldüğünden, bozma kararına uyularak, bozulan kısım yönünden Dairemiz kararında yer verilen gerekçelerle davanın reddine karar verilmesi gerektiği düşünülmektedir.
DANIŞTAY SAVCISI ...'İN DÜŞÜNCESİ: Dava, 04/04/2014 günlü, 28962 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Sulak Aanların Korunması Yönetmeliği'nin 1., 2. maddeleri ile 4. maddesinin (r), (z) ve (çç) bentlerinin, 8., 9., 10., 18., 19., 21., 22., 24., 26., 29., 35., 36. maddeleri ile Geçici 1. maddesinin iptali istemiyle açılmıştır.
Davalı idarenin usule ilişkin savları yerinde görülmemiştir.
Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği'nin "Tanımlar" başlıklı 4. maddesinin 1. fıkrasının dava konusu edilen "çç" bendinde yer alan "Tampon bölge" tanımı yönünden incelendiğinde;
Anılan düzenlemede tampon bölge, "Sulak alan havzasının coğrafi durumu, topoğrafik özellikleri ve arazinin mevcut kullanım durumuna göre; sulak alan ekosistemini korumak maksadı ile tanımlanan ve sulak alanın su toplama sınırını geçmeyen veya topoğrafik, coğrafik olarak bir sınır değeri bulunmayan düz alanlarda ise varsa sürdürülebilir kullanım bölgesi, yoksa hassas koruma bölgesi sınırından itibaren bilimsel esaslara dayanarak alanın ekosistem özellikleri dikkate alınarak komisyon tarafından belirlenen bölge olarak tanımlanmıştır.
17/05/2005 günlü, 25818 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği'nde Tampon bölge; "Sulak alan havzasının coğrafi durumu, topografik özellikleri ve arazinin mevcut kullanım durumuna göre; sulak alan ekosistemini korumak maksadı ile ayrılan ve su toplama havza sınırını geçmemek ve sınırları varsa ekolojik etkilenme bölgesinden yoksa sulak alan bölgesinden itibaren 2500 metreden az olmamak üzere ayrılan bölge" şeklinde tanımlanmış, daha sonra 26/08/2010 günlü, 27684 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan değişiklik ile "Tampon bölge" tanımı "Sulak alan havzasının coğrafi durumu, topoğrafik özellikleri ve arazinin mevcut kullanım durumuna göre; sulak alan ekosistemini korumak maksadı ile ayrılan ve sulak alanın su toplama sınırını geçmemek veya topoğrafik, coğrafik olarak bir sınır değeri bulunmayan düz alanlarda varsa ekolojik etkilenme bölgesinden yoksa sulak alan bölgesinden itibaren azami 2500 metreyi geçmemek üzere ayrılan bölge" şeklinde değiştirilmiştir.
Belirtilen 2010 tarihli düzenlemenin iptali istemiyle açılan ve Danıştay Ondördüncü Dairesi'nin E:2011/13299 esasına kayıtlı davada, Danıştay Onuncu ve Ondördüncü Daireleri Müşterek Kurulu'nca verilen yürütmenin durdurulması isteminin reddine ilişkin 09/07/2013 günlü karara yapılan itiraz üzerine, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 27/11/2013 günlü, Yd İtiraz No:2013/669 sayılı kararıyla, "...Görüldüğü üzere, yapılan değişiklikle "Tampon Bölge"nin kapsamı daraltılmıştır.
Tampon bölgeler, biyoçeşitlilik odakları olan su alan ekosistemlerinin özellikle arazi kullanımı kaynaklı dış etkilere karşı korunması için gerekli bölgelerdir. Nitekim anılan bölgede yapılacak faaliyetler Yönetmelik ile sınırlandırılmış, Yönetmeğin Eki Ek-1'de yer alan faaliyetlerin tampon bölgede yapılması tamamen yasaklanırken, EK-2'de yer alan faaliyetlerin tampon bölgede yapılması ise Bakanlık iznine tabi tutulmuştur.
İlk Yönetmelikle 5000 metre olarak belirlenen tampon bölgenin önceki Yönetmelikle 2500 metreye indirildiği dikkate alındığında, yapılan dava konusu değişiklikle "en az 2500 metre" olan koruma bandının bu kez "en çok 2500 metre" haline getirilmiş olması, koruma bandının 2500 metrenin altında da belirlenmesine yol açması nedeniyle, sulak alanları sürdürülebilir olmayan insan faaliyetlerine açık hale getireceğinden, düzenlemede sulak alanların korunması amacına uyarlık görülmemiştir." gerekçesiyle yürütmenin durdurulması isteminin kabulüne karar verilmiş; daha sonra,Danıştay Onuncu ve Ondördüncü Daireleri Müşterek Kurulu'nun 04/06/2014 günlü, E:2011/13299, K:2014/6465 sayılı kararıyla da aynı gerekçelerle söz konusu düzenleme iptal edilmiştir.
Bu yargı kararlarına rağmen, yeni yapılan düzenlemenin davaya konu "Tampon bölge" tanımında, hiçbir asgari sınır olmaksızın tampon bölge sınırının bilimsel esaslara dayanarak komisyon tarafından belirleneceği ifade edilmiştir.
İlk Yönetmelikle 5000 metre olarak belirlenen tampon bölgenin sonradan 2500 metreye indirildiği, ardından "en az 2500 metre" olan koruma bandının bu kez "en çok 2500 metre" haline getirilmiş olduğu, davaya konu düzenleme ile ise asgari bir sınırlama bile getirilmediği ve bu düzenlemenin bilimsel gerekçelerinin davalı idarece ortaya konulamadığı hususları dikkate alındığında, soyut ve belirsiz nitelikteki bu düzenleme, sulak alanların korunması amacına aykırı görüldüğünden, "Tampon bölge" tanımında hukuka uyarlık bulunmamaktadır.
Yönetmeliğin "Tanımlar" başlıklı 4. maddesinin 1. fıkrasının dava konusu edilen "r" bendinde yer alan "Mutlak koruma bölgesi" tanımı yönünden incelendiğinde;
Anılan düzenlemede mutlak koruma bölgesi, "Koruma bölgeleri içerisinde yer alan, su kuşlarının yoğun ve toplu olarak kuluçka yaptığı, konakladığı veya kışladığı alanlar; nadir ve nesli tehlikedeki kuş türlerinin önemli üreme bölgeleri, uluslararası ölçütlere göre tehlike sınırı en az hassas düzeyinde olan türlerin bağımlı oldukları habitatlar ile nesli tehlikede ve dar yayılışlı olup, korunması gerekli doğal bitki türlerinin bulunduğu, insan faaliyetlerinin mevcut olmadığı bölgeler,"olarak tanımlanmıştır.
Dava konusu Yönetmeliğin dayanağı olan 09/08/1983 günlü, 2872 sayılı Çevre Kanununun 9 uncu maddesinin birinci fıkrasının (e) bendi, 29/06/2011 günlü, 645 sayılı Orman ve Su İşleri Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 2 nci, 8 inci ve 26 ncı maddeleri; 01/07/2003 günlü, 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanununun 4 üncü maddesi ile 3958 sayılı Kanunla uygun bulunan 17/05/1994 günlü, 21937 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme hükümleri birlikte irdelendiğinde; sulak alanların korunması, geliştirilmesi ve bu konuda gerekli kurum ve kuruluşlar arasında işbirliği ve koordinasyonun sağlanmasının esas olması yanında; sulak alanların korunması açısından en önemli bölgeyi ifade eden mutlak koruma bölgesinin sınırlarının tartışmadan uzak ve net bir şekilde hangi esaslara göre belirleneceğinin konuya ilişkin düzenleyici işlemlerde belirlenmesinin bir zorunluluk olarak ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.
Dava konusu Yönetmelikte yer alan mutlak koruma bölgelerine ilişkin tanımlamada ise, "insan faaliyetlerinin mevcut olmadığı" ifadesine yer verilmekle yetinilmiştir.
Sulak alanların korunması yönünden oluşturulan mutlak koruma bölgeleri, sadece kuşlara yönelik bir koruma amaç ve esasını değil, aynı zamanda, orada bulunan bitki türlerinin ve suyun da korunmasını sağlamaya yönelik olduğundan, öncelikle sadece kuşların korunması esasına dayalı olan söz konusu kriterin, bu alanı korumaktan uzak olduğu açıktır. Mutlak koruma bölgesinin belirlenmesi açısından insan faaliyetleri yanında daha somut başka bir kriterinin de bulunmadığı görülmektedir.
Belirtilen ifadede yer alan muğlaklık, bir sulak alanın, "ziyaret" gibi en küçük bir insan faaliyetinde bile bu alanda insan faaliyetinin mevcut olduğundan hareketle mutlak koruma bölgesi oluşturulmamasına neden olur ki, bu yaklaşım sulak alanların korunması amacına ve hukuka aykırı sonuçlar doğurur.
Belirtilen nedenlerle, anılan düzenlemede hukuka uyarlık bulunmamaktadır.
Uyuşmazlık, Yönetmeliğin Geçici 1. maddesine gelince;
Sözü edilen maddede, "Bu Yönetmeliğin yayımı tarihinden önce faaliyete geçmiş olan ve bu Yönetmelik kapsamında izin almamış işletmeler, bu Yönetmeliğin yayımından itibaren iki yıl içerisinde Bakanlıktan izin almaları şartı ile faaliyetlerine devam ederler." düzenlemesine yer verilmiştir.
Bazı maddeleri bakılan davaya konu edilen Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinin 43. maddesi ile yürürlükten kaldırılan 17/05/2005 günlü, 25818 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinin Geçici maddesinde "Bu yönetmeliğinin yayımı tarihinden önce faaliyete geçmiş olan işletmeler, 31/12/2006 tarihine kadar Bakanlıkça istenen şartları yerine getirmeleri kaydıyla faaliyetlerine devam ederler." ibaresine yer verilmiştir.
Ayrıca, 26/08/2010 günlü, 27684 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmeliğin 16. maddesiyle, yine geçici bir madde getirilerek, "Bu Yönetmeliğin yayımı tarihinden önce faaliyete geçmiş olan işletmeler, 31/12/2012 tarihine kadar Bakanlıkça istenen şartları yerine getirilmeleri kaydıyla faaliyetlerine devam ederler." düzenlemesine yer verilmiştir.
2005 tarihli ve 2010 tarihinde Yönetmelikte yapılan değişiklikte geçici maddeye yer verilerek, sulak alanların korunması açısından istisnai bir durum öngörülmüş iken, bu kez dava konusu edilen 2014 tarihli Yönetmeliğin Geçici 1. maddesinde de "Bu yönetmeliğin yayımı tarihinden önce faaliyete geçmiş olan ve bu yönetmelik kapsamında izin almamış işletmeler bu yönetmeliğin yayımı tarihinden itibaren iki yıl içerisinde bakanlıktan izin almaları şartıyla faaliyetlerine devam ederler." şeklinde bir düzenleme yapılarak, istisnai nitelikte olan geçiş dönemine ilişkin geçici maddelerle 2005 yılından 2016 yılına kadar sulak alanların korunması açısından sakınca doğurabilecek nitelikte bir geçiş dönemi öngörülmüştür.
Geçici maddelerle uzun süreli bir geçiş dönemi öngörülerek, adeta Yönetmeliğin asıl amacından uzak ve Yönetmeliğin tam olarak uygulanmaması sonucunu doğuracak şekilde, süreklilik arz eden bir yöntem belirlenmesinde hukuka uyarlık görülmemiştir Yönetmeliğ'in dava konusu edilen diğer maddeleri yönünden ise;
Ramsar Sözleşmesi çerçevesinde uluslararası öneme sahip olsun veya olmasın,ayırım yapılmaksızın tüm sulak alanlar ile bu alanlara ilişkin habitatların korunması,geliştirilmesi ve akılcı kullanılmasının sağlanmasına yönelik olarak anılan sözleşme ve dayanağı mevzuta uygun olarak yürürlüğe konulmuş olan Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği'nin dava konusu edilen diğer maddelerinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği'nin Geçiçi 1.maddesinin ve 4.maddesinde yer alan "Tampon bölge" ve "Mutlak koruma bölgesi" tanımının iptaline, diğer maddeleri yönünden davanın reddine karar verilmesi gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren ve 2575 sayılı Danıştay Kanununun Ek-1. maddesi uyarınca oluşturulan Danıştay Altıncı ve Onuncu Daireleri Müşterek Kurulunca; dava konusu Yönetmeliğin 4. maddesinin 1. fıkrasının (r) bendinde yer alan "Mutlak Koruma Bölgesi" tanımı ile (çç) bendinde yer alan "Tampon Bölge" tanımının ve Geçici 1. maddesinin iptali, iptali istenilen diğer maddeler yönünden ise davanın reddi yolunda verilen Danıştay Ondördüncü ve Onuncu Daireleri Müşterek Kurulunun 23/11/2016 tarih ve E:2014/5418, K:2016/6682 sayılı kararının, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 04/04/2019 tarih ve E:2017/480, K:2019/1945 sayılı kararıyla; Yönetmeliğin 4. maddesinin 1. fıkrasının (r) bendinde yer alan "Mutlak Koruma Bölgesi" tanımının ve Geçici 1. maddesinin iptaline ilişkin kısmının onandığı; 4. maddesinin 1. fıkrasının (çç) bendinde yer alan "Tampon Bölge" tanımının iptaline ilişkin kısmı ile iptali istenilen diğer maddeler yönünden davanın reddine ilişkin kısmının ise bozulduğu görüldüğünden, bozma kararına uyularak, bozulan kısım yönünden Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
İNCELEME VE GEREKÇE:
MADDİ OLAY:
2872 sayılı Çevre Kanunu'nun 9. maddesinin 1. fıkrasının (e) bendi, 645 sayılı Orman ve Su İşleri Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin 2., 8. ve 26. maddeleri, 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu'nun 4. maddesi ve 3958 sayılı Kanun ile uygun bulunan 17/05/1994 tarih ve 21937 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme (Ramsar Sözleşmesi) hükümlerine dayanılarak, Türkiye’nin karasal sınırları ve kıta sahanlığı dâhilinde yer alan sulak alanların korunması, yönetimi ve geliştirilmesi ile bu konuda görevli kurum ve kuruluşlar arasında işbirliği ve koordinasyon esaslarını belirlemek amacıyla çıkarılan Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği 04/04/2014 tarih ve 28962 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiş ve anılan Yönetmelik ile 17/05/2005 tarih ve 25818 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır.
Bunun üzerine, bakılan dava açılmıştır.
İLGİLİ MEVZUAT:
2872 sayılı Çevre Kanunu'nun 9. maddesinin (e) fıkrasında; sulak alanların doğal yapılarının ve ekolojik dengelerinin korunmasının esas olduğu, sulak alanların doldurulması ve kurutulması yolu ile arazi kazanılamayacağı, bu hükme aykırı olarak arazi kazanılması halinde söz konusu alanın faaliyet sahibince eski haline getirileceği, sulak alanların korunması ve yönetimine ilişkin usul ve esasların ilgili kurum ve kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirleneceği, düzenlemesine yer verilmiştir.
4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu'nun 4. maddesinin 4. fıkrasında; sulak alanların kirletilemeyeceği, kurutulamayacağı ve bunların doğal yapılarının değiştirilemeyeceği, kurala bağlanmıştır.
Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan, 645 sayılı Orman ve Su İşleri Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin 2. maddesinin (b) bendinde; sulak alanların korunması, geliştirilmesi ile ilgili işlemleri yapmak, 8. maddesinin (e) bendinde; uluslararası koruma sözleşmeleri ile belirlenen yörelerdeki korunma ve kullanma esaslarını çevre mevzuatı dikkate alınarak tespit etmek ve yeni düzenlemeler yapmak Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünün görevleri arasında sayılmıştır.
28/12/1993 tarih ve 3958 sayılı Kanun ile onaylanması uygun bulunan ve 15/03/1994 tarih ve 94/5434 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla onaylanarak 17/05/1994 tarih ve 21937 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkındaki Sözleşmenin (Ramsar Sözleşmesi) 1. maddesinde; bu sözleşmenin amacı bakımından, doğal veya yapay, devamlı veya geçici, suları durgun veya akıntılı, tatlı, acı veya tuzlu, denizlerin gel-git hareketinin çekilme devresinde altı metreyi geçmeyen derinlikleri kapsayan, bütün suların, bataklık, sazlık ve türbiyerlerin sulak alanlar olduğu, bu Sözleşmenin amacı bakımından, ekolojik olarak sulak alanlara bağımlı olan kuşların, su kuşları olduğu, 2. maddesinde; her akit tarafın, ülkesi toprakları içindeki elverişli sulak alanları, bundan böyle "Liste" adıyla tanımlanacak ve 8. madde uyarınca kurulacak Büro tarafından tutulacak olan "Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Listesi"ne dahil edilmek üzere tayin edeceği, sulak alan hudutlarının kesinlikle belirtileceği ve aynı zamanda haritaya çizileceği, özellikle su kuşları yaşama ortamı olarak önem taşıyan yerlerde, sulak alanlara mücavir olan akarsu ve deniz kıyı alanlarıyla, ada veya gel-git hareketinin çekilme devresinde derinliği altı metreyi geçen ve sulak alanlar dahilinde yer alan deniz sularıyla birleştirilebileceği, liste için sulak alanların seçiminin, bu sulak alanların ekoloji, botanik, zooloji, limnoloji ve hidroloji yönlerinden uluslararası önemlerine göre yapılacağı, hangi mevsimde olursa olsun, su kuşları için uluslararası öneme sahip sulak alanların öncelikle dahil edileceği, 3. maddesinde; akit tarafların, listeye dahil ettirdikleri sulak alanların korumasını geliştireceği ve ülkelerindeki diğer sulak alanları mümkün olduğu kadar akıllıca kullanılmasını sağlayacak şekilde formüle edeceği ve uygulayacakları, 4. maddesinde; her akit tarafın, listeye dahil olsun veya olmasın, sulak alanlarında tabiatı koruma alanları ayırarak sulak alanlarının ve su kuşlarının korunmasını geliştireceği ve yeterli inzibati tedbirleri alacağı, sulak alanlar ve bu sulak alanların bitki ve hayvan toplulukları hakkında araştırma yapılmasını, bilgi ve yayınların değişimini teşvik edeceği, uygun sulak alanların yönetimi yoluyla su kuşları populasyonlarının artırılması için çaba gösterecekleri, sulak alanların araştırma, yönetim ve muhafazasında yetenekli personelin eğitimini geliştirecekleri, öngörülmüştür.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME:
Yönetmeliğin "Amaç" başlıklı 1. maddesi ile "Kapsam" başlıklı 2. maddesinin birlikte incelenmesinden;
Yönetmeliğin 1. maddesinde; "(1) Bu Yönetmeliğin maksadı, Türkiye’nin karasal sınırları ve kıta sahanlığı dâhilinde yer alan sulak alanların korunması, yönetimi ve geliştirilmesi ile bu konuda görevli kurum ve kuruluşlar arasında işbirliği ve koordinasyon esaslarını belirlemektir." düzenlemesine, 2. maddesinde ise; "(1) Bu Yönetmelik, sulak alanlar ve sulak alanlarla ilişkili habitatların korunması ve akılcı kullanımı, sulak alanların yönetimi ile Ulusal ve Mahalli Sulak Alan Komisyonlarının oluşturulmasını ve bu komisyonların çalışma usul ve esaslarını kapsar. 2) Kuru derelerde bu Yönetmelik hükümleri uygulanmaz." düzenlemesine yer verilmiştir.
Davacı tarafından; dava konusu Yönetmelikten önce yürürlükte olan Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinin aksine, dava konusu Yönetmeliğin 1. maddesinde Ramsar Sözleşmesinin uygulanmasının Yönetmeliğin amaçları arasında sayılmadığı ayrıca, "uluslararası öneme sahip olsun ya da olmasın tüm sulak alanların korunması" ibaresine yer verilmeyerek tüm sulak alanların korunmasının amaç dışında bırakıldığı, öte yandan, Yönetmeliğin dava konusu 2. maddesindeki düzenlemeyle kuru derelerin Yönetmelik kapsamından çıkarılarak, koruma kapsamından çıkarıldığı ileri sürülmüştür.
Davalı tarafından; dava konusu Yönetmeliğin dayanaklarından birinin Ramsar Sözleşmesi olması nedeniyle, Yönetmeliğin iptali istenilen 1. maddesinde amaçlar arasında Ramsar Sözleşmesinin uygulanması hususunun ayrıca belirtilmediği, anılan maddede "uluslararası öneme sahip olsun ya da olmasın" ibaresine yer verilmemesinin, koruma kapsamının daraltılmasına yol açmayacağı, aksine, korumanın daha genel ve geniş çerçevede ifade edildiği, öte yandan; kuru derelerin Yönetmeliğin kapsamı dışında bırakılmasının koruma ilkelerine ve Ramsar Sözlemesine aykırılık taşımadığı savunulmuştur.
Yapılan değerlendirmede; dava konusu Yönetmeliğin Ramsar Sözleşmesi hükümlerine dayanılarak hazırlandığı ve bunun Yönetmeliğin 3. maddesinde belirtildiği dikkate alındığında, iptali istenilen 1. maddesinde amaçlar arasında ayrıca Ramsar Sözleşmesinin uygulanması hususuna yer verilmemesinin, bu Sözleşme hükümlerinin bertaraf edilmesi sonucunu doğurmayacağı açıktır. Ayrıca, dava konusu maddede, Türkiye’nin karasal sınırları ve kıta sahanlığı dahilinde yer alan sulak alanların korunması, yönetimi ve geliştirilmesinin amaçlandığının düzenlendiği ve düzenlemede koruma amacı bakımından sulak alanların bir kısmının kapsam dışına çıkarılmasına neden olabilecek bir ifadeye yer verilmediği anlaşıldığından, iptali istenilen maddede üst hukuk normlarına ve koruma ilke ve esaslarına aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
Öte yandan; Ramsar Sözleşmesinde, Sözleşmenin amacı bakımından, doğal veya yapay, devamlı veya geçici, suları durgun veya akıntılı, tatlı, acı veya tuzlu, denizlerin gel-git hareketinin çekilme devresinde altı metreyi geçmeyen derinlikleri kapsayan, bütün suların, bataklık, sazlık ve türbiyerlerin sulak alanlar olduğunun belirtildiği, uyuşmazlığa konu Yönetmeliğin 4. maddesinde ise kuru derenin, yağış anlarında akışı olan diğer zamanlarda akışı bulunmayan arazi üzerindeki düşük kotların oluşturduğu vadi olarak tanımlandığı göz önüne alındığında, herhangi bir doğal yaşam ortamı olmayan ve ekolojik karakteri bulunmayan kuru derelerin Yönetmelik kapsamı dışına çıkarılmasına ilişkin düzenlemede de Yönetmeliğin dayanağı Ramsar Sözleşmesine aykırılık bulunmamıştır.
Yönetmeliğin 4. maddesinin 1. fıkrasının (ğ) bendindeki "Ekosistem Değerlendirme Raporu" tanımının incelenmesinden;
Yönetmeliğin 4. maddesinin 1. fıkrasının (ğ) bendinde, ekosistem değerlendirme raporu; "Ramsar alanı ve ulusal öneme haiz olan sulak alanlarda, sulak alanın ekolojik karakterini katı, sıvı ve gaz atıklar ile olumsuz olarak etkilemesi muhtemel veya sulak alanın peyzaj değerine zarar verebilecek faaliyetlerin, sulak alana olan potansiyel etkisinin ortaya konduğu ve alınması gereken önleyici ya da telafi edici tedbirlerin tadat edildiği, usul ve esasları Bakanlık tarafından belirlenen ve bunların faaliyet sahibi tarafından taahhüt edildiği belge," olarak tanımlanmıştır.
Davacı tarafından; sulak alanların sağlıklı bir şekilde varlığını sürdürülebilmesi için, suyun kalitesi ile birlikte miktarının da önemli olduğu, bu nedenle ekosistem değerlendirme raporunda, sulak alanın su miktarını olumsuz etkilemesi muhtemel müdahaleler konusundaki önlemlerin de yer alması gerektiği ileri sürülmüştür.
Davalı tarafından; dava konusu düzenleme ile ekosistem değerlendirme raporu uygulamasının Yönetmeliğe entegre edilerek, bu alanlarda yapılabilecek tüm proje ve tesislerin sulak alana olabilecek etkilerinin bilimsel olarak ortaya konulmasının amaçlandığı belirtilerek, korumayı artıran bir yaklaşım benimsendiğinden düzenlemede hukuka aykırılık bulunmadığı savunulmuştur.
Dava konusu düzenlemenin incelenmesinden; ekolojik değerlendirme raporunun, Yönetmeliğin Ek-1 ve Ek-2 listesinde yer verilen ve sulak alanın ekolojk yapısına zarar verebileceği öngörülen proje ve tesislere izin verilmesi aşamasında, üniversitelerin ilgili bölümlerindeki uzmanlar tarafından hazırlanacak, faaliyetin muhtemel etkilerinin ve alınacak önlemlerin belirlendiği bir rapor olduğunun, söz konusu raporda, faaliyetin niteliği gereği alanın su miktarını olumsuz etkilemesi öngörülüyorsa, bu hususun da değerlendirileceği anlaşıldığından, ekosistem değerlendirme raporu tanımında, ayrıca, sulak alanın su miktarını olumsuz etkilemesi muhtemel müdahaleler konusundaki önlemlerin de yer alması gerektiği yolundaki davacı iddiası yerinde görülmemiştir.
Yönetmeliğinin 4. maddesinin 1. fıkrasının (z) bendinde yer alan "Suni Sulak Alan" tanımının incelenmesinden;
Yönetmeliğin 4. maddesinin 1. fıkrasının (z) bendinde; Suni sulak alanın; "İçme, kullanma ve sulama suyu temini ile elektrik üretimi maksadıyla yapılan baraj ve göletlerden uluslararası öneme sahip sulak alan kriterlerinden en az birine sahip insan eliyle yapılmış su yapıları ve çevresinde oluşan sulak alan ekosistemini," ifade ettiği belirtilmiştir.
Davacı tarafından; dava konusu Yönetmelikten önce yürürlükte olan Yönetmelikte, suni sulak alanlar için uluslararası öneme sahip sulak alan kriterlerinden en az birine sahip olma şartı bulunmazken, iptali istenilen düzenlemeyle bu şart getirilerek, suni sulak alan tanımının daraltığı ve suni sulak alanların büyük kısmının koruma kapsamından çıkarıldığı ileri sürülmüştür.
Davalı tarafından; her su yapısının Yönetmelik kapsamında sulak alan olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı, ekolojik açıdan belirli bir işlevinin olması gerektiği, bu çerçevede suni sulak alanlar için Ramsar Sözleşmesi taraflar toplantısında kabul edilen kriterlerin en az birine sahip olması kriterinin getirildiği, düzenleme ile biyolojik yönden önem arz eden suni sulak alanlara yoğunlaşılmasının ve kaynak aktarılmasının amaçlandığı savunulmuştur.
Yapılan değerlendirmede; dava konusu Yönetmeliğin dayanaklarından biri olan Ramsar Sözleşmesi, taraf Devletlere, sulak alanların ve onlara bağlı bitki ve hayvan topluluklarının korunması yönünde yükümlülük getirmiş ise de, bu alanların önem ve özelliklerinine göre belirlenmesi konusunda, taraf Devletlerin takdir yetkisinin olduğu, tüm sulak alanların aynı ilke ve yöntemle korunmasının mümkün olmadığı, nitekim, Ramsar Sözleşmesinde de bu alanların, ekolojik değerlerinin yüksek olması, zengin bitki ve hayvan çeşitliliği ile bir çok türün yaşamasına olanak sağlaması, ekonomik, kültürel, bilimsel ve rekreasyonel olarak büyük bir kaynak teşkil etmesi gibi nedenlerle korunması gerektiğinin vurgulandığı göz önüne alındığında, baraj gölleri, gölet, su ürünleri üretim havuzları gibi yapay şekilde oluşturulan sulak alanlardan, yukarıda belirtilen özellikleri taşımayanların Yönetmelik kapsamında değerlendirilmemesi yolundaki düzenlemede Ramsar Sözleşmesine ve diğer üst hukuk normlarıyla belirlenen ilke ve esaslara aykırılık bulunmamıştır.
Yönetmeliğinin 4. maddesinin 1. fıkrasının (çç) bendinde yer alan "Tampon Bölge" tanımının incelenmesinden;
Dava konusu yönetmeliğin 4. maddesinin 1. fıkrasının (çç) bendinde, tampon bölge; "Sulak alan havzasının coğrafi durumu, topoğrafik özellikleri ve arazinin mevcut kullanım durumuna göre; sulak alan ekosistemini korumak maksadı ile tanımlanan ve sulak alanın su toplama sınırını geçmeyen veya topoğrafik, coğrafik olarak bir sınır değeri bulunmayan düz alanlarda ise varsa sürdürülebilir kullanım bölgesi, yoksa hassas koruma bölgesi sınırından itibaren bilimsel esaslara dayanarak alanın ekosistem özellikleri dikkate alınarak komisyon tarafından belirlenen bölge" şeklinde tanımlanmıştır.
Davacı tarafından; dava konusu düzenlemeyle, tampon bölge belirlenmesine ilişkin olarak önceki Yönetmelikte mevcut olan mesafe şartının hiçbir kıstas öngörülmeden kaldırıldığı, soyut ve belirsiz ifadelere yer verilerek bu alanların belirlenmesinin tamamen idarenin inisiyatifine bırakıldığı ve düzenlemenin koruma ilkeleriyle bağdaşmadığı ileri sürülmüştür.
Dava konusu Yönetmelik değişikliğinden önceki düzenlemelerde, tampon bölgenin belirlenmesi açısından 5000 ve 2500 metrelik nicel sınırlar esas alınmış ise de; davalı idarenin savunmasında, bu alanların belirlenmesi konusunda bilimsel verilerin dikkate alınmasına yönelik bir düzenleyici norm bulunmadığı; dolayısıyla, coğrafi yapısı ve niteliği farklı olan bütün sulak alanlarda bu kıstasların esas almasının bilimsellikten ve sulak alanların korunması ilkelerinden uzak olduğu belirtilmiştir.
Dava konusu düzenlemede ise; "bilimsel esaslara dayanarak ve alanın ekosistem özellikleri dikkate alınarak" tampon bölge belirleneceği ifade edilmek suretiyle, önceki düzenlemelerde var olan sakıncaların giderilmesi amaçlanmış olup; tampon bölge, uyuşmazlığa konu Yönetmelik ile öngörülen yeni koruma bölgelerine göre yeniden tanımlanmıştır.
Bu itibarla; dava konusu "Tampon bölge" tanımında hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
Yönetmeliğin 4. maddesinin (o) bendindeki "Mahalli Öneme Haiz Sulak Alan", (ee) bendindeki "Ulusal Öneme Haiz Sulak Alan", (gg) bendindeki "Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alan Kriteri" tanımlarının, 9. ve 10. maddelerinin ve 26. maddesinin 1. fıkrasındaki "Mahalli öneme haiz sulak alanlar ile mevsimsel ve daimi akarsularda sulak alan koruma bölgeleri belirlenmez" ifadelerinin ve 36. maddesinin incelenmesinden;
Yönetmeliğin "Tanımlar" başlıklı 4. maddesinin 1. fıkrasının (o) bendinde; "Mahalli öneme haiz sulak alanın; ulusal öneme haiz sulak alan ve Ramsar Alanı listesinde bulunmayan sulak alanları, (ee) bendinde; "Ulusal öneme haiz sulak alanın; Sözleşmenin Taraflar Toplantısında kabul edilen "Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alan Kriterleri"nden en az birine sahip olan sulak alanları, (gg) bendinde ise; "Uluslararası öneme sahip sulak alan kriteri: Ramsar Sözleşmesince belirlenen dokuz adet kriteri" ifade ettiği belirtilmiştir.
Yönetmeliğin "Kum alımı" başlıklı 9. maddesinde; "(1) Ulusal öneme haiz sulak alanlar ve Ramsar Alanlarında Genel Müdürlüğün, mahalli öneme haiz sulak alanlarda ise Bölge Müdürlüğünün uygun görüşü alınmadan kum ve çakıl alınamaz. Kumulların doğal yapıları bozulamaz.", "Turba çıkarılması" başlıklı 10. maddesinde; "(1) Koruma bölgelerinde turba çıkarmak isteyen gerçek ve tüzel kişiler başvuru formu ile Bölge Müdürlüğüne başvurur. Bölge Müdürlüğünün uygun görmesi halinde Turba Çıkarımı İzin Belgesi düzenlenerek izin verilir.", "Mevsimsel ve daimi akarsular ile deniz kıyılarına ilişkin uygulama esasları" başlıklı 26. maddesinde ise "(1) Mahalli öneme haiz sulak alanlar ile mevsimsel ve daimi akarsularda sulak alan koruma bölgeleri belirlenmez. Bu alanlarda koruma ve kullanım esasları mahalli sulak alan komisyonlarınca belirlenir." hükümleri yer almıştır.
Yönetmeliğin "Mahalli komisyonun görevleri" başlıklı 36. maddesinde; "1) Komisyon, bulunduğu il dâhilinde aşağıda belirtilen işleri yapar: a) Bakanlık taşra teşkilatı tarafından raporu hazırlanan sulak alan vasıflı bir alanın önem derecesini belirleyip Bakanlığa görüş vermek, b) Mahalli öneme haiz sulak alanlar ile daimi veya mevsimsel akarsuların koruma ve kullanma esaslarını belirlemek ve yıllık izleme raporlarını değerlendirmek, c) Ulusal Komisyon tarafından, ulusal öneme haiz sulak alanlar ve Ramsar Alanlarında alınan kararların uygulanmasını sağlamak, ç) Ulusal Sulak Alan politika ve stratejilerinin uygulanmasını sağlamak, d) Sulak Alan Koruma Bölgeleri esaslarının uygulanmasını sağlamak, e) Yönetim planının hazırlanma sürecinde gerekli destek ve katkıyı vermek, f) Sulak Alan yönetim planlarının uygulanmasını sağlamak, g) Sulak alanlara bağımlı nadir ve nesli tehlikede olan türlerin korunması ve geliştirilmesi için hazırlanan eylem planlarının uygulanmasını sağlamak, ğ) Sulak alanların yurt içinde ve yurt dışında tanıtılmasına yönelik faaliyetleri desteklemek, h) Bulunduğu il sınırları içerisindeki diğer sulak alanların korunması ile ilgili çalışmalara destek vermek, ı) Bu Yönetmelik ile verilen diğer görevleri yapmak. (2) Komisyon başkanı, gerekli gördüğünde veya Komisyon üyelerinin talebi üzerine diğer kamu kurumlarının, meslek odalarının yetkili temsilcilerini veya ilgili görülen kişileri gündemle ilgili görüşlerini almak üzere Komisyon toplantısına davet edebilir." düzenlemesine yer verilmiştir.
Davacı tarafından; dava konusu Yönetmelikle sulak alanların Ramsar alanı, ulusal öneme haiz sulak alan ve mahalli öneme haiz sulak alan olarak sınıflandırılmasının, Ramsar Sözleşmesine aykırılık taşıdığı ve buna ek olarak da mahalli öneme haiz sulak alanlarda koruma bölgelerinin belirlenmeyeceği ve yönetim planı yapılmayacağı düzenlemesi getirilerek, bu alanların koruma mevzuatından yararlanma ihtimalinin ortadan kaldırıldığı ve mahalli öneme haiz sulak alanlara zarar verecek her türlü faaliyetin önünün açıldığı, mahalli öneme haiz sulak alanların yönetim esaslarının muğlak bırakıldığı, ayrıca, kum alımı ve turba çıkarılması için izin verme yetkisinin, Genel Müdürlük ve Bölge Müdürlüklerine devredilmesinin sulak alanların farklı kategoriler altında yönetilmesine yol açtığı ileri sürülerek, Yönetmeliğin yukarıda yer verilen maddelerinin, sulak alanların sınıflandırılması nedeniyle hukuka aykırı olduğu belirtilerek iptali gerektiği ileri sürülmüştür.
Davalı tarafından; ülkemizde yapılan çalışmalarda tespit edilen sulak alan sayısının 1500'ü aştığı, ancak sulak alanların korunmasına ilişkin 30/01/2002 tarih ve 24656 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren ilk Yönetmelikten bu yana sadece 41 adet sulak alanın koruma bölgeleri tespit edilerek tescil edilebildiği, tüm sulak alanların aynı yöntemle ve tek merkezden yönetilmesinin başarılı sonuçlar vermediği, sınıflandırmanın sulak alanların daha etkin korunması ve hızlı karar alınmasını sağlamak amacıyla yapıldığı, mahalli öneme haiz sulak alanların yönetiminin mahalli sulak alan komisyonlarına ve izin verme yetkisinin Bölge Müdürlüklerine bırakılarak yerinden yönetim ilkesinin benimsendiği, biyoçeşitlilik açısından zengin olan ve uluslararası öneme sahip olan sulak alanlarında ise ulusal sulak alan komisyonlarının görevlendirildiği belirtilerek iptali istenilen düzenlemelerde Ramsar Sözleşmesine ve dayanağı kanunlara aykırılık bulunmadığı savunulmuştur.
Uyuşmazlığa konu Yönetmelikte; sulak alanların Ramsar alanı, ulusal öneme haiz sulak alan ve mahalli öneme haiz sulak alan olmak üzere üç sınıfa ayrıldığı, ulusal öneme haiz sulak alanlar ile Ramsar alanları arasında nitelik bakımından bir fark bulunmadığı, bir alanın ulusal öneme haiz sulak alan olarak belirlenmesi için de Ramsar alanlarında olduğu gibi Ramsar Sözleşmesi taraflar toplantısında kabul edilen kriterlerin en az birine sahip olması gerektiği, mahalli öneme haiz sulak alanların ise bu kriterlere sahip olmayan sulak alanlara ilişkin olarak bakanlık taşra teşkilatı tarafından hazırlanan raporun, mahalli sulak alan komisyonunca görüşülüp değerlendirilmesi sonucunda Genel Müdürlüğün onayıyla belirlendiği, Ramsar alanları ile ulusal öneme haiz sulak alanların yönetim ve denetiminin ulusal sulak alan komisyonlarına ve Genel Müdürlüğe, mahalli öneme haiz sulak alanların yönetim ve denetiminin ise il bazında oluşturulan mahalli sulak alan komisyonu ile Bölge Müdürlüklerine bırakıldığı anlaşılmaktadır.
Ramsar Sözleşmesinin ilgili maddeleri değerlendirildiğinde; Sözleşmede, Ramsar Listesine tescil edilecek sulak alanların seçiminin, ekoloji, botanik, zooloji, limnoloji ve hidroloji yönlerinden uluslararası önemlerine göre yapılacağının, su kuşları için uluslararası öneme sahip sulak alanların listeye öncelikle dahil edileceğinin öngörüldüğü ve daha sonra Taraflar Komitesince listeye dahil edilecek sulak alanların kriterlerinin belirlendiği hususları göz önüne alındığında, önem ve öncelikleri bakımından sulak alanların sınıflandırılmasında Sözleşmeye aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
Kaldı ki; Ramsar Sözleşmesi, taraf Devletlere, ülkelerindeki sulak alanların akıllıca kullanımı ve ileri görüşlü ulusal politikalarla korunması yolunda yükümlülük getirmiş ise de bu koruma yöntem ve esaslarının belirlenmesi konusunda Devletlerin takdir yetkisi olduğu tartışmasızdır.
Bu kapsamda; mahalli öneme haiz sulak alanların yönetimi, koruma ve kullanma esaslarının uygulanması, denetimi ve izlenmesi yetki ve görevinin, yerinden yönetim ilkesi benimsenerek ve daha katılımcı bir yaklaşımla, il bazında oluşturulan mahalli sulak alan komisyonu ile Bölge Müdürlüklerine, uluslararası öneme sahip olan sulak alanlarında ise bu görev ve yetkilerin ulusal sulak alan komisyonları ile Genel Müdürlüğe verilmesinde hukuka aykırılık bulunmamıştır.
Öte yandan; davacı tarafından, mahalli öneme haiz sulak alanlarda, koruma bölgeleri belirlenmemesi nedeniyle, bu alanların Yönetmelik kapsamındaki korumadan yoksun bırakıldığı ileri sürülmüş ise de, bir alanın mahalli öneme haiz sulak alan olarak tespit edilmesi durumunda, alana ilişkin koruma ve kullanım esaslarının mahalli sulak alan komisyonunca belirleneceği ve Yönetmeliğin dayanağı üst hukuk normları ile uyuşmazlığa konu Yönetmelikte yer alan, koruma ve kullanmaya ilişkin genel ilkeler ile yasakların tüm sulak alanlar için geçerli olduğu değerlendirildiğinde, mahalli öneme haiz sulak alanlar için koruma bölgeleri belirlenmemesinin bu alanların korumadan yoksun kalmasına yol açmayacağı anlaşıldığından, davacının bu iddiası yerinde görülmemiştir.
Yönetmeliğin 8. maddesinin 1. fıkrasındaki "izinsiz" ibaresinin incelenmesinden;
Yönetmeliğin "Su alımı" başlıklı 8. maddesinde; "(1) Koruma bölgeleri içerisinden tabii sulak alanların ekolojik karakterini ve fonksiyonlarını olumsuz yönde etkileyecek ölçüde yerüstü ve yeraltı suyu alınamaz, sistemi besleyen akarsular ile diğer yüzey suların yönleri izinsiz değiştirilemez veya sistemde su depolanamaz. Sulak alanlardaki su rejimini etkileyebilecek her türlü faaliyet için planlama aşamasında ulusal öneme haiz sulak alanlar ve Ramsar Alanlarında Genel Müdürlüğün, mahalli öneme haiz sulak alanlarda ise Bölge Müdürlüğünün uygun görüşü alınır." düzenlemesine yer verilmiştir.
Davacı tarafından; önceki Yönetmelikte, sulak alan sistemini besleyen akarsuların yönlerinin değiştirilemeyeceği kurala bağlanmışken, dava konusu düzenleme ile sistemi besleyen akarsuların ve diğer yüzey sularının izin alınarak yönlerinin değiştirilmesine imkan tanındığı, bunun sulak alanların ekolojik karakterinin bozulmasına yol açacağı ve Ramsar Sözleşmesine aykırılık taşıdığı ileri sürülerek "izinsiz" ibaresinin iptali istenilmiştir.
Davalı tarafından; dava konusu düzenlemenin, kuraklık ve iklim değişikliğiyle karşı karşıya olunması ve nüfus artışı gibi nedenlerle içme ve kullanma suyuna daha fazla ihtiyaç duyulması nedeniyle yapıldığı, akarsuların ve yüzey sularının yönlerinin koruma-kullanma dengesi gözetilerek, ancak izin verilmesi durumunda değiştirilebileceği, dolayısıyla, düzenlemede koruma ilkelerine aykırılık bulunmadığı savunulmuştur.
Yapılan değerlendirmede; Yönetmeliğin dayanaklarından biri olan Ramsar Sözleşmesi ile taraf Devletlere, ülkelerindeki sulak alanların korunmasının geliştirilmesi yanında, akılcı kullanımını da sağlayacak şekilde yönetilmesi yükümlülüğünün getirildiği ve Yönetmeliğin 2. maddesinde, bu alanların akılcı kullanımının da amaçlar arasında sayıldığı dikkate alındığında, akılcı kullanım kapsamında, insanlar ve diğer canlı türleri açısından içme ve kullanma suyu veya enerji gibi zorunlu ihtiyaçların karşılanması amacıyla getirildiği sonucuna varılan, sulak alan ekosistemini besleyen akarsuların ve diğer yüzey sularının yönlerinin izin alınmak suretiyle değiştirilmesine imkan tanıyan düzenlemede, üst hukuk normlarına ile koruma ve kullanma ilkelerine aykırılık bulunmamıştır.
Öte yandan; düzenleme kapsamında davalı idare tarafından verilecek izinlerde, sulak alanların korunmasına ilişkin olarak Yönetmelikte getirilen, doğal yapılarının ve ekolojik karakterlerinin korunmasının zorunlu olduğu yolundaki genel ilkenin dikkate alınması gerektiği, koruma ilkelerine aykırı işlem tesis edilmesi durumunda ise bunun yargı denetimine tabi olacağı açık olduğundan, davacının iptali istenilen ibare nedeniyle bu alanların ekolojik yapısının bozulmasına yol açılacağına ilişkin iddiasına itibar edilmemiştir.
Yönetmeliğin 18. maddesinin 1. fıkrasının incelenmesinden;
Yönetmeliğin "Sulak alanların belirlenmesi" başlıklı 18. maddesinde, "(1) Ulusal ve mahalli öneme haiz sulak alanların belirlenmesinde aşağıdaki usullere uyulur:
a) Ulusal öneme haiz sulak alanların belirlenmesi ve tescili: Bir alanın ulusal sulak alan olarak belirlenmesi için alanın bulunduğu mülki sınırlar dikkate alınarak, Bakanlığın taşra teşkilatı tarafından hazırlanacak etüt ve envanter raporu mahalli komisyona sunulur. Mahalli komisyon tarafından alanın ulusal öneme haiz sulak alan vasfında olduğuna karar verilmesi halinde dosya Ulusal Sulak Alan Komisyonuna sunulmak üzere Bakanlığa gönderilir. Bakanlıkça yapılan değerlendirme neticesinde alanın ulusal öneme haiz sulak alan vasfında olduğuna karar verilmesi halinde dosya görüşülmek ve karar verilmek üzere Ulusal Komisyona gönderilir. Ulusal Komisyonun da alanın ulusal öneme haiz sulak alan olduğuna karar vermesi halinde sulak alan sınırının tescili maksadıyla orman ve orman rejimine tabi alanlar ve Bakanlığın tasarrufunda olan alanlarda Bakanlıkça, bunun dışındaki alanlarda ise, Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca tescil ve ilan edilir. b) Mahalli öneme haiz sulak alanların belirlenmesi: Bir alanın mahalli öneme haiz sulak alan olarak belirlenmesi için alanın bulunduğu mülki sınırlar dikkate alınarak, Bakanlık taşra teşkilatı tarafından hazırlanan rapor, mahalli komisyonda görüşülerek Genel Müdürlüğün onayına sunulur. Alanın mahalli öneme haiz bir sulak alan olarak değerlendirilmesi halinde, alanın sınırları tespit edilerek alana ilişkin koruma ve kullanma esasları belirlenir. Alan ve çevresinde yürütülecek faaliyetler, belirlenen koruma kullanma esasları çerçevesinde Bakanlık taşra teşkilatı tarafından değerlendirilerek sonuçlandırılır. Bu alanların izlenmesi yapılarak yılda bir kez mahalli komisyona rapor verilir. Komisyon izleme raporları ile ilgili değerlendirme yapar ve değerlendirme Bakanlığa gönderilir." düzenlemeleri getirilmiştir.
Davacı tarafından; iptali istenilen maddedeki düzenlemelerle, ulusal öneme haiz sulak alanların belirlenmesi yetkisinin konunun uzmanı olmayan kişilerden oluşan mahalli sulak alan komisyonlarına bırakılmasının, komisyon üyelerinin temsil ettikleri kurum veya kuruluşların önceliklerini gözeteceği de göz önüne alındığında, düzenlemenin koruma ilkeleri ile bağdaşmayan kararların alınmasına yol açacağı ileri sürülerek söz konusu maddenin iptali istenilmiştir.
Davalı tarafından; Bakanlıkça sulak alanların biyolojik çeşitliliğinin araştırılarak tespitlerin yapıldığı ve bu çalışmaların komisyonlara sunulduğu, dolayısıyla bilimsel temelli bir yaklaşımla hareket edildiği, öte yandan sulak alanların belirlenmesi ve söz konusu alanların tescil edilmesinin, üniversitelerin ve sivil toplum temsilcilerinin de bulunduğu, mahalli ve ulusal sulak alan komisyonlarında daha geniş katılımlı olarak değerlendirilmesinin korunan alanların etkin yönetimini sağladığı belirtilerek düzenlemede hukuka aykırılık bulunmadığı savunulmuştur.
Uyuşmazlığa konu düzenleme uyarınca; bir alanın ulusal öneme haiz sulak alan olarak belirlenebilmesi için, Bakanlığın taşra teşkilatınca hazırlanan etüt ve envanter raporunun mahalli komisyona sunulacağı, bu komisyonca alanın ulusal öneme haiz sulak alan vasfında olduğuna karar verilmesi durumunda, dosyanın Bakanlığa iletileceği, Bakanlıkça alana ilişkin değerlendirme yapılarak vasfının uygun görülmesi halinde, dosyanın ulusal sulak alan komisyonuna sunulacağı ve bu komisyonca da uygun görülmesi halinde alanın ulusal öneme haiz sulak alan olarak tescil edilebileceği anlaşılmaktadır.
Yapılan değerlendirmede; tüm illerde kurulan sulak alan komisyonunun, il valisi veya valinin görevlendireceği vali yardımcısı, Bakanlık Bölge Müdürü, Şube Müdürü, DSİ Bölge Müdürü, Orman Bölge Müdürü, Çevre ve Şehircilik İl Müdürü, Gıda, Tarım ve Hayvancılık İl Müdürü, sulak alanın bulunduğu ilçenin kaymakamı, belediye mücavir alanı içerisinde ise ilgili belediye başkanı, il ziraat odası başkanı, varsa su ürünleri kooperatiflerinden bir, avcılık ve atıcılık derneklerinden bir, mahalli üniversitelerin ilgili bilim dallarından, aynı daldan olmamak şartıyla iki, sulak alanlar konusunda faaliyet gösteren mahalli sivil toplum kuruluşlarından bir temsilcinin katılımı ile oluştuğu ve tüm üyelerin alınacak kararlarda oy hakkı bulunduğu, ayrıca komisyona kurum, kuruluş ve kişilerin gözlemci olarak katılabileceği ve bunların da oy kullanabileceği göz önüne alındığında, sulak alanların belirlenmesi konusunda, "katılımcı çevre yönetimi" ilkesinin benimsendiği, öte yandan, ulusal öneme haiz sulak alanların belirlenmesi konusunda tek yetkinin mahalli sulak alan komisyonunda olmadığı ve bu komisyonun Bakanlığın taşra teşkilatı tarafından hazırlanan bilimsel raporları, yine Ramsar Sözleşmesi Taraflar Toplantısında kabul edilen kriterlere göre değerlendireceği sonucuna varıldığından, davacının iddiaları yerinde görülmemiş ve dava konusu düzenlemede hukuka aykırılık bulunmamıştır.
Yönetmeliğin 19. maddesinin 1. fıkrasının incelenmesinden;
Yönetmeliğin "Koruma bölgelerinin tespiti" başlıklı 19. maddesinde;"(1) Ulusal öneme haiz sulak alanlardan, korunan alan statüsüne sahip olmayanlar için koruma bölgeleri Bakanlığın koordinasyonunda belirlenecek uzmanlarca arazide yapılan inceleme ve değerlendirmelerle belirlenir ve uygun ölçekte haritaya işlenir. Koruma bölgeleri ve uyulacak koruma ve kullanım kurallarına göre ulusal komisyonun uygun görüşü ve Bakan oluru ile bölgeleme yapılır..." düzenlemesine yer verilmiştir.
Davacı tarafından; iptali istenilen maddeye eklenen "korunan alan statüsüne sahip olmayanlar için" ifadesi ile koruma statüsü olan sulak alanlarda koruma bölgelerinin belirlenmesinin Yönetmelik kapsamı dışında çıkarıldığı, bunun Yönetmeliğin Türkiye'nin karasal sınırları ve kıta sahanlığı dahilinde yer alan sulak alanların korunması, yönetimi ve geliştirilmesi şeklindeki amacıyla çeliştiği, ayrıca, önceki Yönetmelikte koruma bölgeleri, ulusal sulak alan komisyonunun belirlediği kurum ve kuruluşlardan uzmanlar tarafından arazide yapılan inceleme ve değerlendirmelerle tespit edilirken, dava konusu düzenlemeyle, bu uzmanların belirlenmesi yetkisinin Bakanlığa verildiği, bunun ise ulusal sulak alan komisyonu üyelerinin karar alma sürecinde etkinliğini azaltacağı, arazi çalışmaları hakkında bilgi sahibi olmamalarına neden olacağı ileri sürülmüştür.
Davalı tarafından; korunan alan statüsüne sahip sulak alanlarda, bu statünün mevzuatına göre koruma bölgeleri tespit edileceğinden, yeniden koruma bölgesi tespitine gerek olmadığı, ayrıca, bu alanlarda yetki karmaşasına neden olunmaması için dava konusu düzenlemenin getirildiği, öte yandan; koruma bölgelerinin tespitinde koordinasyonun Bakanlık tarafından yapılmasına ilişkin düzenlemenin, daha fazla kurum ve kuruluştan uzmanın katılımının sağlanması amacıyla getirildiği, ulusal sulak alan komisyonunun süreçten dışlanmasının söz konusu olmayacağı savunulmuştur.
Yönetmeliğin "Tanımlar başlıklı" 4. maddesinin 1. fıkrasının (m) bendinde; korunan alanın; hedeflenen koruma maksatlarını gerçekleştirmek için belirlenen veya düzenlenen ve yönetilen ve coğrafi olarak tanımlanmış milli park, tabiat parkı, tabiat anıtı, tabiatı koruma alanı, yaban hayatı geliştirme sahası, yaban hayatı koruma sahası, muhafaza ormanı, gen koruma ve "Sulak alan vasıfları" başlıklı 5. maddesinin 1. fıkrasında; herhangi bir korunan alan içinde bulunan sulak alanlar ile içme suyu havzası niteliğindeki sulak alanların, bu Yönetmelik hükümlerine uygun olarak sulak alanın ekolojik karakterini koruyacak şekilde ilgili mevzuata uygun olarak yönetileceği, düzenlemesine yer verilmiştir.
Yapılan değerlendirmede; yukarıda içeriğine yer verilen hükümler uyarınca, bir sulak alanın doğal sit, milli park veya orman gibi farklı bir koruma statüsünün bulunması durumunda, statüsüyle ilgili mevzuatındaki düzenlemelere göre yetkili olan idarelerce, dava konusu Yönetmelik hükümlerinde yer verilen koruma ilke ve esaslarının da uygulanması koşuluyla ve alanın ekolojik karakterini koruyacak şekilde yönetileceği, dolayısıyla, korunan alanlar içinde yer alan sulak alanlarda koruma bölgeleri belirlenmemesinin, uyuşmazlığa konu Yönetmeliğin koruma kapsamından çıkarılmasına yol açmayacağı anlaşıldığından, düzenlemede bu yönüyle hukuka aykırılık bulunmamıştır.
Öte yandan; davacı tarafından, koruma bölgelerinin tespitinde, ulusal sulak alan komisyonunun belirleyeceği uzmanların yerine, Bakanlığın koordinasyonunda belirlenecek uzmanlarca arazi çalışmaları yapılacağından, ulusal sulak alan komisyonunun çalışmalar hakkında bilgi sahibi olamayacağı ve etkinliğinin azalacağı ileri sürülmüş ise de, bölge tespiti için yapılan inceleme ve değerlendirmelerin komisyona sunularak, olumlu görüşünün alınmasının gerektiği, ayrıca, komisyonun çalışma usullerine ilişkin Yönetmelik hükümleri uyarınca, komisyonunun teknik danışmanlık hizmeti alabileceği ve ilgili kurum ve kuruluşlardan çalışma grubu oluşturabileceği hususları birlikte değerlendirildiğinde, uzmanların Bakanlık tarafından belirlenmesine ilişkin düzenlemede bu yönüyle de hukuka aykırılık bulunmamıştır.
Yönetmeliğin 21. maddesinin 1. fıkrasındaki "zorunlu olmadıkça" ibaresinin incelenmesinden;
Yönetmeliğin "Hassas koruma bölgesinde uygulama esasları" başlıklı 21. maddesinin 1. fıkrasında; hassas koruma bölgelerinin zorunlu olmadıkça özel mülkiyete konu olmamasının esas olduğu, düzenlemesi yer almıştır.
Davacı tarafından; iptali istenilen ibarelerin hassas koruma bölgesinin özel mülkiyete açılmasına neden olucağı ve düzenlemede kamu yararının bulunmadığı ileri sürülerek iptali gerektiği ileri sürülmüştür.
Davalı tarafından; bu alanlarda Yönetmelikte belirtilenler dışında hiçbir faaliyete izin verilmediğinden ve Bakanlığın bu alanları kamulaştırma yetkisi bulunmadığından, düzenleme ile sulak alanların hassas koruma bölgeleri tespit edilirken özel mülkiyete konu olmaması esasının getirilerek, şahısların mülkiyet haklarının korunmasının amaçlandığı savunulmuştur.
Yapılan değerlendirmede; hassas koruma bölgelerinin, barındırdığı ekosistem ve sulak alanların korunması açısından önemi nedeniyle, bilimsel faaliyetler ile doğal yapısının devamlılığını sağlayacak faaliyetlere izin verilen, yapılaşmaya yasaklanmış alanlar olduğu göz önüne alındığında, kazanılmış hakların da korunması amacıyla, bu alanların özel mülkiyete konu olmaması esasının getirildiği, öte yandan, "zorunlu olmadıkça" ibaresi ile özel mülkiyete konu hassas koruma bölgesi vasıflarını taşıyan alanların, koruma bölgesi olarak belirlenmesine olanak sağlandığı görüldüğünden, düzenlemede koruma ilke ve esaslarına aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
Yönetmeliğin 22. maddesinin 1. fıkrasının (d) bendinin incelenmesinden;
Yönetmeliğin "Sürdürebilir kullanım bölgesi uygulama esasları" başlıklı 22. maddesinde; "(1) Sürdürülebilir kullanım bölgesi uygulama esasları şunlardır; ... d) İçme, kullanma ve sulama suyu projelerine ait baraj, gölet, kanal, kanalet, pompa istasyonu gibi zorunlu altyapı projeleri, ulusal öneme haiz sulak alanlar ve Ramsar Alanlarında Genel Müdürlüğün izni ile yapılır. Madensel tuzların çıkarılması, malzeme çıkarımı, kültür balıkçılığı ve bunlara ait zorunlu tesisler izin belgesi almak kaydıyla ulusal öneme haiz sulak alanlar ve Ramsar Alanlarında Genel Müdürlüğün izni ile yapılır..." düzenlemesi yer almıştır.
Davacı tarafından; dava konusu düzenleme ile içme suyu amaçlı projeler dışındaki altyapı tesislerinin zorunlu projeler olarak nitelendirilmesinin ve kanal, kanalet pompa istasyonu gibi geniş alanları kapsayabilecek tesislerin yapılmasına imkan tanınmasının, sürüdürülebilir kullanım bölgelerinin ekosistemine geri dönüşü olmayacak zararların verilmesine neden olacağı ileri sürülmüştür.
Davalı tarafından; dava konusu maddede, içme, kullanma ve sulama suyu projeleri için yapılması zorunlu olan altyapı tesislerine ilişkin düzenleme getirildiği, bu tür tesislerin yapılabilmesinin Genel Müdürlüğün iznine tabi tutulduğu, düzenlemenin planlanan her tesise izin verilmesi anlamını taşımadığı, bu kapsamda, Genel Müdürlük tarafından projelerin ekosisteme verebileceği zararın değerlendirileceği ve buna göre işlemler tesis edileceği savunulmuştur.
Yapılan değerlendirmede; sürdürebilir kullanım bölgelerinin, insanların balıkçılık, sazcılık, turba çıkarımı, ormancılık, toplayıcılık, tarım ve hayvancılık gibi ekonomik faaliyetlerinin geleneksel olarak sürdürülmesine izin verilen insan faaliyetlerinin yoğun olduğu koruma bölgeleri olduğu, dolayısıyla, bu bölgelerde söz konusu faaliyetlerden kaynaklanan içme, kullanma ve sulama suyu ihtiyacını karşılayacak projelerin uygulanabilmesi için yapılması zorunlu olan altyapı tesislerinin Genel Müdürlüğün izniyle yapılmasını öngören düzenlemede, sürdürülebilir kullanım bölgelerinin nitelikleri nitelikleri de göz önüne alındığında, koruma ilke ve esaslarına aykırılık bulunmamıştır.
Yönetmeliğin 24. maddesinin incelenmesinden;
Yönetmeliğin "Tampon bölgede uygulama esasları" başlıklı 24. maddesinde, "(1) Bu bölgede;
a) Katı atık düzenli depolama alanına, katı atık bertaraf tesislerine, bu Yönetmelikte izin verilenlerin dışında maden ocaklarının açılmasına ve işletilmesine, Endüstri bölgesi ilan edilmesine, organize sanayi bölgesi ve serbest bölge sanayi alanı kurulmasına ve Ek-1’de belirtilen faaliyetlerin yapılmasına izin verilmez.
b) Ek-2’de belirtilen faaliyetlerin yapımı ulusal öneme haiz sulak alanlar ve Ramsar Alanlarında Genel Müdürlüğün iznine tabidir. Bu listede yer alan faaliyetler için Bakanlıkça belirlenecek başvuru formu çerçevesinde, bu Yönetmelik kapsamındaki alanlar için gerekli ekosistem değerlendirme raporu ile birlikte Bölge Müdürlüğüne müracaat edilir, müracaat başvuru tarihinden itibaren en geç bir ay içerisinde sonuçlandırılır. Ek-2 listesinde yer alan faaliyetlerin hangilerinden ekosistem değerlendirme raporu isteneceğine faaliyetin alana ve ekosisteme olan etkisi dikkate alınarak Bakanlıkça karar verilir. ÇED süreci kapsamında Ekosistem Değerlendirme Raporu hazırlanan faaliyetlerden tekrar rapor hazırlanması istenmez. Ekosistem değerlendirme raporunda telafi edici ve önleyici tedbirlerin yeterli görülmesi halinde başvuru sahibine izin belgesi verilir. Bu faaliyetler için verilecek izin belgeleri beş yıl süre ile geçerli olup, süre bitiminde Bakanlıkça belirlenen şartlara uyulduğunun tespitini müteakip, yenilenir. Gerektiğinde ilave tedbirlerin alınması sağlanır ya da faaliyete son verilir. İzin belgelerinde belirtilen şartlara uyulmaması halinde Bakanlık verilen belgeleri iptal yetkisine sahiptir. Mevcut izinli tesislere yapılacak ilave tesisler için izin belgesinin yenilenmesi gerekmektedir. Faaliyetin uzun süreli bir yatırım olması halinde, Faaliyet sahibi tarafından, Bakanlıkça belirlenecek ilave tedbirlerin alınacağı taahhüt edildikten sonra faaliyete izin verilir..." hükümlerine yer verilmiştir.
Davacı tarafından; tampon bölgelerde yapılacak faaliyetlere verilecek izinleri süresinin, daha önce yürürlükte olan Yönetmelikte iki yıl olarak belirlenmesine rağmen, dava konusu maddedeki düzenleme ile sürenin beş yıla çıkarıldığı, bu sürenin çok uzun olduğu, faaliyetlerin alan etkisinin izlenmesine yönelik bir yöntem de belirlenmediğinden, düzenlemenin sulak alan ekosistemine geri dönülmez zararların verilmesine yol açabileceği ileri sürülmüştür.
Davalı tarafından; iptali istenilen düzenlemeyle, Bakanlığa izin verilen faaliyetleri düzenli olarak denetleme ve izin belgelerinde belirtilen şartlara uyulmaması halinde, bu belgeleri iptal etme yetkisi verildiği, dolayısıyla, faaliyetin yapılmasına izin verilen süre zarfında, sulak alanlara zarar verdiğinin tespiti durumunda faaliyete son verileceği savunulmuştur.
Dava konusu maddenin bir bütün olarak değerlendirilmesinden; dava konusu düzenleme ile tampon bölgelerde Yönetmeliğin Ek-1 listesinde yer alan faaliyetlerin sulak alan ekosistemine zarar vereceği değerlendirilerek yasaklandığı, nispeten etkilerinin alınacak önlemlerle azaltılabileceği öngörülen ve Ek-2 listesinde yer alan faaliyetlerin ise Genel Müdürlüğün izniyle yapılmasına imkan tanındığı, düzenleme uyarınca, faaliyetin alana ve ekosisteme olan etkisi dikkate alınarak Bakanlıkça ekosistem değerlendirme raporu hazırlanmasının da istenebileceği, Genel Müdürlükçe izin verilmesi sonrasında, faaliyetin izin belgesinde belirtilen şartlara uygun olarak yapılıp yapılmadığının denetleneceği, şartlara uyulmadığının tespit edilmesi halinde ise iznin iptal edileceği hususları birlikte değerlendirildiğinde, düzenlemede koruma-kullanma dengesinin gözetildiği sonucuna varılmış ve izin süresinin uzun olması nedeniyle sulak alanların zarar göreceğine yönelik iddiası yerinde bulunmamıştır.
Yönetmeliğin 29. maddesinin 1. ve 7. fıkralarının incelenmesinden;
Yönetmeliğin "Yönetim planlarının hazırlanması ve uygulanması" başlıklı 29. maddesinde; "(1) Bakanlıkça, Ramsar Sözleşmesi Sulak Alan Yönetim Planı Rehberi esas alınarak ulusal öneme haiz sulak alanlar ve Ramsar Alanlarında yönetim planı yapılır veya yaptırılır... (7) Bir sulak alanın Milli Park, Tabiatı Koruma Alanı, Tabiat Parkı, Tabiat Anıtı, Yaban Hayatı Koruma Sahası, Yaban Hayatı Geliştirme Sahası, Tabiat Varlığı, Doğal Sit veya Özel Çevre Koruma Alanı statüsü var ise; statüyle ilgili mevzuat kapsamında Yönetim Planı/Uzun Devreli Gelişim Planı yapılır. Planın hazırlanma sürecinde bu Yönetmeliğin hükümleri dikkate alınır." düzenlemesi yer almıştır.
Davacı tarafından; iptali istenilen maddenin 1. fıkrasındaki düzenleme uyarınca, mahalli öneme haiz sulak alalar için yönetim planı hazırlanmayacağı, bu durumun Ramsar Sözleşmesindeki koruma ilkeleriyle bağdaşmadığı, 7. fıkrasındaki düzenlemenin ise; korunan alanlardaki sulak alanlara ilişkin yönetim planlarının hangi kurum tarafından ve nasıl yapılacağına ilişkin belirsizliğe neden olduğu, bu alanlarda da Ramsar Sözleşmesi Yönetim Planı Rehberi esas alınarak davalı Bakanlık tarafından yönetim planlarının hazırlanması gerektiği ileri sürülmüştür.
Davalı tarafından; Yönetmelikteki düzenlemede herhangi bir belirsizlik bulunmadığı, dava konusu maddede, korunan alanlarda bulunan sulak alanların yönetim planlarının statüsünün tabi olduğu mevzuat kapsamında hazırlanacağının, yönetim planları hazırlanırken dava konusu Yönetmelik hükümlerinin dikkate alınacağının kurala bağlandığı, dolayısıyla, yönetim planları hazırlanırken Ramsar Sözleşmesi Yönetim Planı Rehberinin de esas alınması gerektiği savunulmuştur.
Yönetmeliğin ilgili maddeleriyle ilgili yapılan değerlendirmede açıklandığı üzere; uyuşmazlığa konu Yönetmelik ile önem ve öncelikleri bakımından sulak alanların ulusal öneme haiz sulak alan, Ramsar alanı ve mahalli öneme haiz sulak alan olarak sınıflandırılmasında ve mahalli öneme haiz sulak alanların, yönetimi, denetimi ve izlenmesi yetki ve görevinin, mahalli sulak alan komisyonlarına verilmesinde hukuka aykırılık bulunmadığı, bir alanın mahalli öneme haiz sulak alan olarak tespit edilmesi durumunda, alana ilişkin koruma ve kullanım esaslarının mahalli sulak alan komisyonunca belirleneceği ve yıllık izleme raporlarının değerlendirileceği, Yönetmeliğin dayanağı üst hukuk normları ile uyuşmazlığa konu Yönetmelikte yer alan, koruma ve kullanmaya ilişkin genel ilkeler ile yasakların tüm sulak alanlar için geçerli olduğu değerlendirildiğinde, mahalli öneme haiz sulak alanlar için yönetim planı yapılmamasının, bu alanların korumadan yoksun kalmasına yol açmayacağı anlaşıldığından, davacının mahalli öneme haiz sulak alanlar için yönetim planı hazırlanmamasının, Ramsar Sözleşmesine aykırılık taşıdığı yolundaki iddiası yerinde görülmemiş ve dava konusu maddenin 1. fıkrasında koruma ilke ve esaslarına aykırılık bulunmamıştır.
Öte yandan; uyuşmazlığa konu maddenin 7. fıkrasında, korunan alan statüsündeki alanlarda bulunan sulak alanlarda, bu alanların akılcı kullanımını sağlamak üzere, koruma, kullanma, araştırma, izleme ve denetim gibi etkinliklerin ve tedbirlerin tümünü bütüncül bir yaklaşımla tanımlayan yönetim planlarının, statünün tabi olduğu ilgili mevzuat kapsamında hazırlanacağına ilişkin düzenleme getirildiği, ayrıca, planın hazırlanma sürecinde, dava konusu Yönetmelik hükümlerinin dikkate alınacağının kurala bağlandığı hususları birlikte değerlendirildiğinde, düzenlemede dayanağı üst hukuk normlarına aykırılık bulunmamıştır.
Yönetmeliğin 35. maddesinin incelenmesinden;
Yönetmeliğin "Mahalli komisyonun oluşumu" başlıklı 35. maddesinde; "(1) Bütün illerde Mahalli Sulak Alan Komisyonları kurulur. (2) Mahalli Komisyon, il valisi veya valinin görevlendireceği vali yardımcısı başkanlığında, Bakanlık Bölge Müdürü, Şube Müdürü, DSİ Bölge Müdürü, Orman Bölge Müdürü, Çevre ve Şehircilik İl Müdürü, Gıda, Tarım ve Hayvancılık İl Müdürü toplantı gündemi içeriğindeki sulak alanın bulunduğu ilçenin kaymakamı, belediye mücavir alanı içerisinde ise ilgili belediye başkanı, il ziraat odası başkanı, varsa su ürünleri kooperatiflerinden bir, avcılık ve atıcılık derneklerinden bir, mahalli üniversitelerin ilgili bilim dallarından, aynı daldan olmamak şartıyla iki, sulak alanlar konusunda faaliyet gösteren mahalli sivil toplum kuruluşlarından bir temsilcinin katılımı ile oluşur. (3) Komisyonda yer alacak yükseköğretim kurum ve sivil toplum kuruluş üyeleri, Şube Müdürlüğünün teklifi ile valiliklerce belirlenir ve gerek görüldüğünde Şube Müdürlüğünce yenilenir. (4) Komisyonun sekretarya hizmetleri Şube Müdürlüğünce yürütülür." hükümleri yer almıştır.
Davacı tarafından; iptali istenilen düzenlemede, mahalli sulak alan komisyonlarının oluşumunda sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerine yeterince yer verilmediği, nitekim, sadece sulak alanlar konusunda faaliyet gösteren ve mahalli olan sivil toplum kuruluşu temsilcisinin komisyonda bulunabileceğinin belirtildiği, bunun "katılımcı çevre yönetimi" ilkesiyle bağdaşmadığı ileri sürülmüştür.
Davalı tarafından; daha önce Yürürlükte olan Yönetmelikte de aynı hükümlerin yer aldığı, komisyon toplantılarına sivil toplum kuruluşu üyelerinin katılımının engellenmesinin söz konusu olamadığı savunulmuştur.
Yapılan değerlendirmede; mahalli sulak alan komisyonunun, ilgili Bakanlıkların taşra teşkilatı, üniversitenin ilgili bilim dallarından öğretim üyeleri, yerel yönetimlerin temsilcileri, il ziraat odası başkanı, bazı kooperatif ve dernekler ile sulak alanlar konusunda faaliyet gösteren mahalli sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerinden oluştuğu, tüm üyelerin alınacak kararlarda oy hakkı bulunduğu, öte yandan; Yönetmeliğin 37. maddesindeki düzenleme uyarınca, komisyona gözlemci olarak kurum, kuruluş ve kişilerin katılabileceği, katıldıkları konu ile ilgili olarak oylamaya katılabileceği hususları birlikte değerlendirildiğinde, komisyonun oluşumunda, "katılımcı çevre yönetimi" ilkesinin benimsendiği anlaşılmış, düzenlemede hukuka aykırılık bulunmamıştır.
KARAR SONUCU:
Açıklanan nedenlerle;
1. 04/04/2014 günlü, 28962 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği'nin "Amaç" başlıklı 1. maddesinin, "Kapsam" başlıklı 2. maddesi, 4. maddesinin 1. fıkrasının (ğ) bendinde yer alan "Ekosistem değerlendirme raporu" tanımı, (o) bendinde yer alan "Mahalli öneme haiz sulak alan" tanımı, (z) bendindeki "Suni sulak alan" tanımı, (çç) bendindeki "Tampon Bölge" tanımı, (ee) bendindeki "Ulusal öneme haiz sulak alan" tanımı, (gg) bendinde yer alan "Uluslararası öneme haiz sulak alan kriteri" tanımı, "Su alımı" başlıklı 8. maddesinde yer alan "... izinsiz... " ibaresi, "Kum alımı" başlıklı 9. maddesi, "Turba çıkarılması" başlıklı 10. maddesi, "Sulak alanların belirlenmesi" başlıklı 18. maddesinin 1. fıkrası, "Koruma bölgelerinin tespiti" başlıklı 19. maddesinin 1. fıkrası, "Hassas koruma bölgelerinde uygulama esasları" başlıklı 21. maddesinin 1. fıkrasında yer alan "... zorunlu olmadıkça..." ibaresi, "Sürdürülebilir uygulama esasları" başlıklı 22. maddesinin 1. fıkrasının (d) bendi, "Tampon bölgede uygulama esasları" başlıklı 24. maddesinin 1. fıkrası, "Mevsimsel ve daimi akarsular ile deniz kıyılarına ilişkin uygulama esasları" başlıklı 26. maddesinin 1. fıkrası, "Yönetim planlarının hazırlanması ve uygulanması" başlıklı 29. maddesinin 1. ve 7. fıkraları ve "Mahalli komisyon oluşumu" başlıklı 35. maddesi ve "Mahalli komisyonun görevleri" başlıklı 36. maddesi yönünden DAVANIN REDDİNE,
2. Davada nihai olarak kısmen ret, kısmen iptal kararı verildiğinden, haklılık oranının yeniden değerlendirilmesi suretiyle, ayrıntısı aşağıda gösterilen ve davacı tarafından yapılan toplam ...-TL yargılama giderinin ...-TL'sinin üzerlerinde bırakılmasına, ...-TL'sinin davalı idareden alınarak davacıya verilmesine, davalı tarafından yapılan toplam ...-TL yargılama giderinin ...-TL'sinin üzerinde bırakılmasına, ...-TL'sinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,
3. Davanın kısmen iptalle sonuçlanan ve onanarak kesinleşen kısmı için ilk kararda davacı lehine vekâlet ücretine hükmedildiğinden, davacı lehine yeniden vekâlet ücretine hükmedilmesine yer olmadığına,
4. İlk kararın davanın reddine ilişkin kısmının bozulması üzerine, bozma kararına uyularak davanın reddine karar verildiğinden, Avukatlık Asgari Ücret tarifesi uyarınca duruşmalı işler için belirlenen ...-TL vekâlet ücretinin davacıdan alınarak davalı idareye verilmesine,
5. Varsa posta gideri avansından artan tutarın kararın kesinleşmesinden sonra taraflara iadesine,
6. Bu kararın tebliğ tarihini izleyen 30 gün içerisinde Danıştay İdari Dava Daireleri Kuruluna temyiz yolu açık olmak üzere, 24/03/2022 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Sayın kullanıcılarımız, siteden kaldırılmasını istediğiniz karar için veya isim düzeltmeleri için bilgi@abakusyazilim.com.tr adresine mail göndererek bildirimde bulunabilirsiniz.